Dil ve toplum… İçtimaî unsurlarla, ortak yaşama ve çalışma şartlarıyla, insanoğlunun geliştirdiği araçlarla ve onun tecrübeleriyle yakından ilgisi içinde dil, düşünceyle birlikte içtimaî bir vakıa olarak karşımıza çıkar. Dil demek insan demektir; öyle ise tabiî olarak, toplum da demektir… Hem fertlerle aynılaşır, hem de onların dışında ve üstünde yer alır.
Bu çerçeve içinde şu teşhis: “Bir milletin yaşayış biçimi, inançları, gelenekleri, dünya görüşü, çeşitli nitelikleri ve hattâ tarih boyunca bu toplumda meydana gelen çeşitli hâdiseler üzerinde hiçbir bilgimiz olmasa, sadece “dilbilim” incelemeleriyle, bu dilin söz varlığının, söz hazinesinin derinliğine inerek bütün bu mevzularda çok belli bir toplum içinde, kendine has bir kültür ve medeniyet çerçevesinde biçimlenir, rolünü böyle bir çerçeve içinde yerine getirir. Bu sebeple, her dilin belli bir toplumu yansıttığı söylenebilir.”
Büyük Doğu Mimarının şu teşhisini, yukarıdaki hakikatle mütalâa ediniz:
“Bir millete yapılabilecek en büyük fenalık, onun diliyle oynamaktır. Dil, ufak tefek aşılar kabul etse de, bir uzviyetten olanca kanın çekilip yerine başka bir kanın ikamesini intihar sayar. Nitekim bizdeki Dil Kurumu -şimdi kapandı- adlı ruh mezbahasının yaptığı iş, makasla kesercesine nesil kopuntuları meydana getirmekten başka bir şey olmamıştır.”