10/10
·208 syf.··
Beğendi
·
2026 15. kitabı
ANTİK YUNAN KADIN KIYAFETLERİ J. MOYR SMITH .... 1882 yılında J. Moyr Smith tarafından "Antik Yunan Kadın Kıyafeterİ" basit bir dille yazılmış. Antikçağ'a alaka duyan, Yunan kadın kıyafetleri konusunda derli toplu bir kaynak okumak isteyen herkese tavsiyemdir. Biraz uzun bir yazı oldu, enteresan bilgilerdi yazmadan edemedim. Naçizane okumanızı öneririm. Kitaptan alıntılar: ✓ Homeros döneminde Yunan ırkı için genel bir tanımlama yoktur,..... Yunanlıları tanımlamak istediği zaman, ya en önemli kabilenin adını ya da İlyada'nın ilk dizelerinde olduğu gibi Akhalar kelimesini kullanmaktadır. ✓Spartalı kadınlar bütün komşu bölgelerine kıyasla çok daha farklı bir giyim tarzına sahipdiler: burada bakire kızlar yüzleri açık gezerken evli kadınlar bir duvak ile yüzlerini örterlerdi. Bu uygulamadaki temel amaç bakire kızların kendileri için bir eş bulmaları, evli kadınların ise zaten var olan eşlerini ellerinde tutmaları olarak açıklanabilir. ✓ Spartalı kızlar çok kısa kıyafetler giyerek ya da çıplak olarak koşu, güreş, disk fırlatma ve ok atma gibi birçok spor dalında faaliyet gösterme özgürlüğüne sahiplerdi bu da vücutlarını daha dayanıklı ve güçlü bir hale getiriyordu. ✓ Bununla birlikte çıplaklık Spartalı kızları sadeliğe alıştırıyor, güçlü bir bedene sahip olmaları için teşvik ediyor;.... ✓Yunanistan'ın oldukça sıcak bir iklime sahip olması sebebiyle ve aynı zamanda Yunanlıların iyi bir zevke sahip olmaları sayesinde, vücuda yapışan çok dar kıyafetler kadınlarınca tercih edilmezdi.... Hem Yunanistan'da hem de başka yerlerde kadın kıyafetlerindeki sadelik zarafetin simgesiydi. Erken dönemlerde hem erkek hem de kadın kıyafetlerinin etkileyiciliği onların zengin süslemelerine bağlıydı;.... ✓ Yunan kadınlarının giydiği başlıca iki tip kıyafet vardır. Bunlardan ilki çıplak beden
Tarih
Antik Yunan Kadın KıyafetleriJ. Moyr Smith · Töz Yayınları · 202010 okunma
Dünyanın Sonunu Değil, İnsanlığın Yeniden Doğuşunu Anlatan Destan
10/10
·1216 syf.··
Beğendi
·
2026 5. kitabı
·
29 günde okudu
·
Okunma: 07 Haziran 2026 00:00
Bazı kitaplar vardır, olay örgülerini hatırlarsınız. Bazıları vardır, karakterlerini unutmazsınız. Bir de çok az kitap vardır ki bitirdikten yıllar sonra bile size insanı düşündürmeye devam ettirir, olaylarını da karakterlerini de unutturmaz. Stephen King’in Mahşer’i benim için işte bu son gruba giriyor. Romanın yüzeyine baktığınızda bir salgın hikâyesi olduğunu görüyorsunuz. Laboratuvardan yayılan ölümcül bir virüs ve birkaç hafta içerisinde neredeyse tamamen yok olan bir dünya… Ancak sayfalar ilerledikçe anlıyorsunuz ki King’in anlatmak istediği şey salgının kendisi değil. Virüs sadece sahneyi boşaltıyor. Asıl oyun, sahneyi boşaltan virüsten kalan insanlar ortada kaldığında başlıyor. Mahşer’i okurken sık sık şunu düşündüm: Medeniyet dediğiniz şey gerçekten ne kadar sağlam? Elektrik, internet, devletler, yasalar ve milyonlarca insan ortadan kalktığında geriye ne kalır? King’in cevabı ise oldukça ilginç. İnsan kalır. Ve insan, ne kadar yıkım yaşarsa yaşasın yeniden bir düzen kurmaya çalışır. Romanın ilk bölümlerinde salgının yayılışını ve toplumun çöküşünü okuyoruz. Bu kısımlar o kadar gerçekçi yazılmış ki bazen bir roman okuduğunuzu unutuyorsunuz. Fakat beni asıl etkileyen, salgın sonrasında başlayan uzun yolculuklar oldu. Boşalmış otoyollar, terk edilmiş kasabalar, sessiz şehirler ve kilometreler boyunca tek bir insanın bile görünmediği yollar. King bu bölümlerde yalnızlığı öyle güçlü hissettiriyor ki bazen karakterlerle birlikte ben de o sessiz dünyanın içinde yürüyormuş gibi hissettim. Fakat Mahşer’in asıl büyüsü Boulder’da başlıyor. Dünyanın sonundan sonra kurulan bu yeni topluluk, romanın en etkileyici bölümlerinden birini oluşturuyor. Başlangıçta insanların kapılarını kilitlemeye ihtiyaç duymaması, insan sayısı artıkça insanın tekrardan insandan korkusunun
