Merhabalar değerli okurlar !
Hani bir kitabı okursunuz ama ondaki bir karakterle vedalaşmak çok zor gelir. Hep zihninizin bir köşesinde yer alır, özlenir, dönüp dolaşıp iç çekersiniz... Martin Eden öyle bir karakterdi benim için. Bu kitabı Nisa hocamın önerisi üzerine okudum kendisine teşekkürü borç bilirim Martin üzerine çok konuştuk, konuşmalara doyamadık ...
Ama elimden geldiğince kitap üzerine incelememi yazmak istiyorum biliyorum ne kadar yazsam da hep aklıma yeni seyler gelicek keşke şundan da bahsetseydim vs diyeceğim çünkü öyle bir kitap ...
Kitabımızda ki karakterler;
Martin Eden : diye yazılır Adam diye okunur
Ruth Morse : Eyşanlar ölmez şekil değiştirir
Russ Brissenden : (Martin'in yakın arkadaşı, yazar ve entelektüel. (Ancak ondaki karamsarlık zehri bizim Martin'ide etkileyecek maalesef)
Bernard Higginbotham : eniştesi
Martin Eden; genç bir gemi işçisinin yazar olma mücadelesini bizlere anlatıyor. Bu uğurda yaşadıkları, verdiği emekler, kendini geliştirme, reddedilme ve hayal kırıklıkları, başarı ve içsel çelişkiler, aşk, hayalleri uğruna verdiği binbir emek ...
"İnsan alemde hayal ettiği müddetçe yaşar." Yahya Kemal Beyatlı'nın bu dizileri bana Martin'i anımsatıyor...
Gel gelelim Ruth'a duyduğu o aşka ... Öyle güzel seviyor ki Martin gerçekten kendi dediği gibi taşı bile eritirdi Ona olan aşkı...
Ben buradaki aşkını ve yazarlık için verdiği amansız çabasını Martin'in Amok Koşucusu'na benzettim :'(
Ruth, varlıklı bir ailenin eğitimli kültürlü genç kızıdır. Martin ile tanışırlar ve ona bambaşka bir dünyanın kapısını açar ve ona ilham kaynağı olur. Ancak ailesi ve o burjuva sınıfının etkisinden de bir türlü kurtulamaz... Onların aşkı çok güzel bitebilirdi ...
Kitapta beni en çok etkileyen Martin'in yazarlık mücadelesi, azmi, yaptığı fedakarlıklar ve kendi
Merhabalar değerli okurlar!
Eseri okuyalı uzun zaman oldu ama incelemesini ara tatile bıraktım çünkü filmini izlemek istiyordum. 1930'ların Amerika'sında geçen bir hikaye bizlere işçi sınıfının yaşamını ve hayallerini anlatıyor. Kitap bir novella(kısa roman) yazarın anlatımı çok güzel bir solukta bitiriyorsunuz ve sonunda gözlerinizden bir damla gözyaşı süzülüyor George ve Lennie dostluğu için ...
Olayı anlatmadan önce karakterlerden bahsedelim:
George Milton, Lennie Small,Candy, Curley, Seyis Crooks, Slim, Clara Teyze, Carlson, Curleyin Karısı
Biraz karakterleri analiz etmek istiyorum.
George Milton: Zeki ve sorumluluk sahibi bir şahıs ve son derece gözü açık aklı başında bir işçi. Dostuna karşı koruyucu ve sabırlı. Çıkarsız ve masum bir dost benim gözümde
Lennie Small: Fiziksel olarak son derece iri yarı güçlü ama zihinsel olarak özel gereksinimli bir birey. İyi niyetli ama gücünü kontrol edemeyen ve bu yüzden başi hep belaya giren karakterimiz...
Candy: Bizim ikilinin hayallerine ortak olmaya çalışan işçimiz
Curleyin Karısı:Çiftlik sahibinin karısıdır ve yalnızlıktan sıkıldığı için işçilerle arkadaşlik kurmaya çalışan ama yanlış anlaşılmalara maruz kalan bayan karakterimiz.
Kitap boyunca bizlere verilen temalar Arkadaşlık ve Yalnızlık, Hayaller ve acı gerçekler, Güç ve güçsüzlük.
Kitaptan sevdiğim bir alıntıyı eklemek istiyorum
"İnsanlar yalnız kalmamalı, demişti George. Yalnız insan ölü insandır.
Romanın başlangıcında George ve Lennie yeni bir çiftlikte işe başlar. Burada çalışan diğer işçilerle tanışır ve dostluklar kurarlar. Candy'nin yaşlı köpeğinin öldürülmesi ( bunu kendisi değil başkası yaptığı için yaşadığı üzüntü ) bence George üzerinde etki yaratır çünkü bunu kitabın sonunda anlıyorsunuz.
Bizim Lennie kontrolsüz gücü ve zayıf zihinsel kapasitesi
Amok koşucusu kavramını ilk duyduğumda çok garipsemiştim. Bu kavramı benimsedikten sonra hepimizin hayatında kendini amok koşucusu hissettiği dönemler illa ki olmuştur ve olacaktır da. Bana kalırsa amok koşucusu kişinin bir şeylere bu bir şahıs olabileceği gibi bir ideal bir tutku bir hayal de olabilir, buna saplantılı bir şekilde bağlanmak bu uğurda canını ortaya koyacak şekilde istemek...
Bu eser bir novella(kısa roman) özelliği taşısada benim en beğendiklerim arasında yer aldı konu olarak o kadar güzel ve özgündu ki ...
Hikaye bize Amok sendromuna yakalanan ve yaşamı adeta bir vicdan azabına dönüşen Avrupalı doktorun dramını anlatmaktadır.
Amok: çılgınca saldırı anlamına gelmekte ve kontrolsüz bir şekilde, ani bir öfkeyle hareket etme durumudur.
"Bir amok koşucusuysanız uzun süre cezasız kalmazsınız, eninde sonunda sizi yere sererler."
Hikayede doktorun adı geçmese de Endonezya'da bir kolonide görev yapmak zorunda kalan Avrupalı bir doktor kendisinden yardım isteyen zor durumdaki başka bir Avrupalı kadını reddetmesi üzerine başlayan olaylar sonrasında yaşadığı o vicdan azabı derin pişmanlık anlatılmakta ve hatasını telafi etme uğruna yaşadıkları ...
Hikayede yardım isteyen kadın hamiledir ve düşük yapmak istemektedir, çünkü eşi Avrupa'dadir ve bebek sevgilisi olan rütbeli genç bir subaydandir. Bunun o dönemde yasadışı ve ahlaki açıdan oldukça sıkıntılı bir durum olması kadını çok yanlış çözümlere sürüklemekte ve yanlış tedavi sonucu hayatini kaybetmektedir. Bizim doktor da kadına son dakikada yetişiyor ve onun bu olayın duyulmamasi konusunda yardımını kabul ediyor ve cesetin otopsi yapılmasını önlemek için adeta canını ortaya koyuyor... Sonu çok hüzünlüydü.
Umarım kendimizi dibini görmediğimiz engin sulara atmayiz ve her zaman akıl ve sağduyu ile yaklaşıriz