• Sovyetler birliğinin Polonya'nın taksimi ve Baltık devletlerinin ilhakı yolundaki hareketleri, Batılıları düşündürüyordu. Helen Almanya'nın Sovyet petrolü ile beslenmesi ciddi bir konuydu. Bu durum karşısında İngiliz ve Fransız filoları ile, Bakü petrollerinin ve Batum'daki rafinerilerin tahribi işinin müttefikler arasında görüşüldüğü anlaşılmaktadır. Ama bunun için de, Irak'tan hareket edecek İngiliz ve Suriye'den hareket edecek Fransız uçaklarının Türkiye'nin üzerinden uçmaları lazım geliyordu. Bu da ancak Türkiye'nin muvafakatı ile olabilirdi.
    Gene öyle anlaşılıyor ki 'Türkiye bu plana karşı çıkmamakla beraber, geçiş için resmi müsaade vermedi. Yani müttefik uçakları, Türkiye'nin haberi olmadan Türkiye'nin üzerinden uçmuş olacaklardı. Ancak bu konuda yapılan müzakereler, bu planın tatbikinin kolay olmayacağını gösterdiğinden, bundan vazgeçildi. Esasen bir de Rusya'yla çatışmayı doğru bulmayan İngiltere'de plana karşı bir isteklilik göstermemiştir.
  • Japonya başarısını kısmen zeki insanlara borçluydu. Japonlar montaj hatlarında robot kullanımına çok çabuk geçmiş, petrol (ithal ediyorlardı) tüketimini dörtte bir oranında azaltmış ve ABD'nin kalite kontrol yöntemlerini örnek almıştı. Japonya bir zamanlar kalitesiz mallarıyla bilinirdi, oysa artık yurtdışına büyük miktarlarda satabildikleri kaliteli ürünler üretiyorlardı.

    Japonların kendini adamış işçiler olması, robotbilim, elektronik sistemler ve bilgisayarlar gibi yeni yöntemleri kullanabilecek kadar eğitim almaları da başarılarına katkıda bulunmuştu. Çalıştıkları şirketlere bağlıydılar; bu şirketler genellikle onlara yaşamları boyunca işlerini sürdürme güvencesi veriyordu. Şirkete bağlılık ülke sevgisiyle iç içe geçmişti. Matsushita Elektrik'in işçileri şu marşı söylüyorlardı:

    Yeni bir Japonya'nın kurulması için
    Aklımızı ve gücümüzü birleştirelim,
    Üretimi artırmak için
    Elimizden gelenin en iyisini yapalım,
    Mallarımızı bütün dünyaya yollayalım,
    Sonsuza kadar ve hiç durmadan,
    Bir pınardan fışkıran su gibi.
    Büyü, sanayi, büyü, büyü, büyü.
    Uyum ve içtenlik.
    Matsushita Elektrik. •
    James C. Davis
    Sayfa 392 - Türkiye İş Bankası Yayınları
  • 395 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    Tam anlamıyla bir "Leş" kitabı. .
    Çünkü kargalar ziyafeti için kamyon kamyon ceset var ...
    #SPOİLER
    Böyle bir savaş için insan ne kadar aklın dışına çıkmış olabilir ?
    STALINGRAD savunması olarak tarihe geçen bu olayda koca bir Alman ulusu matemi var ..Führer çok uzaktan nutuklarını atmaya devam ederken Volga ve Don nehri arasında yüzbinler açlıktan ,tifodan ,dizanteriden ,rus tanklarindan ,katyuşalardan ,kardan..
    buzdan,susuzluktan ,ilacsızlıktan ...
    gebermekte
    Tıpkı komutanlarının emrettiği gibi "nerede iseniz orada geberin "
    Generaller için önlerinde açtıkları haritada bir noktadan ibaret olan asker ..
    Onlar hamleleri bir oda içinde kağıt üzerinde yaparlar ve siz oraya sürülürsünüz "son kurşuna kadar teslim olmak yok " emri
    __teslim mi olayım ?
    __ kendimi mi vurayım? Olarak içinizde yankılar yapmaya başladığında STALINGRAD düşmüştür ..savunma yarılmıstır işin en acı tarafı STALINGRAD zaten sizin değildir ..işgal ettiğin toprağı yeniden sahibine vermek bu kadar kafa karıştırıcı olmamalı ...
    KUŞATMA IÇINDE KUŞATILMAK
    23 Ağustos 1942 de bombardıman la başlayan ..2 Eylül de kara taarruzu ve kuşatmaya dönüşen STALINGRAD kentin yüzde sekseninin Alman 6.ordusunun eline geçmesiyle devam etti ..ama yüzde yirminin yanında " sonsuz beyaz "vardı ..
    Rus kışı canlı bir varlık gibi savaşır ..donmuş kulaklarını yerden toplatır insana tabii parmakların donmamışsa ..
    "Hiç bir rus ordan canlı çıkmayacak " diyen Hitler 2 Şubat günü altıncı ordusunu kaybetmiş ülkesinde yas ilan edecek konuma gelmiştir ..
    Kitapta 45.000 savaş esiri der fakat 90.000 kadar olduğunu okumuştum başka kaynaklardan ...
    STALINGRAD ın önemi petrol olarak geçsede savaş sebebi olarak ismine karşı bir savaş olduğu da söylenir ..STALINGRAD 'ı al STALINİ yok et ..Almanlar savaşta sembollere önem vermişlerdir ..nitekim burada da Rayş generali Göring radyodan yüksek tenor sesiyle söylev verirken "tarihin benzerini görmediği güçlü destan bir Nibelungen savaşı veriyoruz " silah arkadaşlarım içinizden herhangi bir tökezleyecek olursa STALINGRAD 'ın savaşçılarını düşünün diyor ve Leonidas ile devam ediyordu ..
    Peki bunu dinleyen asker ne diyor ..
    "O karnı tok sırtı pek domuz şu anda sıcacık ve rahat bir yerde "
    __ben kahraman falan değilim ,karnım aç
    __kapatın şunu kapatın! ..

