Giriş Yap

Leo Huberman

Yazar
8.7
716 Kişi
Unvan
Gazeteci, Kuramcı, Yazar
Doğum
New Jersey, 17 Ekim 1903
Ölüm
9 Kasım 1968
Yaşamı
Leo Huberman Amerikalı sosyalist yazar. Joseph ve Fannie Kramerman Hubermanın on bir çocuğunun en küçüğü olarak Newark, New Jerseyde dünyaya gelmiştir. On bir yaşından itibaren hem okumuş, hem de fabrikalarda, bir elektrikçinin yanında ve postanede çalışmıştır. Newark State okulundan mezun olduktan sonra, 1926 yılından itibaren Greenwich Villageda özel bir okulda öğretmenlik yapmış, 1932 yılında ilk kitabı We the People yayınlandıktan sonra Londraya giderek Londra Ekonomi Okulunda lisansına başlamıştır. Daha sonra New York Üniversitesinden fen derecesi almış ve 1937 yılında üstlisansını tamamlamıştır. Columbia Üniversitesinde Sosyal Bilimler Fakültesinde kürsü başkanı olarak vazife almıştır. 1940 yılından itibaren U.S. Week adlı dergide editörlük ve köşe yazarlığı yapmıştır. 1949 yılında Paul Sweezy ile birlikte Monthly Review adlı dergiyi kurmuş ve derginin yardımcı genel yayın yönetmenliğini yapmıştır.rnrnİktisat ve tarihi harmanlayarak kaleme aldığı Orta Çağdan günümüze üretim biçimlerini inceleyen Mans Worldly Goods adlı kitabı, Feodal Toplumdan Yirminci Yüzyıla adıyla Murat Belge tarafından dilimize çevrilmiş ve İletişim Yayınları tarafından basılmıştır.

İncelemeler

Tümünü Gör
85 syf.
·
4 günde
·
9/10 puan
Fakirlik övünecek bir şey değildir.
Yoksulluğu, fakirliği ile övünen insana şaşarım. Hatta övünmekle kalmaz buna şükür eder. Arkadaşım, kardeşim sen bir işte çalışırken kat kat emek harcıyorsun, o işte saatlerce çalışıyor mesailere kalıyorsun, tatilin yok, ailenle zaman geçiremiyorsun bir kaç kuruş için. Oysa emeğinin karşılığını almalısın, insan olduğun için de dinlenme zamanın olmalı. Sen robot değilsin, sen insansın senin hakların var. Kimi insan olabilir fakirlik, yokluk çekebilir ama bu insan eğer çalışıyorsa emek veriyorsa ve emeğinin karşılığını almıyorsa bu ne demektir? Benim babam bir işçi. Babam işçi olduğu için bir işçinin ne sıkıntılar çektiğini canlı örneğiyle görüyorum. Babamın elinde ve ayağında oluşan yaraları görüyorum, beli ağrıdığı zamanki yüzünde görünen acıyı görüyorum, 'keşke biraz daha iznim olsa' dedikleri kulağımda çınlıyor... Sırf bir kaç kuruş asgari ücret için. Kitaptan bahsedecek olusak. Kitap bize toplumda yaşanan sıkıntıları açıklayıcı ve anlaşılır bir dille anlatır. Bize işçilerin hallerini gözler önüne serer. Kapitalizmin ne olduğu, neler sebep olduğu ve zararlarından bahseder. Kapitalizm ve işçi sınıfı arasındaki durumu bize anlaşılır bir şekilde izah eder. Daha sonra sosyalizm ve komünizm aynı şekilde açıklayıcı ve anlaşılır bir dille bize aktarır. Aslında sosyalizm ve komünizm nedir? Ne faydası var? Gibi konuları anlatır. Sonlara doğru ise aralarındaki farkı çok iyi dile getirir. Bu tür konular hakkında bilgi sahibi olmak isteyen için çok faydalı bir kitap olacaktır. İtiraf etmeliyim ki bu kadar iyi ve yoğun bilgi olacağını beklemiyordum. Herkese tavsiye ederim. Keyifli okumalar.
·
1 yorumun tümünü gör
Reklam
90 syf.
