Her insan bir hikayeye ihtiyaç duyar.
Başkalarının dinlemek isteyeceği, ilginç bulacağı, önemseyeceği bir hikaye.
Kendini haklı çıkaracağı, tüm yaşananları bir sebebe dayandırabileceği, anlam yaratabileceği bir hikaye. Yarattığı anlama kurban olunacak bir hikaye.
Bir kahramanlık öyküsü.
Oysa herkesin bir hikayesi vardır zaten. Ama bazıları hikayedeki rolünden hoşnut değildir. Kimileri hikayelerinin kitap olsa milyonlar satacağını düşünürken, kimileri yeni bir hikaye yaratabilmek için yollara koyulur.
Kimsenin dinlemediği bir hikaye aslında yoktur onlara göre.
Herkes bir izleyiciye ihtiyaç duyar.
Onu izleyecek değerli bulacak, önemseyecek hak verecek. Bazıları için bir kişi yeterlidir, bazılarına onlarcası yetmez. Bazıları sevilmeyi umarken, bazılarına tanınmak bile yeter, nasıl tanındığı önemli olmandan. Kişinin tatmin edemediği ihtiyaçlarıyla yol alır arzuları.
Güzellik yarışmalarını, Guinness rekorlar kitabını, porno sektörünü, çoğu zaman tv sektörünü, başlangıcında değilse de son dönem web sözlük oluşumlarını ayakta tutan en önemli şey, insanoğlunun içindeki önemsenme, tanınma, arzusudur.
İzlenebilme ihtimalleri arttıkça, izlenebilme arzusu daha da artıyor. Doyumsuz bir arzu bu. Ne kadar çok insanın hayatında görünüyorsanız, facebookta ne kadar arkadaşınız, twitterda ne kadar takipçiniz varsa, o kadar çok başkasının hayatı üzerinde etkiniz olduğunu düşünüyor bunu güç sanıyorsunuz.
İşte Chuck Palahnıuk'un Tekinsiz isimli romanının konusunun temelinde yatan bu arzu.
Bir grup insan, gördükleri bir ilan üzerine, büyük bir edebi eser yaratma arzusuyla herşeylerini bırakıp 3 aylığına inzivaya çekilmek için bir adamın peşine takılırlar. Fakat gittikleri yerde, yeni özgün bir eser yaratmaktan çok, kendi hikayelerine kendi acılarına yoğunlaşırlar. Geçmişte yaşadıkları