    Kitabı savaş tarihi okumayı seven tüm okuyuculara tavsiye ederim ...
    Bu kitapta gerçek delilik bulacaksınız ..
    Bacağı keserken hayattan vazgeçip kendini sokağa atan doktor , bacağını kesmeye devam etmesi için ameliyat masasından sürünerek inen , dışarı çıkıp doktoru bulan bir yaşama tutunma hikayesi kahramanı mesela ..

    Sanırım bu bile yeterlidir okumak için ..

    Dehşetli öyküleri çığlıkları ,acıları, sıralı sırasız intiharları en çok da "kar solumayı" savaşı sorgulamayı ,emre itaati ..neden savaştığını ne için değil ,kimin için savaştığını ,akıl kaçırmanın gerçek anlamda nasıl olduğunu ..anlatmış

    Uzun uzun yazmak istediğim paragraflar
    Var aslında ..
    Ama "karnım aç "
    Dip Not :
    Pavlov evine bir selam çakıyor. .
    STALINGRAD messengrab'sız olmaz diyorum ..
    https://youtu.be/RLXJvg8oTDc

    Iyi okumalar ve günaydın ..
  • 208 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10·
    "Sözcükler yapraklar gibidir; onların çok bulunduğu yerde, anlam meyvesi pek fazla bulunmaz."

    Bir distopya okuyucusu olarak okuduğum kitaplar arasında haklı yeri tahsis edeceğim bir eser...

    Çok ciddi bir inceleme olmayacak bu. Yukarıda alıntıladığım cümle dışında da kitaptan alıntı yapmayacağım.

    Fahrenheit 451'in ne olduğunu kitabı açar açmaz öğreneceksiniz. Bunu burada söyleyip o anki atmosferi bozmanın manası yok sanırım.

    Ben, daha çok eserin alegorik tarafına değinmek istiyorum. Kendi kendime belirlediğim birkaç başlıkla belki de kitabı okuyanlar ya da okuyacaklar için bir bakış açısı sağlamış olurum.

    1-İtfaiye: Kitabı okumaya başladıktan sonra zıtlıklar üzerine kurulu bir dünyada buluyorsunuz kendinizi. Karı - koca eşleşmesinin iki yabancıdan öteye gidemediği gibi yangın söndürmesi gereken kamu organının yangın çıkartması şaşırtıcı gelecektir. Fakat burada yazarımızın da kitabın sonunda belirttiği gibi korkaklık baş göstermiş olsa da aslında korkak olduğunu sanan insanların bir yerlerde en cesur duyguları beslediğini gösterir.

    Toplum içinde organik görevini yerine getirmekle yükümlü kuruluşlar yahut kuruluş içindeki kişiler, tamamen o görevin zıddını ifa etmeye adanmış gibi. Yangın söndürmesi gereken itfaiye, aksi yönde yangın çıkarmaya evrilmiş. Fakat bu dünyada kavramlar daha gerçekçi. En azından yangın söndüreceklerini iddia etmeden yangın çıkarma organı olduklarını kabul ediyorlar.

    2-Kitaplar: Kitap nedir? Kitap, kapak arasına boca edilmiş mürekkebin oluşturduğu bir icat mıdır? Teoride öyledir belki. Nitekim tanımlar, muhtevayı tam olarak yansıtamaz. Bu yüzden insan, bir uzvu gibi kullandığı kelimelerin tanımı yapmakta hep zayıf kalmıştır.

    TDK'ye göre kitap: Ciltli ve ciltsiz olarak bir araya getirilmiş, basılı veya yazılı kâğıt yaprakların bütünü...

    Ama size göre kitap?..
    Kitap seyahatten başka bir şey olmayan yaşamda en iyi silahtır. (Montaigne) Ya buna ne demeli?
    Bir birikim, karanlık bir yolda fener, yaşanmamış fakat yaşanacak kadar uyarıcı... Birçok çeşidi varken aslında kötüsü yoktur kitabın. Herkesçe bir okuru vardır. Herkese hitap etmese de insana hitap eder.

    Burada neden insanları yakmayı düşünmedi yazar? Belki de kitapları yakmak, insanı yakmaktan daha adice idi. Nitekim insanları öldürmeyen fakat köylerine okul yaptırmayan zamane ağaların yöntemi çokça tutmuştur.

    3-Hız: 79'da bitmesine rağmen anlatılan hız, bir nevi bugünkü dünyayı tasvir eder. İnsanların ulaşmak istedikleri yere çok rahat bir şekilde ulaştığı, trene ihtiyaç duyulmadığı, TV'lerde komşu ziyaretleri yapıldığı bir dünya... 3 boyutlu fakat sanal bir dünya... İşte, bu dünya hakkında J.B'nin İmkansız Takas kitabını tavsiye ederim. (Felsefeye meraklı olanlar için.)

    4-Montag-Gerçek İnsan: Montag, başkahramandır. Gerçek insandır. Ot gibi yaşayan ve dayatmalara ses çıkarmayan insanlığın timsalidir. Aslında kitapları yakan tarafta, itfaiyede, bulunan Montag, bir süre sonra bunun yanlış olduğunu hisseder. Belki çok önceleri bunun yanlış olduğunu biliyordu. Çünkü tavan arasında sakladığı kitapları, eyleme geçmeden önceki zamandan kalmaydı. Ta ki o geceye kadar...

