“Totaliter sistemlerde kitle iletişim araçlarının tamamı devletin kontrolü altındadır. Devlet bunun hem 'yanlış', 'zararlı' fikir ve haberlerin geniş tabakalar tarafından öğrenilmesini, duyulmasını engellemek hem de topluma doğru 'fikir'leri anlatmak için yapar. Totaliter sistemlerin bunu gerçekleştirme tarzları farklı olabilir. Sosyalistler en kestirme yolu kullanır, kitle iletişim araçlarını mülkleri ve çalışanlarıyla devletleştirir. Böylece gazeteler, dergiler, televizyonlar devletin malı olur, oralarda çalışanlar ise devletin çalışanı. Artık bu organların ve kişilerin devletin doğruları dışında doğrulardan bahsetmesi imkânsızdır. Faşistler biraz daha kibar ve kendileri için daha az külfetli bir yol seçer. Sansür büroları kurar ve hepsi değilse de önemli haber ve bilgileri sansürden geçirerek yayınlatır veya yayınlatmaz. Böylece totaliter sistem bilgi ve haber akışını kontrolü altında tutar. Bilgi güç olduğu için bu totaliter sistemin gücünü artırır.”
Gülmeyi bilmem ben. Birkaç kez denediysem de gülmeyi hiçbir zaman beceremedim. Gülmeyi öğrenmek çok zor ya da daha doğrusu, bu yaradılış aykırılığına karşı içimde taşıdığım tiksinti duygusunun, kişiliğimin en önemli niteliğini oluşturduğunu sanıyorum.
Öğrettikleri şey "mükemmellik" olarak çevrilebilecek olmasına karşın, kişinin tam potansiyeline ulaşması şeklinde bir fikir taşıyan arete'ydi Arete kavrami, "iyi yaşam" kavramında merkezî bir rol oynamıştır ve aslında Yunanların "erdem" fikriyle eşanlamlıdır. Sokrates, erdemli bir hayat yaşamak için arete'nin ne olduğunu bilmemiz gerektiğine inanmış ve böylece erdemin bilgi olduğu sonucuna varmıştı. Erdemin iyi bir yaşam için gerekli ve de yeterli olduğunu savundu. Erdemi bilmeyen biri iyi ve mutlu bir yaşam süremez ve erdemi bilen biri de iyi ve mutlu bir yaşamdan başka bir şeye yol alamaz. Bunu, paradoksal görünen bir ifadeyle, "Hiç kimse kötülük istemez," şeklinde özetledi; erdem bilgi demek olduğu için bir kişi ancak cehaletten ötürü yanlış yapabilirdi.