1000Kitap
MahşerStephen King · Altın Kitaplar · 20243,924 okunma
Reklam
7/10
·59 syf.··
2026 6. kitabı
Cengiz Bektaş, hem mimar hem de şair kimliğiyle, yurdumuzda sözcük ile mekân arasındaki bağı duyarlı biçimde kurmaya çalışan sanatçılarımızdan biri. Onun dizelerinde yalınlık, biçimsel bir tercihten çok, mimarlıkta olduğu gibi taşıyıcı unsuru görünür kılma çabasını hissettiriyor bize. Süsten uzak bir şiir anlayışı var. Bektaş’ın mimarlık disiplini, şiirine de yapısal bir düzen kazandırırmış gibi. :) Ölçü ve kafiyeye hiç takılmıyor. Şiirinin ritmi, gündelik yaşamın içinden, konuşma dilinin doğallığından yani emprovize bir şekilde gelişiyor. Betimlemeyi ve imgeleri ise bir estetik amaç olarak değil, insanın çevresiyle kurduğu doğal bir ilişki biçimi aracı olarak dozunda kullanıyor. Bu değerli sanatçımızın şiirleri için, halk şiirinin samimiyetiyle modern şiirin bilinç düzeyini bir araya getiriyor diyebiliriz. Lorca’nın ölümüne, Brecht’in sürgününe, Goya’nın karanlık tablolarına vs. göndermeler yapan dizeler var kitapta. Bu göndermeler, onun şiirini yer yer politik bir zemine taşıyor. Sanatın baskıya karşı durabileceğini, direncin de bir estetik biçim olabileceğini gösteriyor bize Cengiz Bektaş. Sayfalar ilerledikçe Bektaş’ın şiiri, bireysel duyarlılığın dışına çıkıp kolektif bir özgürlük arayışına doğru genişliyor gitgide. Akdeniz’i, insanları ve farklı düşünceleri bir araya getiren açık bir mekân olarak algılamamızı sağlıyor. İçten, kısmen politik, dikkatli, bilinçli ve sade bir sedayla sesleniyor bize Cengiz Bektaş.
Akdeniz Dört Kişiydiler Bir De BenCengiz Bektaş · Yazko Yayınları · 198124 okunma
İnsan ve Onun Karmaşık Psikolojisine Dair Bir İnceleme
6/10
·74 syf.··
2026 2. kitabı
·
1 saatte okudu
·
Okunma: 02 Ocak 2026 00:00
AY IŞIĞI SOKAĞI Stefan Zweig’in “Ay Işığı Sokağı” öyküsünü kadının gözünden okuduğumda, hikâye bana bir erkeğin pişmanlığından çok, bir kadının içten içe tükenişini anlatıyormuş gibi geldi. Başta sevgiye inanan, anlaşılmayı bekleyen bir kadın var karşımızda. Ama yanında, duygularını esirgeyen, sevgisini ölçüp biçen bir eş bulunuyor. Sürekli eksik kalan sevgi, insanın içinde sessiz ama derin bir boşluk açıyor. Kadın da tam olarak bundan kırılıyor: Görülmemek, duyulmamak ve değerinin fark edilmemesi… O, uzun süre sabrediyor, ilişkiyi ayakta tutmaya çalışıyor. Ama sevgi tek taraflı taşınamayacak kadar ağır. Zamanla hayal kırıklığı içe kapanmaya dönüşüyor ve kadının geri çekilişi aslında bir zayıflık değil; benliğini koruma çabası. Çünkü sürekli değersiz hissettiren bir yerde kalmak, insanı kendinden vazgeçmeye zorlar. Kadın ise ikinci yolu seçiyor. Onun bedenini bir çıkış yolu olarak kullanması hem trajik hem de güçlü bir hamle. Bana Teoman’ın şu sözlerini hatırlatıyor: “Niye sattın dedim vücudunu, daha mı iyi dedi satmaktan ruhumu.” Kadın, ruhunu ve gururunu sevgisiz bir evliliğe teslim etmiyor; bedeni üzerinden kendi özgürlüğünü kuruyor. Burada suçlayacak birini aramıyoruz; sadece kırılmış bir onurun son savunması var. Zweig’in öyküsü bana şunu gösteriyor: Sevgi ifade edilmediğinde insanı yavaş yavaş yıpratıyor. Kadın düşmüş bir figür değil; incinmiş ama ruhunu korumaya çalışan biri. Ve hikâyeden sonra insan kendine soruyor: Bizi asıl yıkan, yaptığımız seçimler mi, yoksa o seçimlere zorlayan duygusal boşluk mu? LEPORELLA “Leporella” öyküsünü okurken, insanın ne kadar tehlikeli olabilecek bir bağlılık geliştirebileceğini fark ettim. Hikâye, sıradan gibi görünen ama içinde fırtınalar saklayan bir hizmetçi kadının gözünden anlatılıyor. Leporella, hayatı