    Peki, Montag'ı uyandıran ne oldu? Bir iğne mi yapıldı da uyandı bu adam? İnsan ne zaman uyanır? Ya da ateş ne zaman büyür ve kocaman bir alev topuna döner?
    Bir kıvılcım...
    Kıvılcım, var olan ateş potansiyelini ortaya çıkarmak adına sadece bir anahtar görevi üstlenir. Oradaki yanma potansiyeli mevcuttur aslında. Kuru otlar, gaz yağları, petrol... Sadece bir kıvılcımla hepten yanmaya başlar. İnsanın içinde korkuyla sakladığı ve daha çok bilinçaltı denen yörede barındırdığı duygular da yanma potansiyeli taşıyan nesneler gibidir. Sadece doğru bir kıvılcıma ihtiyaçları vardır. Ve doğru zamanda, doğru yerde en ufak bir kıvılcımla alev topuna dönerler.
    Uysal, yönlendirilen Montag'ın tutuşup kocaman bir alev topuna dönüşmesi gibi.

    Komiktir ki Montag, Faber'ın kulaklığını düşürüp ardından Beaty'nin de yokluğuna rağmen kendi zihninde kurguladığı düşünceleri bir başkasının yönlendirmesiymiş gibi tekrarlaması insanı anlatır bize.

    "Sağa dön, hadi!
    Şimdi kalk, nehirden çık!"

    Bu gibi cümlelerle sanki bir yönlendirmeye ihtiyaç duyar gibi kendine başkasının ağzından emirler vererek eylemde bulunuyor. İnsan bu değil midir? Haklılığını kanıtlamak adına sürekli toplumda onaylanma aşkıyla tutuşmaz mı? Bugün sosyal medyada hepimizin mümessil bellediğimiz profillerimiz mevcut. Fotoğraflarımız yahut gönderilerimiz ne kadar beğeni alıyorsa o kadar mutluyuzdur. Bir onaylanma, ait olma ihtiyacı...
    Montag(insan). ne kadar doğru bir şey yaptığına inanıyorsa da bir onay gereksinimi duymaktadır.

    Ve son olarak...
    5-Yazar: Son Söz'de kendini o kadar iyi tanımlıyor ki... "...ben aslında hepsiyim. Montag, benim; Beaty, benim; Faber, benim..." tarzında cümleleriyle kitabı yazma sürecini anlatıyor.

    Kitaptaki hikaye ile birlikte kitabın yazılış hikayesi de bir o kadar ilgi çekici. Birkaç sefer ad değiştirmesi, küçük bir rastlantı sonucu kitap yazmaya karar vermesi ve ardından yazdığı kitabı satın alan kişi...

    Okuyun, ilginizi çekecek ve ufkunuzu genişletecektir. Kitapları yakan bir kitabı okuyun ki bir daha kitaplar yanmasın diye dua edesiniz.
  • 554 syf.
    ·6/10
    Bana doğum günü hediyesi olarak verilen kitapcağız.Burada 554 sayfa yazıyor ancak 725 sayfalık bir kitap. Çok güzel bir kız , yakışıklı bir adam ..Adamın denize sıfır oteli var , kıza petrol ofisleri miras kalmış... Hayâller Paris etkisi yaşatmaya çalışan ; "Aşk"ı anlattığı mevzu bahis olan bir kitap.
    Yazar betimlemelerini öyle abartmış ki bazen bir paragrafı alıyor.Bu tasvirleri atlaya atlaya okuyabilirsiniz.Şahsen "725 SAYFA"lık bu eseri okumazsanız pek bir şey kaybetmesiniz.Bunun yerine Türk Edebiyatı Klasikleri'nden iki eser okuyabilirsiniz.
  • Kemal Özer


    Siz Gıda Güvenliği Hareketi’ni kurdunuz. Deccal Tabakta kitabını yazdınız ve şimdi Şeytan Ye Diyor kitabı ile İnsan Ne Yemeli Yememeli? sorusuna cevap veriyorsunuz. Gelecek nesillerimizin sağlıklı bir hayat sürebilmesi için bireysel bir savaş veriyorsunuz adeta. Çabalarınız takdire şayan… Peki, sizin Gıda Hareketi’ni başlatmanıza ve bu kitapları kaleme almanıza sebep olan neydi? Okuyucularımızla kısaca “temiz gıda” için verdiğiniz savaş hikâyenizi paylaşır mısınız?
    İnsan bazen sehven, bazen kasten, bazen de doğrusunu bilmediği için hata yapar. Yedi-sekiz yıl öncesine kadar, bugünkü bildiklerimizi bilmediğimiz için bizde çok hata yaptık. En basitinden, herkes gibi tüketiyorduk. Yaşadığımız bazı olaylar ve okumalarımız bizi bu sürece götürdü. 6 yılı Tüketiciler Birliği’nde olmak üzere yaklaşık 20 yıldır çok farklı sivil toplum örgütleri çevresinde olmanız nedeniyle; aldığı ayakkabı bozulan da, kredi borcunu ödeyemeyen de, belediye başkanını beğenmeyen de, kaza yapan da, aldığı gıda bozuk olan, gıdadan zehirlenen de, kısacası sorunu olan herkes gelip derdini size anlatıp yardım istiyor. Bu nedenle, size intikal eden hadiselerin sizi etkilememesi imkânsız!


    Geçmiş yıllarda ateşli bir hastalığa yakalanmıştım ve bir tıp fakültesinin (adını burada söylemeyeyim ama Türkiye’nin önde gelen fakültelerinden!) özel bir odasında tedavi görüyordum. Kaldığım oda ortopedi servisine bitişikmiş. Kaza yapıp kolu-bacağı kırılanların çığlıkları ve özellikle de çocukların feryatları hiç kulağımdan gitmez. Bu çığlık nedeniyle odadan dışarı çıktım. Sonradan profesör olduğunu öğrendiğim beyaz önlüklü biri çığlıkları umursamayarak, bir yandan cep telefonuyla konuşuyor, diğer yandan da sigara içiyordu. Odamın penceresi de hastanenin kantinine bakıyordu. Zaman zaman penceremden orada olup bitenleri gözlemliyordum. Bir gün kantine gittim. Meyve suyu istedim. Bana ambalajlı ‘zehri’ verdi. Dedim ki, “Ben taze sıkma meyve suyu istiyorum”. “Yok” dediler. “Neden” dedim. “Bu kadar iş arasında meyve suyu mu sıkılır?” diye cevap verdiler. Tezgâhtaki ambalajlı meyve suyu gözüme ilişti. Baktım ki son kullanma tarihi 3 ay kadar geçmiş. Oradan ayrıldım. Hastane gözlemlerimi odama gidip yazdım. Ardından olup bitenleri bir gazeteye gönderdim ve gazetede yayınlandı. Taburcu işlemlerim sırasında iki doktor arkadaşım odama gelip; “Dekan hanım sizinle görüşmek istiyor. Odasına gidebilir miyiz?”dedi. Kabul ettim gittik. Hastane gözlemlerimi okumuş olan dekan hanım hüngür hüngür ağlıyor…


