Kötü huylu bir insanı, bilimsel ve deneysel terbiye yöntemleriyle, dinî ve ahlâki aşılamalarla iyiliğe doğru bir dereceye kadar yöneltebilir ve huyları üstüne bir astar çekip bunları gizleyebilirsiniz.
İnsanın doğru düşünceleri nereden gelir? Gökten düşmez, doğuştan da gelmez. Doğru düşünceler ancak toplumsal pratikten doğar. Bu pratik üç temel alanda gerçekleşir: Üretim mücadelesi, sınıf mücadelesi ve bilimsel deneyler.
Sayfa 151 - Umut Yayımcılık | Düşünme ve Çalışma Yöntemleri·Kitabı okuyor
Ölümü insanlar için daha kolay bir hâle getirmek adına kilise onlara daha iyi bir dünyanın yemini atıyor. Bizse insanlardan hayatlarını değerli bir şekilde yaşamalarını istemekle yetiniyoruz. Bunun için kişinin doğanın kanunlarına uyum sağlaması yeterli. Gelin bu ilkelerde ilham bulalım; böylece uzun vadede dini yeneriz. Ancak nasyonal sosyalizmin bir inanç biçimi oluşturarak dini taklit etmesi katiyen mümkün değildir. Tek amacı yalnızca mantığa biat eden bilimsel bir ilke oluşturmaktır.
Batı'da laiklik, ekonomik-toplumsal-siyasal bir süreç sonucunda ortaya çıktı ve kurumlaştı. Ama laikliği günümüzde de "çağdaş toplumlar" için vazgeçilmez kılan iki temel neden var: 1) Dine dayalı devlet, özgür düşünceyi, bilimsel gelişmeyi, değişen koşullara uygun yeni kurum ve kuralların konulmasını zorlaştırmakta, hatta engellemekledir; 2) Dine dayalı devlet, iktidardaki "tek inanç"ın dışındaki inanç gruplarına aynı haklan tanımadığı için, farklı inançtan toplum kesimlerinin "barış içinde" yaşamaları olanağını büyük ölçüde ortadan kaldırmaktadır, din ve mezhep savaşlarını kolaylaştırmaktadır.
Bu anlamda laiklik, farklı inançtan
bireylerin -eşit haklara sahip- "yurttaş"lar olabilmelerinin, bir "ulus" oluşturabilmelerinin ön koşuludur. Bir "ulus" olmadan "çağdaş"laşabilen toplum ise yoktur.
Laikliği bir "toplumsal zorunluk" olarak gündeme getiren bu iki neden, elbette ki Türkiye için de geçerliydi. Osmanlı Devleti'nin "yükselme" döneminde, dinsel iktidar da siyasal iktidara -yani padişaha bağlıydı. Ama ne zaman ki durum tersine döndü ve siyasal iktidarın güç yitirmesinden yararlanan dinsel güçler etkilerini arttırdılar; "din" toplumun çağa ayak uydurmasını engelleyen bir kurum görünümü kazandı. Örneğin, Gutenberg'den birkaç yıl sonra Türkiye'de de ilk basımevi kurulduğu halde, bunun sadece Museviler ve Hıristiyanlar için kullanımına izin verildi.
1566 yılında, padişahın baş çevirmeni Ali Bey, Tevrat ve incil'i "halk Türkçesi"ne çevirdi ve basıldı. Ama Müslüman halkın Kuran'ı kendi dilinden okuyup anlayabilmesi, ancak 1930'lardan sonra -yani laik Türkiye'de- gerçekleşebildi. Müslüman Osmanlıların da basımevini kullanabilmeleri için, Şeyhülislam ancak Gutenberg'den 270 yıl sonra fetva verdi.
İlk gözlemevi, 1580 yılında -Şeyhülislamın fetvası ile- dine
Bilimsel kurumlar eşi benzeri görülmemiş bir güvenilirlik iddiası sayesinde nüfuz kazandı. Bir kilise, insanların kendisine güvenmesini çünkü mutlak hakikati yanılmaz bir kutsal kitap formunda ellerinde tuttuğunu söylerdi. Buna karşın bilimsel kurumlar, kendi hatalarını ortaya çıkaran ve düzelten güçlü telafi mekanizmaları geliştirdiği için otorite kazanmıştı.