·
2 günde
·
Beğendi
·
9/10 puan
¶¶Afrika'ya fakirliği kapitalizm getirdi!..¶¶ Kitabın ilk yarısında kapitalizmin anlaşılır ve olumlu olumsuz yanları aktarılır, bilenler için teyid edici, bilmeyenler için ise net bir fikrin oluştuğu gözlemlenir bu kısımda. Bana göre ise kapitalizm olumsuz - olumlu olduğu kısmına bir türlü ikna olamıyorum - yanından en çok Afrika etkilenmiş ve etkilenmeye de devam ediyor... Çocukken TV’de izlerdik, Afrika’da açlık yüzünden bir deri bir kemik kalmış insanlar sefalet içinde yerlerde öylece otururlardı. Umutsuzluğun ve çaresizliğin söndürdüğü bakışlarında ışıktan eser yoktu. Zayıflıktan incecik kalmış kollarıyla annelerine sarılan çocukların çatlak dudaklarında toplaşan sinekler… O yaşta akıl erdiremezdik. Nasıl oluyordu da birileri karnını doyurabiliyorken bu insanlar bir lokma ekmeğe, bir bardak temiz suya muhtaç kalıyordu? Neden yardım ulaşmıyordu bu dezavantajlı insanlara? Neden çare bulunamıyordu? Sadece israf edilen yiyeceklerden tasarruf edilse bile önemli bir birikim elde edilemez miydi? Büyüdükçe öğrendik nedenlerini. Öfkeyle karışık bir hüzünle. Vicdanımız kabul etmese de anladık. Tenleri gibi karaydı bu kıtanın insanlarının, talihi de tarihi de. Bugün insan hakları tellalı kesilmiş bazı ülkelerin geçmişte sömürdüğü ve köleleştirdiği bu topraklar kan içmişti hep, kan kusmuştu. Yeteri kadar kauçuk toplayamadığı için ibret olsun diye eli kesilen beş yaşındaki kız çocuğunun hikayesi gibi binlercesi yazıldı. Yıllar geçti, kıtanın kaderi değişmedi. Açlık, susuzluk, bakımsızlık, ilaçsızlık… Öyle bir yokluk ki yardım etme isteğiyle çırpınsan da dolduramıyorsun boşlukları! Tam da bu yüzden, “Afrika'ya ilaç gönderecektik fakat hepsinin üstünde 'tok karnına' yazıyordu.”
Charles Bukowski
Dünyada yüzlerce milliyet, dil, din, mezhep olabilir ama sadece iki çeşit insan var. Vicdanı olan - vicdanı olmayan!.. Hiçbir şey istemedim şu dünyadan kendim için Ne köşk ne araba ne para Tükürmüşsem içine Senin tapındığın o sıfatların Satıyorsam emeğimi yok pahasına Ben işçi çocuğuyum evladım Benim davam başka dava..
Hasan Hüseyin Korkmazgil
"Her şey ya patronların, ya toprak sahiplerinin; işçiye kalansa, ya onların dayattığı koşullara boyun eğmek, ya da açlıktan ölmek!"
Pyotr Kropotkin
Kitabın ikinci yarısında ise Sosyalizmin ve kapitalizm arasındaki ideolojik farkları ve sosyalist düşünür ve dahi savunucularına yer vermektedir... Güçlü argümanların olduğu kısımda da yine sosyalizm teriminin esaslarına şahitlik edeceksiniz. İnsanın insanı sömürmesini engellemek emeğin karşılığını bulmasını destekleyen bir sistem anlayışıdır. Eşitlikten yana olduğumuz ya da eşitlik diye avaz avaz sustuğumuz da diyebiliriz bir yerde, teoride herkesin olmasını istediği ama görünürde sosyalist anlayış merdiven altı üretim misalidir... Gelir eşitsizliği ne zaman ki ortadan kalkar, en azından uçurum farkı olmayan miktarlar bahşedilir o zaman ki sosyalist bir sistemde hüküm sürebilir insanlar... 21 yaşındayken. İşsiz kalırsam«diye düşündü 22 yaşında. «İşsiz kalırsam» diye düşündü 23 yaşında. «işsiz kalırsam» diye düşündü 24 yaşında. Ve zaman zaman işsiz kalarak İşsiz kalırsam» diye düşündü 50 yaşına kadar. 51 yaşında «İhtiyarladım. dedi babamdan bir yıl fazla yaşadım. Şimdi 52 yaşındadır. İşsizdir. Şimdi merdivenlerde durup kaptırmış kafasını düşüncelerin en tuhafına: Kaç yaşında öleceğim? Ölürken üzerimde yorgan olacak mı? diye düşünüyor Burnu sivri ve uzun. Yanaklarının üstü çopur.
