hayata aynı anda hem "evet", hem "hayır" diyen insan esasen traiik bir çıkmazdadır. Yani trajik evrenin özünde var olan bir şeydir. Çünkü maddî tarafımızla bu dünyaya zorunlu olarak bağlıyız. Fakat trajik olanın sanat eserine aksedip etmemesi, sanatçının tabiat karsısında aldığı tavırla doğrudan doğruya ilgilidir. İslām sanatlarında gerçekliğin kavranışıyla ilgili olarak verdiğimiz bilgilere dayanarak, Müslüman sanatçının trajik olandan şuurlu olarak kaçtığını söyleyebiliriz; fakat tabiatı ve hayatı olduğu gibi aksettirmek gayesinde olsaydı, şüphesiz. o da trajik biçime ulaşacaktı. Fakat maddilikten, dolayısıvla çatışmadan arındırılan bir dünyada trajedi düşünülebilir mi? Öyle bir dünya ki, Müslüman sanatçıyı doğrudan epik'e götüren "harikulade" artık orada tabii bir hadise haline gelmiştir. Tanpınar'ın ifadesiyle "harikulâde" insanın kaderiyle karşı karşıya gelmesini önlediği icin trajik doğmaz.
Post-modern hiper-realite çağında insanoğlunun yaşadığı en büyük paradoks, gerçekliğin yerine ikame edilen "simulacra" panayırını keyifle izlemesi ve bunu normak bir durum olarak kabul etmesidir.
Vaktiyle fatih-i cihan olan Müslümanlar; hâkim-i rub'-ı meskûn olan Türkler, hiç ölmeyecek gibi dünyalarını ihyâya ve yarım saat sonra öleceklermis gibi ahiretlerini temine çalışmağı kendilerine düstur-ı hayat ittihaz eylemişlerdi,
Tarihe bu Marksist yaklaşım başka türlü anlaşılamayan dünyayı anlaşılır kılar. Tarihî olayları, insanların geçimlerini kazanma yollarının sonucu olan sınıf ilişkileri açısından gördüğümüzde önceden anlayamadıklarımızı birdenbire anlayıveririz. Bu tarih kavramını bir araç olarak kullanınca feodalizmden kapitalizme ve kapitalizmden sosyalizme geçişi anlayabiliriz.
Türk'ün millî kimliği ise imparatorluğun parçalanması sırasında kan, barut, ateş, ter ve gözyaşıdır. Yani kaç asırdır oturduğu Rumeli'nin köylerinden birkaç günün içerisinde sökülüp atılması, perişan olması, yollarda ölmesi, mahvolmasıdır.