    O hastane yolcuğu bugün bu kitabın yazılmasına sebep olan olaylardan biri elbette.


    Başka bir sebep de seyahatlerde yaşadıklarım… Zaman zaman yurt dışına gidiyorum. Bir keresinde farklı dünya görüşlerinden iki otobüslük bir ekiple 5 ülke ve 40’dan fazla şehir gezdik. Herkes ne bulursa yiyordu. Oysa ben o geziden dönene kadar 7-8 kilo verdim. Yine bir Ramazan ayında Çin’deydim. Yemeye değer bir şey bulamadığım için günlerce sadece suyla oruç tutmuştum. Buralardaki gözlemlerim, beni toplumları daha iyi anlamak için Kur’an-ı Kerim-i başka bir boyutla okumaya itti. Bu sırada Kehf Suresi 19. ayeti beni adeta çarptı.

    Kehf 19’daki sizi etkileyen şey neydi?
    Malum, Kehf Suresi’nde Ashab-ı Kehf’in dramatik hikâyesi anlatılır. Mağaraya sığınmış olan bu insanlar uyandıklarında içlerinden biri, “İçimizden biri gidip temiz bir gıda getirsin ki, açlığımızı giderelim” der. İlk bakışta bu cümle sıradan bir olay gibi gözükebilir. Hâlbuki hikâyenin bütününe bakıldığında, o sıradanlık bir anda kayboluverir. Zalim kraldan kaçan bu insanlar, yakalanmaları durumunda öldürüleceklerdir. Ashab-ı Kehf’in “içimizden biri gidip, gizlice karnımızı doyuracak bir şeyler getirsin’ demek yerine, en zor anlarında bile ‘temiz gıda’ arayışları beni adeta çarptı. Bizi bu mücadeleye iten ve ‘temiz gıda’ arayışına sürükleyen ana nedenlerden biri de buydu. Allah c.c. neden bu olayda ‘temiz vurgusu’ yapıyordu? Ardından yaptığım okumalarda, Kur’an’-ı Kerim’in sürekli olarak ‘helâl gıda’ ile birlikte ‘temiz gıda’dan söz ettiğini fark ettim. Oysa o ana kadar bu ayetleri defalarca okumuştum. Peki, o halde ‘temiz gıda neydi?’ 19. yüzyıl öncesinde bu sorunun cevabını bilmek neredeyse imkânsız iken, bugün artık çok net bir şekilde biliyoruz.


    Peki, bu sorunun cevabı ne?
    İmam-ı Gazali helâli; “Mutlak mânâda helâl olan şey şudur: Zatı, aynısında haramlığı icap ettiren sıfatlardan uzak ve sebepleri de haram veya kerahiyetin (pis, iğrenç, çirkin, tiksindirici fena şeyler) arız olabileceği şeylerden uzak olanlardır” şeklinde tarif eder. Kur’an’da yasaklanan domuz, sarhoş ediciler, kan, Allah adı anılarak kesilmeden ölmüş hayvanlar ile yırtıcı hayvanların helâl olmayan gıdalar olduğunu çoğu kimse bilir.


    Kur’an Kerim, yenilebilir gıdaların özelliklerini sayarken, hep “Halalen tayyiba” yani “helâl ve temiz” kelimelerini kullanıyor. Helâl kısmı önemli ölçüde anlaşıldığına göre “temiz”den murat ne? İşte Müslümanlar genellikle bu kısmını görmezden geliyor ya da üzerinde pek kafa yormuyorlar. İslam, gıdaların fıtratları bozulmadan üretilip-tüketilmesini ve yasaklananlardan her koşulda kaçınılmasını şart koşar. Özetle İslam, gıdanın sadece “temiz” olmasını ister. ‘Şeytan Ye Diyor!’ kitabı, İslam’ın temiz gıdadan ne kastettiğini anlama gayretidir.

    Yine özetle diyebiliriz ki; gıdanın temiz olmasından maksat, maddi ve manevi kirlerden arınmış olmasıdır. Bu durumda da haklı olarak “Maddi ve manevi kir nedir?” sorusu gelir. Manevi kirler, birçok ilmihalde bulunabilecek bilgiler. Peki, maddi kirden kasıt “Görünür temizlenebilir kirlenme mi, canlılar için zararlı tarım kimyasalları mı, antibiyotikler ve hormonlar mı, genetik değişiklikler mi, raf ömrünü uzatmak için yapılan işlemler ve gıdalara eklenen katkı maddeleri mi ya da hepsi mi?”

    Kanaatimizce hepsi maddi kirlerdir ve ister Müslüman olsun, ister olmasın insanların bundan kaçınması şart! Çünkü bu maddi kirler, insanın ruh ve beden sağlığını tehdit ediyor. İnsanla da kalmıyor, tabiattaki bitki ve hayvan yaşamını da tehdit ediyor. Endüstri, dünyayı fiziki ve kimyasal çöplüğe çevirmiş durumda. Bu çöpler artık evrendeki yaşamı tehdit ediyor. Evrenin ve midelerin çöplüğe çevrilmesine, kim helal ya da caiz diyebilir ki?