Nazım Hikmet Ran
·
3 yorumun tümünü gör
85 syf.
Marx büyük bir insandı; onu Marxistler ayaklar altına aldı
Eser hakkında elbette güzel şeyler söylenebilir ama bu, her işte her zaman en kolay olanıdır. Eksikleri ya da çelişkileri yakalayıp söylemek daha zordur. Çünkü insanlar hoşuna gidenleri okur, okurken sevdiği görüşlere odaklanır, gerisini ise görmezden gelir. Çünkü neredeyse hiç kimse, hoşlanılmayan veya sevilmeyen şeylerle yüzleşme cesaretini her zaman gösteremez. Hoşumuza gidenleri okur, okuduklarımızı da bizimle aynı hoşnutluk içinde olanlarla paylaşmak isteriz; diğerleri ise “gıcık”tır. İşte bu incelemede hedefim, mümkün olduğunca çok insanda “gıcık”lık yaratmaktır. Bunu da eserin kendi argümanlarına itirazlarla yapmaya çalışacağım. Öncelikle eserin bir özet olduğunu söylemek gerek. Önsözde verilen bu detay, belli ki eserin kendisiyle çelişkiye düşülmesini pek umursamamış. Sayfa 8’deki şu satırlara bakın: “Aklı başında bir okur, sosyalist felsefe konusunda belirli bir sonuca varmadan önce, kitapçığın bütününü okumalıdır.” O halde bu kitapla amaçlanan, okurların aklını başından almak mıdır? Başlıklar halinde ilerleyecek olursak, ilk olarak sınıf savaşımına geliyoruz. Burada işe sahip olmakla işçiye sahip olmak diye bir ayrım var. Efendilerin işçileri, işçilerin de işleri var. Efendiler oturuyor, işçiler üretiyorlar. Peki ama sizce komünist ve sosyalist bakış açısından insanlar oturdukları için mi efendi oluyorlar, yoksa efendi oldukları için mi oturuyorlar? Veya çalışan herkes işçi, işçi olan herkes de değerli midir? (Tabi buradaki değeri, efendi ile işçi arasında kurulan hiyerarşiyi tersine çeviren, yani işçiyi yüce, efendiyi aşağılık gören bu ideolojiler açısından değerlendirin). Entelektüel etkinlikler de oturarak yapılırlar; okursun, yazarsın falan. Şimdi entelektüel etkinliklerle meşgul olan insanlar oturdukları yerden para kazanmasınlar mı? Veya onlara bir anlamda efendi gibi hürmet edilmesin mi? Ama entelektüellerin ve entelektüel etkinliklerin ayaklar altına alındığı toplumumuzun durumundan memnunsanız bir şey diyemem. Tabi burada aslında komünist ya da sosyalist bakış açısından bunların yok sayıldığını da iddia etmiyorum; bkz. Tembellik hakkı. Yine bu kavramın adıyla yayımlanan kitaptan hareketle; bazen çizginin aşıldığı olmuyor mu? Ancak durum bir başka açıdan da sorun içeriyor. İş ve işçiler yüceltilirken, girişimcilik, koordinasyon, düzen sağlama becerileri hiçe sayılmıyor mu? Bu soru da bizi ikinci başlığa getiriyor; artı değer. Peki nedir bu artı değer? “İşçinin ücret olarak aldığı ile ürettiği metanın değeri arasındaki farka, artı-değer denir.” Yani işçi çalışarak 100 liralık bir mal üretir, işvereni ona bunun karşılığında 20 lira verir. Kalan 80 liranın bir kısmı başka masraflara gider ama yine de büyük çoğunluğu “yan gelip yatan” patronun cebine kalır. İşte bu son kalan paraya artı-değer denir. Peki patron gerçekten yan gelip yatıyor mudur? Belki çok bilinen çeşitli inşaat firmalarının patronları için bu söylenebilir ama yine de bu paralı insanlar eğer o işi açmasalar, o yatırımları yapmasalar ne olurdu? Hadi bir örnek üzerinden düşünelim. İnsanların neredeyse açlıktan ölmek üzere olduğu bir köye, bir iş insanının fabrika açıp insanlara iş verdiğini düşünün. İnsanlar asgari ücretle karınlarını doyurmaya