Pamuk, kitabı yazarken "edebiyattan başka bir uğraşı" olmadığını söylüyor. Bu satırları okuduktan sonra kitaba bu gözle bakıyorsunuz. Tamamen hikâyelerle, anlatılarla dünyanın bir ucundan diğer bir ucuna gittiğiniz; altını çizip "bunu bir okuyayım" dediğiniz dipnotlarla ve kaynaklarla dolu... Pamuk, Kara Kitap benzeri bir kitap yazma fikrini neredeyse 1970 yılında doğurmuş ve kitabı 1990 Mart'ında yayımlamış. Yıllarca beslenen, büyüyen bu tohumlar neredeyse Kara Kitap'ta kendini filizlendirmiş. Kitapta birçok romanına atıfta bulunmuş; hatta İstanbul'unu okuyanlar için Pamuk Apartmanı ve Pamuk ailesi hakkında benzerlikler mevcut.
Kara Kitap edebi açıdan oldukça fazla, oldukça dolu, oldukça "taşmış" bir roman olmuş. Bir kere okunmakla anlaşılmaz; iki kere, üç kere, belki dört kere okumakla da tüm sırlarına vakıf olunmayacak bir gize dönüşmüş. Bu "sır" teması, kitabın basit ve görünen (evinden bir akşam ayrılan Rüya ve onu arayan Galip) konusundan tutun kitabın yardımcı fikirlerine kadar sirayet etmiş durumda. Bu "sır" temasını benim için besleyen en önemli vurgu "kendilik" oldu. Kitabın sonlarına doğru geldiğimde beynimde yankılanan şey tam olarak buydu.
Galip, Rüya'yı kaybetti. Bu kayıp bir bakıma kaybettiği, belki hiç bulmadığı, belki bulduğunu zannettiği kendisini aramasına yol açtı. Bunun üzerine Galip, Rüya'yı ararken Celâl oldu. Celâl Salik'in hayatını bir süre yaşadı. Biz, Celâl olmayan biri üzerinden Celâl'i ve fikir hayatını tanıdık. Kitapta insanın kendisi olması için mutlaka başkaları olması sürecinden geçmesi gerektiği yazıyor. Bunu Galip'in bir süre de olsa Celâl olmasına bağladım. Galip kendisi olma yolculuğuna bir kayıpla başlayıp taklitle devam edip kendisini bularak(?) son verdi.
Bu "kendilik" mevzusunun en çarpıcı kısımlarından biri de kitaptaki Şehzade