Algernon’a Çiçekler sadece zekanın sınırlarını kurcalayan bir roman değil; insan olmanın, dışlanmanın ve o en derindeki "görülme" arzularımızın sarsıcı bir haritası. Kitap, bilginin ve zekanın insanı her zaman mutlu etmediğini, aksine bazen çevresiyle arasına ne kadar aşılmaz ve soğuk duvarlar örebileceğini gösteriyor. Daniel Keyes, Charlie'nin dünyasını bize doğrudan onun dilinden, onun yazdığı raporlarla anlatırken aslında bizi çok ince bir psikolojik labirente sokuyor. İnsan ilişkilerindeki o iki yüzlülüğü, saf bir sevgiyle yoğrulmamış ham zekanın ne kadar acımasız olabileceğini yüzümüze çarpan, sistemin o kibirli çarklarını çok derinden eleştiren bir yapısı var. Okurken bir yandan zihnimizin sınırlarını sorguluyor, bir yandan da şefkatsiz bir dünyanın ne kadar karanlık olabileceğini görüyoruz.
Charlie’nin dünyasına adım attığım andan beri, sanki onunla aynı odada oturuyor, o labirentlerde onunla birlikte kayboluyormuş gibi hissettim. Sevilmek, sadece "ben de buradayım" diyebilmek için atan o temiz kalbini o kadar yakından hissetmek içimi sızlattı. Sayfalar ilerledikçe, onun farkındalığıyla birlikte benim de dünyaya bakışım değişti; insanların ne kadar kırıcı olabileceğini onun gözlerinden görmek beni de o yalnızlığın tam ortasına bıraktı. Charlie ve küçük dostu Algernon içimde öyle bir yer edindi ki, sanki kitaptaki bir karakteri değil de çok yakından tanıdığım, korumak istediğim birini okudum. Kitabın kapağını kapattığımda içimde kalan o derin şefkat ve buruk his, sanırım çok uzun süre benimle yaşayacak; çünkü bu hikaye bittikten sonra bile insanı kendi kalbiyle baş başa bırakıyor.
(lütfn sizde bu dünyaya şansz verin ve Charlieyle tanşın... herne ise...)