başlayabilirler artık. Şimdi bu durumda işçiler 5 sene sonra kalkıp da “biz çalışmazsak bu patron tek başına bu fabrikayı nasıl işletecek? Madem öyle daha fazlasını isteyelim, vermezse greve gidelim ya da olmadı fabrikayı ‘bizim’ ilan edelim!” derse ve yatırımı yapan da siz olsanız ne hissederdiniz? İnsanların size nankör, hain, emek hırsızı, kendini beğenmiş bir efendi dediğini düşünün. Halbuki, kimsenin uğramadığı bir köye bir dünya para yatırıp paranızı da büyük bir riske atmıştınız. Paranızı bankaya faize verseydiniz, büyük ihtimalle hiç bu işlerle vaktinizi harcamayacak, bir sahil kenarında yaptığınız tatilinize daha fazla zaman ayıracaktınız. Oysa şimdi kalkıp da fabrika kurmak için gerekli insanları bir araya toplayarak paranızı riske attınız ve yine de aşağılık bir insansınız öyle mi? Aslında sosyalizm bu tarz meselelere pek odaklanmaz. Onun ana hedefi buradaki işçilerle efendilerin, işçiliklerinin ve efendiliklerinin miras hakkı tarzında devamıdır; “işçisin sen işçi kal!” veya “efendisin sen efendi kal!” tarzında. Efendi çocuğuna efendiliğini, işçi ise işçiliğini miras bırakıyor. Kapitalizme esas itiraz da burada başlıyor zaten. Bu da bizi üçüncü başlığa getiriyor; sermaye birikimi. Kapital sermaye demek. Bu bağlamda kapitalizm sermayeciliktir. Yani efendiler, artı-değerlerini, efendiliklerini çocuklarına miras olarak bırakabilmek için sermaye olarak kullanıyor. Bu paraya ihtiyaçları olduğundan değil, olabildiğince uzak akrabalarına kadar efendiliklerini aktarmaya ihtiyaç duydukları için; ne kadar çok parası olursa, o kadar çok akrabayı garanti altına alır. Sayfa 38’de şöyle diyor: “İşçilerinkine kıyasla bay Larkin’in geliri ne denli büyük olursa olsun, bir gelir, kazanılmış olma erdemine sahiptir. Bay Larkin zorunlu bir görevi yerine getirmiştir ve bu yüzden de aldığı gelir üzerinde meşru bir hakka sahiptir. Ama bir mirasa konmuş ve ömrü boyunca elini işe bile sürmemiş bir insanın, bu mülkiyet üzerinde aynı meşru hak iddiasını öne sürmesi olanaklı mıdır?” Sermaye sadece yiyip içip gezmek için de kazanılmıyor. Sonuçta ekonomik güç sahipleri, siyasi güçler de elde edebiliyorlar. Dolayısıyla paranın sahibi sadece işçilerin değil, kendisinden daha az sermayeye sahip patronların da sahibi olabilirler. Tam da bu yüzden efendiler, işçilerin maaşını git gide azaltırlar. Sosyalist ve komünist ideolojiler bir anlamda da buna itirazdır. Sosyalizm şöyle der gibidir: “Patron, işçilerin emeklerinin gerçek karşılığını sağlayabildikten sonra kalan parayı alabilir.” Komünizm ise birkaç adım öteye basar ayağını: “İşçinin emeğinin, parçası olduğu toplumu ve dünyayı kendisiyle paylaşan insanların ihtiyaçlarını gidermekten başka bir karşılığı yoktur.” Maaşların azalması, hemen hemen herkesin işçi sınıfının üyesi olmasına yol açar. Böylece sermayeciler artık tekel haline gelirler. Her sektör kendi efendisini yaratır ve o efendiden başka kimsenin eli o sektöre uzanamaz hale gelir. Peki tekelcilik kötü müdür? İçinde yaşadığımız topluma bakın: marketler zinciri ile bakkalları kıyaslayın. Bakkallar daha pahalı, fiyatlar arası tutarsızlık var. Bakkal ay sonunu getirememe telaşıyla çeşitli hilelere başvurabilir; eski Türk filmlerinden hatırlıyorsunuzdur, teraziye parmak basarak ağırlık yapan bakkalları ya da Erdal Bakkalı… Bunları izlerken keyiflenmemek