Suriyelilerin sabahları vazgeçemedikleri iki alışkanlıkları vardı. Biri kahve içmek diğeri de Feyruz dinlemek...
Feyruz'un o incecik sesi arabanın içine yayılırken ben de Şam'ı seyrediyordum...
milyon kere milyon ton
beyin sinir
yürek
ve o kara
ve o kahve
ve o yeşil
ve o mavi
ve o tütün rengi
bal rengi
bela rengi gözleri insanoğlunun
ve emek
milyar kere milyar ton insan emeği çiledir
çizgilerinde alnımın
nasırdır
pençe pençe avuçlarımda
ve sevgi
ve nefret
ve korku
zulümdür işkencedir zindandır
sızlar kemiklerim toprakta bile
Dedikodu teorisi ilk başta şaka gibi gelebilir ama pek çok çalışma bunu destekliyor. Bugün bile insanlar arasındaki iletişimin büyük bölümü, ister e-posta ister telefon konuşması veya gazete sütunları olsun, dedikodudan oluşur. Bu durum bize o kadar doğal gelir ki sanki dilimiz dedikodu aracı olarak evrilmiş gibidir. Yoksa siz tarih profesörlerinin öğlen yemeğinde Birinci Dünya Savaşı’nın sebeplerini tartıştığını veya nükleer fizikçilerin akademik konferansların kahve molasında zerreciklerden bahsettiklerini mi düşünüyorsunuz? Belki bazen öyledir. Ancak genellikle, kocasının kendisini aldattığını yakalayan profesör, bölüm başkanıyla dekan arasındaki tartışma veya bir meslektaşlarının araştırma fonuyla kendisine lüks bir araba alması gibi konularda dedikodu yaparlar.