Bu bir aşk romanı değil bence ya da öyle olmamalı.. Belki de yanılıyorum ve aşk tam olarak böylesi bir öfkeyi,körlüğü, intikam hırsını, koşulsuz sevgiyi, iyilik ve kötülüğü ayırt etme yeteneğini elden alabilecek sarsıcı yıkıcı bir şeydir. Bunları bilmiyorum ama kitabın bir sanat eseri olduğu, diğer sorunun aksine apaçık belli.. Kitapta görüyoruz ki elimizdeki tohumun ne kadar kıymetli olduğundan ziyade onu nerede nasıl yetiştirdiğimiz, sonunda neye dönüşeceğini gösteriyor. Sonra dönüştüğü şeyin kimde kalacağı falan filan bi sürü şey bambaşka sonuçlar doğurabilir. Ve her bir sonuç aslında tam da olması gerektiği gibi olur. Her şey sonunda sahibini bulur; anlamı kalsın ya da kalmasın.. İnsana ait her duyguyu en uç noktasına kadar görüyoruz Uğultulu Tepelerde. Kimi zaman yakıştıramasakta duyguyu sahiplenen bedene.. Her karakterle istemsiz bağ kurup kızdım, sevindim, durdurmak istediğim zamanlar oldu Ama yazar onlara ve bana gösterdi ki bazen çabalar boşunadır yaşanacaklara engel olmak mümkün değildir ve o tohum kıymetliyse elbet bir gün bir şekilde hakettiği zemine kavuşacaktır…
Her bölüm sonu ; bir sonraki bölümünü heyecanla beklediğimiz dizinin bölümleri gibiydi. Kitaba başlıyorsunuz ve artık tek işiniz bu kitaba dönüşüyor. Ve kitap sonunda kızdığımız nefret ettiğimiz herkesle barışıp dostça ayrılıyoruz. Çünkü her bir zerre bir amaç için var nihayetinde ve herkesin yaşam gâyesi bambaşka. Bunların hepsi o güzel resmi oluşturur sonunda. Yazarın da dediği gibi “insanları cezalandırmak tanrının işi; bizler bağışlamayı öğrenmeliyiz”