"Bizde Türk alimler arasında eski bir mesel vardır.."
Şeyh Abdulfettah Ebu Gudde'nin (rahmetullahi aleyh) kaleminden: "Ezher Üniversitesi'nde (Allah onu ilimle ve ulemayla yaşatsın) okuduğum günler eğitim senesinin ortasında hocamız Allame Şeyh Muhammed Zahid el-Kevserî (rahimehullah) âmm lafızlar bahsini İmam Cessâs'a ait olan el-Fusul fi'l usul kitabında Dâru'l Kutubu'l Mısriyye nüshasından mütalaa etmemi emretti. Bunu yerine getireceğime dair ona söz verdim. Eğitim yılının bitmesinin hemen öncesinde bana: "Âmm bahsini -mahtut olan- Cessâs'ın kitabından mütalaa ettin mi?" diye sordu. Dedim ki: "Hayır efendim onu daha okumadım. Ancak gelecek sene okuyacağım inşaallah." Bana dedi ki: "Bizde Türk alimler arasında eski bir mesel vardır, der ki: "İlim talebesinin kalbini yarsak üzerinde "Gelecek sene" yazılı olan yüz tane mesele buluruz." Ve hakikaten de böyle oldu. Seneler ardısıra geldi geçti. Ezher Üniversitesi'ndeki eğitimimi bitirdim ve Mısır'dan ayrıldım. Mezkur bahsi ise mütalaa etmedim." 📙 | Tashîhu'l Kutub 63-64
Din
Büyük Türk Şairi Nazım Hikmet
3 Haziran 1963 sabahıydı. Vera her zamankinden erken uyandı. Günün sıcak olacağı anlaşılıyordu Pencereden içeri giren güneş odayı ısıtıvermişti. Vera, Nazim'ı uyandırmamak için yataktan
Bu aralar sana bakınca denizi düşünüyorum. Durup dururken değil. Hani iskelede oturursun da, su çekiliyormuş gibi gelir insana. Kimse fark etmez. Martılar bağırır, balıkçılar ağlarını toplar, çocuklar koşar. Ama sen bilirsin. Deniz biraz daha uzaklaşmıştır kıyıdan. Sen de öyle. Hâlâ buradasın. Gülüyorsun. Konuşuyorsun. Bana ismimle sesleniyorsun. Fakat aramızda, gözle görülmeyen bir mesafe büyüyor. İnsan bazı ayrılıkları yaşayamaz. Sadece sezer. Bir ağacın gölgesinin akşamüstü uzaması gibi, bir vapurun yavaş yavaş küçülmesi gibi. Bilmiyorum. Belki de hiçbir yere gitmeyeceksin. Ama nedense, sana her baktığımda, uzaktan geçen bir gemiye el sallıyormuşum gibi geliyor.
Şiir
Uykuya dalabilsem..
Göğsümün kafesinde can çekişen o amansız fanilik hissiyle uyuyamiyorum yine. İnsan, sonunu bildiği bir hikayeyi anlatırken sesini nasıl titretmeden koruyabilir? İçimde, sanki bin yıl öncesinin çöl yalnızlığı, ağırlığı omuzlarıma çöken kederli bir el var. Gökyüzüne doğru fırlattığım her soru, koca bir sessizlik duvarına çarpıp yüzüme geri dönüyor; orada, o sonsuz boşlukta bizi bekleyen bir merhamet var...var mı gerçekten? Eğer her şey bir gün toprakla örtülecekse, içimizdeki o saf, hiç kirlenmemiş çocukluk hangi sığınakta saklanıyor şimdi?.. Zaman, hoyratça harcanmış bir gençliğin hesabını soruyor benden; her saniye, ruhun kendi çarmıhına doğru attığı bir adım gibi. Keşke tüm bu uyanıklık sancısı, her şeyi sarsıcı bir netlikle görme laneti sona erse. Bilincin o keskin sınırlarını unutup, akla ve zamana dair ne varsa geride bırakarak derin bir uykuya dalabilsem....
Rûken..
Rûken..
"Hoyrattır bu akşamüstüler daima. Gün saltanatıyla gitti mi bir defa Yalnızlığımızla doldurup her yeri Bir renk çığlığı içinde bahçemizden Bir el çıkarmaya başlar bohçamızdan Lavanta çiçeği kokan kederleri; Hoyrattır bu akşamüstüler daima.
Ahmet Muhip Dıranas
Ahmet Muhip Dıranas
Dolap üzerinden bir satıcıdan üç tane
Demet Tezcan
Demet Tezcan
kitabını ikinci el almıştım. Kitaplar imzalı geldiler. İkinci el aldığım kitapların imzalı olmasına çok seviniyorum. 🙂 Daha önce de başıma geldi. 🙃 Lakin insanların imzalı kitaplarını satmasına da üzülüyorum. 🥲
Edebiyat