    Başkanlığını yürüttüğünüz ‘Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi’ bu arayıştan mı doğdu?
    Bugün raflar ve mutfaklar, dinlerin yasakladığı gıdaların da yanı sıra, tabiî yapısı bozulmuş veya menşei bilinmeyen yahut gizlenen, şüpheli ve zararlı ürünlerle dolu. Yine, arz edilmiş ürünlerin etiketlerinde, üretim teknolojisi genellikle yazılmadığı gibi, içeriğinin de önemli bir kısmı yer almaz. Oysa insanların ne tükettiğini bilmeleri en temel insanî hakları... Yiyip içtiğimiz bu ürünler, ruh ve beden sağlığımızın yanı sıra, nesil emniyetimizi de tehdit ediyor. İşte bu sorunlarla mücadele etmek ve başta insan nesli olmak üzere, tüm canlıların sağlıklı bir yaşam sürdürebilmesi için bilinç oluşturma ve çözümler geliştirme amacıyla kurduk. Özetle bu dernek, zikrettiğimiz arayışın neticesi ve kurumsallaşması.

    İlk olarak Deccal Tabakta isimli kitabınız çıktı. GDO meselesi, bu kitaptaki boyutlarıyla başka hiçbir yerde incelenmedi sanırım. Yanılıyor muyum?
    Galiba öyle... GDO meselesi, genellikle sağlık ve açlık boyutlarıyla ele alınıyor. Oysa mesele bu kadar basit değil. Bugün dünyada konuşulması gereken açlık değil, insanların çok yemekten dolayı ölmelerinin nasıl engelleneceği olmalı. Çok yemekten dolayı ölenlerin sayısı, açlıktan ölenlerin binlerce katı fazla! İsrafımızı yüzde 5 oranında azaltsak, açlarımızı yıllarca besler. Biz Deccal Tabakta eserinde, GDO meselesini siyasi, ekonomik, sosyal, çevre, sağlık ve dinî boyutlarıyla ele aldık. Bu nedenle, sanırım bu boyutlarını tümü başka hiçbir kitapta yok.

    Bugün toplumun en büyük eğlence aracı ve haber kaynağı televizyon, sonra da internet… Aynı zamanda halkımızın bu zaaflarını bilen şeytan da oradaki reklamlar aracılığı ile insanımızı “kolay” bir şekilde ağına düşürüyor. Yani özellikle evin alışveriş listesini belirleyen kadınlarımız televizyonda (özellikle de sevdiği bir insan tarafından) önerilen her şeyin iyi ve kaliteli olduğuna inanıyor. Eve gelip ürünü kullandığında tadı yabancı olsa dahi, “Kötü olsa sevdiği kanalda ya da programda reklamı olmazdı” diye kendini avutup, zorla o tada alışmaya çalışıyor. Peki, Şeytan Ye Diyor! kitabınızı okuyanlar hangi noktada ve nasıl aldandıklarını anlayabilecekler mi?
    Mesela birkaç gün önce yayın organlarında “Sokakta satılan sütler tüketilmemeli” şeklinde bir haber vardı. Oysa eskiden ‘sokak hayatın merkeziydi’. Sokağın her anlamda içini boşaltıp, kötü bir kavrama dönüştürdük. Sonra da ‘sokak sütü’, ‘sokak satıcısı’ diye aşağıladık. Bugünkü zenginlerin çoğuna baba veya dedelerinin mesleğini sorsak, önemli ölçüde ilk mesleğinin sokak satıcılığı olduğunu söylerler. Burada iki temel sorun var. İlki, ‘sokak sütü diye bir süt yok.’ Süt ya normal süttür ya da endüstriyel… Burada kötülenen normal (sokak) süt, övülen ise UHT süt. Öven kim? Birkaç profesör... Bunu nerede övüyorlar? UHT teknolojisinin sahibi ambalaj üreticisi firmanın etkinliğinde. Buradaki ikinci sorun ise, meselenin ilmî, ahlakî ve vicdanî boyutu. Ben, UHT sütü öneren kimselerin çoğunun bu sütü içmeye değer bulmadıklarını çok kez şahit oldum.

    İnsanoğlu ilk insandan bu yana (13 bin yıldır) doğal sütü kaynayıp içmiş, hiçbir şey olmamış ama şimdi bu doğal yani işlem görmemiş süt, düşman gibi gösteriliyor. Yerine ise hiçbir besleyiciliği olmayan ve de pankreas kanserine neden olan, endüstriyel ‘UHT süt’ öneriliyor. Sonra da anneler, endüstriyel süte oranla daha besleyici ve daha az zararlı normal doğal sütü bırakıp, 140 derecelik bir ısıl işlemle, bütün yararlı bakterileri ve besleyiciliği yok edilmiş, kutulara doldurulmuş sözde sütü içiriyorlar yavrularına. Bu, gerçekten insanlığa yapılacak en büyük zulümdür. Birileri para kazanacak, birileri de üç beş kuruşluk çıkar için insanları yanlışa yönlendirecekler. Bu gerçekten acı verici bir durum!