Edebiyat
Ay Işığı SokağıStefan Zweig · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202181,9bin okunma
Puan vermedi·287 syf.··
2026 91. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 06 Haziran 2026 11:10
Cemil Meriç Mağaradakiler kitabıyla entellektüel nedir sorusunun ve sorununun ne olduğunu anlatıyor. Günümüzde özellikle cahil ve yarı cahil kesimin hakaret gibi kullanmaya çalıştığı entellektüelin ne olduğunu, aydının aslında ne yaptığını sıralıyor. Sadece bizde değil batıda ve Rusya da durum nedir ne değildir onu da anlatıyor. Sonrasında sosyalizm, anarşizm ve liberalizm ile de haşır neşir oluyoruz. Marksın gökten düşmüş gibi gelen fikirlerinin insan için olduğunu, insanların düşünceler için olmadığını ve coğrafyanın önemini anlıyoruz. Bir din gibi görülen ve itaat edilen Marksizmin aslında bu biçim ve biçimlerde anlaşılmasının ne kadar yanlış olduğunu öğreniyoruz. Daha sonra yazarlara bir göz atıyoruz. Dostoyevski ile delileri arasında bir bağ bar mı yok mu? Bu vatanperverliği yavan durmuş mu durmamış mı öğreniyoruz. Rus intelijansiyası bize ne katmış ya da katamamış onu görüyoruz. Esasına baktığımızda hemen hemen her sayfada bir şeyler görüyoruz ve o zamanlardan bu zamanlara tutulmuş bir deniz feneri tarafından aydınlatılıyoruz. Öyle bir deniz feneri ki bu deniz feneri, bizlere çok eskilerden anlatıyor, şimdi zamanları ve yaşadığı zamanları. O kadar net bir şekilde çiziyor ki cehaletin çizgilerini, hala görebiiyoruz bunları. hem de oldukça net bir biçimde herhangi bir bulanıklık olmadan. Ülkemizin durumlarından biri sadece. Ama en önemlisi belki de ülkemizin sorunları arasında. Çünkü bu sorunları çözdüğümüz zaman iyi bir ülke, yaşanacak bir ülke haline gelebileceğiz.
Toplum Sosyolojisi
MağaradakilerCemil Meriç · İletişim Yayıncılık · 20033,672 okunma
10/10
·265 syf.··
2026 6. kitabı
Montaigne'nin duygulardan, düşüncelerden, devletlerden birçok farklı temadan düşüncelerini anlattığı bu eseri ben çok beğendim ve keyifle okudum. Birçok yerini çizdim, hemen hemen her sayfası alınta olacak şekildeydi. Bazı katılmadığı düşünceler olsa da hala zamanımıza hitap eden yerleri vardı. Kitapta en cok beğendiğim diğer tarafta insanın kendine ve bireyselligine olan deginmeleriydi bununla ilgili en çok beğendiğim kısım; İnsan Hali Benim tek düşüncem, kendimi incelemek. Başka işim de yok zaten Oturaklı neyim var? Her an sendeleyip düşebilirim. Gözlerim bir şöyle Bakıyorum da öyle zayıf yanlarım var ki, dilim söylemeye zor varıyor. Oturaklı neyim var? Gözlerim bir öyle görüyor, bir böyle. Aç olduğumda başka biri oluyorum, yemekten sonra başka. Keyfim yerindeyse, hava da güzelse, kötü kişi değilim. Ama bir şey canımı yakmasın, asık yüzlü, sinirli, yanına yaklaşılmaz bir adam olurum. Aynı atın yürüyüşü bir rahat gelir bana, bir rahatsız. Aynı yolu bir uzun bulurum, bir kısa. Aynı biçim bir hoşuma gider, bir gitmez. Bir gün her işe yatkınım, bir başka gün hiçbir şey gelmez elimden. Bugün sevindiğim şeye, yarın üzülebilirim. İçimde durmadan değişen, bir yerlere sığamayan bir sürü duygu... Kara kara düşünceler, derken bir öfke; ağlamaklı bir hâldeyken, birden bire coşkulu bir sevinç... Kitapları karıştırırken, birden durup bakarım. Dün içinde güzellikler bulduğum, etkilendiğim bir yer, bugün bir şey söylemez olmuş bana. Eviririm, çeviririm, orasını burasını okurum boşuna. O sayfalar boşalmış, yabancılaşmıştır artık benim için. Kendi yazdıklarımda bile, her zaman ilk hissettiğim, düşündüğüm şeyleri bulamam. Burada ne demek istemişim, derim. Değiştiririm çoğu kez ve yitirdiğim ilk anlamın yerine, ondan değersiz bir yenisini koyduğum olur. Aynı yolda bir gider, bir
DenemelerMontaigne · Ema Kitap · 201765,6bin okunma
Reklam
Reklam