elde değil elbette ama bu tarz insanların gerçekten var olduklarını da unutmamak gerek. Marketler zincirindeyse bir şubenin zararını diğer şube dengeler ve hizmet kalitesi düşmeden ve aksamadan devam eder. Bu aynı zamanda denetlenebilirliği arttırır, vergi kaçırmayı zorlaştırır. Yazı uzayınca başlık başlık ilerlemek imkansızlaştı. Birkaç noktaya daha değinerek, daha fazla uzatmadan bitirmek en iyisi. Kapitalizmin müsrif olduğu iddiasına da bakmak lazım. Burada bahsedilmeyen ama günümüzde duymuş olabileceğiniz “planlı eskitme” diye bir deyim var. Bu, ürünlerin belirli bir süre sonra kullanılamaz hale gelmesi için kasıtlı olarak kısa ömürlü üretilmesi anlamına gelir. Peki bu kötü müdür? Tasarrufsuz bir lamba 90w elektrik harcıyor. Eğer çok uzun ömürlü olursa herkes bunu kullanmaya devam eder. Sanılanın aksine, insanların çoğu, bir tasarruflu ampule 50 lira ödeyeceğine ayda 50 lira fazladan elektrik faturası ödemeye razı olur. Oysa planlı eskitme sizi yeni ampul almaya mecbur bırakır. Bugün 10w harcayan tasarruflu lambaların 5 yıl sonra 1w düştüğünü görebiliriz. Ama bundan haberi olup da aradaki farkı ödememek için kaç kişi lambalarını değiştirir? Lamba örneği size belki “amaan sen de” dedirtebilir. Peki ya egzozundan simsiyah duman çıkan o tarihi eser kamyonetlere ya da sokak ortasında son ses müzik açarak insanları rahatsız etmekten başka bir işe hizmet etmeyen müsrif tofaşçılara ne demeli? Benzin ve gaz ithal ediyoruz ve bu eski araçlar sadece doğayı aşırı kirletmekle kalmıyor, daha çok yakıt tüketiyor. Böylece cari açık artıyor ve daha hızlı yoksullaşıyoruz. Oysa bu araçlar trafikten men edilse müsrifliğin önüne bir derece geçilmeyecek mi? (Tabi ki pahalı araçlar, 4x4’ler de çok yakıyor ve elbette kekoluk varsıllar arasında da epey yaygın.) 12. başlığın bizzat kendisi, “hadi lan” dedirten cinsten komiktir zaten: “Kapitalizm ömrünü tüketmiştir”. Oysa kitap yazılalı neredeyse 70 yıl olmuş. Bir de sayfa 54’te Marx’a yapılan atfı önemsiyorum: “Marx’ın düşüncesinin özü, devrimin, başarılı olması için tam zamanında yapılmasıdır; ekonomik gelişim, değişmek için olgunlaşmadan, toplum değiştirilemez.” Bu bana göre toplumumuzda pek bilinmeyen ya da göz ardı edilen bir nokta. Marx’a göre gerçek devrimci ne yaptığını bilir: İçinde yaşadığı toplumu ve çağı anlar, doğru yorumlar, insanları tanır, böylelikle kendisini onlara sevdirir, onları ikna eder, örgütler. Gerçek devrimci, çağa ayak uydurmaz, çağa yön vermek için gerekli zemini sabırla hazırlar. Yani gerçek devrimci, kendisini kendi halkı tarafından astırtacak kadar bilincini yitirmiş biri olamaz; gerçek devrimci, devrimi yapandır. Yukarıda sıralanan maharetleri göstererek elbette. O halde düşünün; biri size bir kişinin devrimci olduğunu söylediyse, -Marxist değilse de Marx’çı anlamda- o kişinin bir devrim yapmış olması gerekir. O halde böyle bir iddia karşısında ne yapmalısınız? Tabi ki şunu sormalısınız: “Hangi devrimi yapmış da devrimci olmuş?” Devrimci olmak o kadar kolay bir şey ise o halde devrimci olmak, sanıldığı kadar değerli bir şey değildir. Bu bağlamda diyebilirim ki; Marx büyük bir insandı; onu en çok Marxistler ayaklar altına aldı. Keyifli Okumalar…
·
1 yorumun tümünü gör
Reklam
2
4
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.
©2022 · 1000Kitap Web Uygulaması · 2.26.42