    Bu durum, sütle sınırlı değil elbette... Düşünün, yıllarca yumurta ve tereyağı için kolesterol, zeytinyağı içinse kanser yapar diye ekranlarda milleti kandırdılar. Ayçiçeği ve mısırözü yağını sağlıklı ve hafiflik sembolü gösterdiler. Margarin kolesterol yapmaz diye insanların beynini yıkadılar adeta…

    “Zeytinyağında kızartma yapılmaz” deyip, insanları zeytinyağından soğutmak için “Zeytinyağlı yiyemem amman, basmada fistan giyemem amman...” diye türküler yaptırıp bilinçaltımızı yönettiler. Oysa zararlı olan zeytinyağı değil, bu düşünce ve ahlaksız yaklaşımdı. Yıllar sonra birde gördük ki, dünyanın en çok zeytinyağı tüketen toplumu İtalyanlar, tüketmeyen toplumlara oranla çok daha az kanser olmuşlar. Keten veya pamuktan yapılmış basma giyen kadınlar, petrol ürünü tekstil giyen kadınlar oranla daha az kanser oluyorlar. Ayçiçeği ve mısırözü ise ısıtılınca transyağa dönüşüyor yani obezitenin ana sebeplerinden! Margarin gerçeğini ise bilmeyen kalmadı…

    Bugün bize yağ diye sunulan sözde yağları bir düşünün. 3,2 kg fındıktan 1 lt yağ elde edilebilirken, 1 lt fındık yağı nasıl olur da 2 TL’ye satılabilir? Hep birden, bu değirmenin suyu nereden geliyor diye sormamız gerekmiyor mu?

    Neredeyse her alışveriş sepetinde kutu sütler, hazır yoğurtlar, margarinler, cipsler, şeker, çikolata, bisküviler, kola ve gazozlar, puding karışımları, hazır kek karışımları, sucuk, salam, sosis vb kolayca hazırlanan veya yemeye hazır yiyecekler var. Durum böyle iken insanlarımız bunca yıllık alışkanlıklarından nasıl kurtulacaklar?
    Öncelikle belirtmek isterim ki, bizim evde gıda alışveriş için markete gidilmez. Yalnız olmadığımı biliyorum. Ama ne yazık ki çoğunluk böyle yapmıyor. Öncelikle yapmamız gereken, büyük dedemizin ne tüketip ne tüketmediğini araştırmak. Eğer sağlıklı bir yaşam sürmek istiyorsak, büyük dedemizin tüketmediklerini asla tüketmeyeceğiz. Dedemiz hayatta ise artık onlar da torunları gibi tüketseler de, onların babaları öyle değildi. Onlara babalarının neler yediğini sorup, onu reçete yapabiliriz.

    Bu ilginç bir yaklaşım…
    İlginç mi bilmem ama doğrusu bu. Bugün ne yazık ki, dede, oğul ve torun aynı şekilde tüketiyor. Bu nedenle dedelerimizi değil, büyük dedelerimizi örnek almamız gerekiyor. Alışkanlıkları değiştirmek öyle sanıldığı kadar zor değil. Alışkanlıkları değiştirmek için ilk yapmamız gereken beynimizi ikna etmek. Beynimizi ikna edersek, gerisi gelir. Mesela, çayı şeker ekleyerek içiyorsak, öncelikle şekerin her türünün; diyabete, karaciğer sorunlarına, obeziteye neden olduğunu beynimize anlatmamız gerekiyor. Şekersiz çay içmek, üç-beş gün zor gelecek. Bu sürede biraz direnmek ve daha açık çay içmek yeterli olacak. Kısa bir süre sonra, bugüne kadar hiç çay içmediğinizi fark edeceksiniz. Artık size kimse şekerli çay içiremeyecek.

    Sözünü ettiğiniz ürünleri ele alırsak; bu ürünlerde çoğunluğu petrol türevleri ve böcekler dâhil birçok hayvandan elde edilen katkı maddeleri kullanılır. Sonra biri çıkıp bunların kaçınılmaz olduğundan söz eder. Peki, amaç ne? Rafa sunulan sözde gıdanın ‘raf ömrünü uzatmak’. Oysa raf ömrü uzatılan bu ürün, bizim ömrümüzü kısaltıyor. Bugün bu ülkede, yedi kişiden biri böbrek hastası. Artık çocuklar diyabet hastası olarak doğuyor ve 2 yaşında kanser olanların sayısı da maalesef artıyor. Genç kızlar evlilik yaşı gelmeden göğüs kanseri oluyor ve 25-30’lu yaşlarda menopoza girer hâle geliyorlar. Milyonlarca kişi böbrek, diyabet veya hepatit hastası... Alzheimer, kalp/damar sorunları, kadın hastalıkları gibi sayısız hastalık kol geziyor. Kısacası, toplumun yarıdan fazlası hasta... Yüzde 15’i her gün hastaneye gidiyor… Yüzde 10’na yakını her gün ilaç kullanıyor. Her 4 yeni evli çiften biri kısır...

    Bizi bu hale nasıl getirdiler? Toplumu, gıda diye sunulan bu janjanlı/ambalajlı ürünler bu hâle getirdi. Kendine değer veren, ailesini seven biri, sadece tavsiyeye veya ambalajına bakarak bu zehirleri tüketmeyi sürdürebilir mi? Konuyu biraz açarsak, mesela bir fil, bir de çocuk düşünelim. Küçücük bir çocuk, bir fili elindeki bir dal parçasıyla yönetir. Bu çocuğun kendisinden kat ve kat güçlü bir fili yönetebilmesinin tek nedeni, filin iradeden yoksun olmasıdır. İş gıda ve sağlık olunca, kocaman fili yöneten insanın irade ve aklına ne oluyor acaba? Bu durumda kendi sorununu görmezlikten gelen irade ve aklın bir önemi kalır mı?

    Haklısınız. Peki, biz bu hâle nasıl geldik?
    Önce gıdanın bir silah olabileceğini keşfettiler. Sonra da bunu, kelimenin tam anlamıyla silah olarak kullandılar. Böcekleri öldürmek adı altında toprağı ve bitkileri zehirlediler. Toprağın ve tohumun tabiî yapısını bozdular. Genetiğini değiştirdiler. Böceklerden korunma adı altında, milyarlarca ton kimyasal zehri bitkilere sıktılar ve sıkmaya devam ediyorlar. Tarım ürünleri; gübre ve hormon olarak adlandırılan kimyasal zehirlerle besleniyor. Nihayetinde bunları biz yiyoruz.

    Endişelerimizi azaltmak için de ‘doz masalı’nı uydurdular. “Bundan şu kadar yersen bir şey olmaz, şundan bu kadar yersen bir şey olmaz.” İyi de herkes her şeyden ölçerek mi yiyor ya da yiyecek? İçinde ne olduğunu, ne kadar olduğunu nasıl bilecek? Bilse ne olur ki? Tek başlarına dururken zararı olmayan iki maddeyi bir araya getirirseniz, karşınıza nükleer bir bomba çıkabilir.

    Kullanılan bir böcek öldürücü, o an için tırtılları bitkilerden uzaklaştırmış hatta yok etmiş olsun. Oysa sonuç bu kadar basit değildir. Sonuç; artı ürün, eksi tırtıl hiç değildir. Neticeyi doğru okuduğumuzda, eksi tırtıl, artı yeni ve daha güçlü bir böcek! Yeni sağlık sorunları ve zincirleme çevre felaketleri. Gelecek yıl daha güçlü veya daha fazla ilaç, daha fazla tedavi gideri, daha fazla büyümüş manevi sorunlar ve hastalıklar, vb…

    Bir çiftçinin tarlasına atacağı bir torba endüstriyel yani kimyasal gübre ve ilaç, belki üründe bir nebze verimlilik sağlayacak. Bu verimlilik, bir birim olsun. Oysa bu kimyasal gübre ile beslenen gıdayı tüketen insan zarar görecek. İster yağmur, isterse sulama ile bu gübre toprağa karışacak ve toprağın yapısı bozulacak. Aynı şekilde yeraltı sularına ulaşacak. Bu suyu tüketen insan ve hayvanlar ölümcül hastalıklara yakalanacak. Bir birim sözde kâr elde etmek için, bu kimyasalı kullanan çiftçinin kendi çocuğu da kaçınılmaz olarak hastalanacak. Kısa vadede kazançlı bu çiftçi tüm varlığını harcasa; ne o sağlığı geri getirebilir, ne toprağı eski haline döndürebilir, ne de su suyu arındırabilir. Bunu başardığını düşünsek bile, harcadığı maddi miktar, elde ettiği maddi kazancın onlarca kat fazlası olacak. Hadi diyelim ki maddi zararının karşılığını aldı. Peki, manevi kaybını geri getirebilecek mi?

    Diyorsunuz ki, bugünkü endüstriyel ürünler Kur’an’ın öngördüğü ‘temiz’ kavramını karşılamıyor. O halde, bir Müslüman’ın evine kesinlikle girmemesi gereken ürünler hangileri?
    Dini, ırkı, rengi, yaşam şekli ne olursa olsun, insan mükerremdir. Bu mükerrem varlığa ‘helâl ve temiz gıdalar’ yaraşır. Ne Müslüman ne de diğer insanlar, bugünün endüstriyel gıdalarının hiçbirini kesinlikle tüketmemeli. Çünkü bu sözde gıdalar, bu mükerrem insana asla layık değiller. İnsana yaraşan, Yaratıcının sonsuz ilmi ile yarattığı tabiî gıdalardır. İnsan ve çevre sağlığını bozan, gelecek nesilleri daha şimdiden tehdit eden bu sözde gıdalar tüketilemez.

    Bir yazınızda diyorsunuz ki, bugünkü gıdalar fizikî açlığımızı doyuruyor ancak biyolojik açlığımızı doyurmuyor. Nasıl oluyor, bunu biraz açar mısınız?
    Günlük ortalama kişi başına 400 gr ekmek tüketen Türkiye halkı, dünyanın en çok ekmek tüketen toplumu. Buna karşın, dünyanın en sağlıksız ekmeğini tüketen de yine bizleriz. İçerisine eklenen şüpheli ve sağlıksız katkı maddelerinin zararları bir yana, ekmeğin beyaz undan yapılması bile başlı başına bir sorun. Tahıl, geçmişte olduğu üzere sadece değirmende öğütülüp, kepek ve rüşeymi ayrıştırılmadan ekmek yapılıp tüketilince, 100 birim besin elde ediliyorsa, kepek ve rüşeymi ayrılan beyaz undan elde edilen ekmekle beslenen bir kişi sadece 7 birim besin elde eder. 93 birimini ise çöpe atar. Beyaz ekmekle midesini yani fiziksel açlığını gideren bir toplum, biyolojik olarak aç değil midir? Fizikî açlığını giderdiği halde, biyolojik açlığını gidermeyen bir toplum hastalanmayıp da ne yapacak?

    Bugün raftan satın aldığımız her yüz gıdadan en az doksanında, soya veya mısır ya da bunlardan mâmul katkı maddeleri var. Aynı üründen, adı farklı binlerce ürün… Artık tavuk ve sığırlar bile soya ve mısırla besleniyor. Biz et, çikolata, çorba, yağ, tatlı tükettiğimizi zannederken, aslında önemli ölçüde sadece soya ve mısır tüketmiş oluyoruz. Peki, bu durumda ‘doz’ ne olacak? Bunca çeşit nimet varken, neden sadece soya ve mısır? Çünkü ‘mono tarımla hedeflerine daha kolay ulaşıyorlar.’ İnsanların fiziki açlığını giderip, biyolojik açlığını gidermemesinden birilerinin çok büyük çıkarı var. İnsanlar tek tip beslenmeli ki, sağlıksızlaşsınlar. İnsanlar sağlıksızlaşsın ki, sağlık endüstrisi ayakta kalsın ve bu kısır döngü sürüp gitsin.

    Buradaki can alıcı soru şu: Fili kontrol edebilen çocuk/insan, iş, sofrasına gelen gıda söz konusu olunca neden filin gösterdiği hassasiyeti göstermiyor? Neden şeytan ve şeytanlaşmışların dediklerini dinliyor? Neden hazzının esiri oluyor?

    Tarım Bakanlığı üretim izni varsa, ambalajı güzelse, bir de reklamı bol bir markanın ürünü ise halkımız doğal olarak o gıdayı güvenli olarak görüyor. Ama sizin anlattıklarınızdan gerçeğin öyle olmadığını anlıyoruz. Peki, bir insan market veya pazar alışverişine çıktığında, bir ürünü alırken aldanmaktan nasıl ‘emin’ olabilir? Ne alıp, ne yiyeceğimizi şaşırdık diyenlere neler önerirsiniz?
    Bir ürünün Bakanlığın izniyle üretilmesi; dünyanın hiçbir yerinde helal, temiz, sağlıklı, tabiî ve GDO’suz olduğu anlamına gelmez. Sadece, devlette kaydı olan bir üretici anlamına gelir o kadar. Daha basit ifadeyle, vergi mükellefliğinin başka bir göstergesi! Kendi bahçenizde hiçbir tarım kimyasalı kullanmaksızın tabiî tohumlardan ürettiğiniz üründen daha sağlıklısı olabilir mi? Tarım Bakanlığı’nın izni olmaksızın üretilen bu ürün için, ‘üretim izni yok’ o halde ‘kötü’ diyebilir miyiz? Buradaki izin değil, ruhsatlandırma. İkisi birbirinden çok farklı... Mesela, bir berber dükkânını açarken nasıl ki işletme ruhsatı alıyorsa veya siz gazete çıkarırken nasıl basın kanununun gereğini yapıyorsanız, gıda üreticilerinin de yaptığı, sadece ilgili mevzuatın prosedürünü tamamlamak, o kadar. Bu nedenle, Tarım Bakanlığı üretim ruhsatı almış ürünler için ‘güvenli’ denilemez.

    Bazı kimseler şiddetle bu ürünleri önerse de biz, pastörize, rafine veya benzer teknik kullanılarak üretilen gıdaları tüketim listemizden çıkarmalıyız. İnsanlar, biri kendine bir hap versin, ben onu yutayım yoluma devam edeyim istiyor. İnsan aracına yakıt almak için bile bir istasyona gidince, “Deposunu doldur da, ne olursa olsun” mu diyor? Aracına en uygun yakıtı seçen insan, neden kendisine aynı özeni göstermiyor? Benzinle çalışan bir araca motorin koyduğumuzda aracın başına ne gelirse, şaibeli ve besin değeri olmayan ürünlerde insan için benzer sorunlar meydana getirir.

    Bizim yapmaya çalıştığımız iki şey var. Birincisi, Allah’ın ‘helal ve temiz’ vurgu ve talebini hatırlatmak. İkincisi ise haplar yerine reçeteler sunmak. Hapçılığa alışırsak, sürekli bize hap sunacak birilerini ararız. Oysa elimizde bir reçete olur da, kendi ilacımızı kendimiz yaparsak, hiç kimseye muhtaç olmayız. Aslında insanın yapması gereken en önemli şey: Gıdasının ilaç, ilacının da gıda olup olmadığına bakması… Bunu yaptığı anda temizi bulmuş olur. Harama da önemli ölçüde düşmez.

    Bu nedenle biz de kitapta temel reçeteleri vermeye çalışıyoruz. Ama kitabı henüz okumamış olanlara özet verecek olursak; beyaz undan yapılan her şeyi terk edip, ‘tam buğday unu’na yönelmelerini; ister pancar isterse de başka şeylerden elde edilsin, isterse beyaz, ister kahverengi, isterse de tatlandırıcı şeklinde olsun, şekerden uzak durup yerine pekmez, hurma gibi sağlıklı besinleri tercih etmelerini; rafine beyaz tuz yerine rafine edilmemiş kaya tuzu kullanmalarını; hazır endüstriyel sütlerin yerine normal sütü kaynatıp içmelerini ve yoğurt yapmalarını; kola, gazlı içecek ve hazır meyve suları yerine mevsiminde meyve yemelerini; ev yapımı sirke kullanmalarını; çikolata, kek bisküvi yerine kuru üzüm, hurma, badem, fındık, ceviz yemelerini; soğuk sıkım sızma zeytinyağı dışındaki tüm yağları terk etmelerini öğütlüyoruz. Görüldüğü gibi, kimseye “Bir şey tüketme” demiyoruz. “Onu değil bunu tüket” diyoruz. “Bozulmuşunu değil, temizini tüket” çağrısı yapıyoruz. “Sen babanı dinleme, büyük deden gibi tüket, onun gibi hiç doktora gitmeden sağlıklı bir ömür sür” diyoruz.

    Kitabınızı okuyanların, çocuklarının ve torunlarının da geleceği güvende olacak diyebilir miyiz?Okuyanların güvende olacağını garanti edemem. Ama okuyup da, uyarıları hayatlarında uygulayanlar için bu garantiyi kesinlikle verebiliriz. Şeker, çikolata, kola vb yerine kuru üzüm, hurma ve badem, ceviz yiyen bir çocuk veya insanlar, tıpkı hurma yediği için kanser ve diyabet olmayan Arap köylüleri gibi sağlıklı kalacaklardır. Hibrit yani kısır tohumlardan üretilmiş gıdaları yiyen bir nesil, elbette kısır olur. Bunlardan kaçınırsak, güzel bir gelecek bizi bekliyor olacak.
  • Adını duyamazsınız, birkaç kişi dışında anlatanı, bahsedeni bulunmaz. Hayatını vakfettiği, kanıyla, canıyla kurduğu ve ihtiraslarından sıyrılıp kimsenin yapmadığını yapıp makam, mevki ve kudreti bırakıp sıradan bir insan olarak köyüne döndüğü bilinmez. Hasretinden, sevdasından ve yılmaz mücadelesinden konuşulmaz. Adına destanlar, türküler yakılmaz. Ne ülkesinde ne de kardeş bildiği yaban ellerde heykelleri dikilmez. Az sonra okuyacaklarınız tarih sahnesinden silinmeye çalışılmış bir devlet adamının, bir özgürlük kahramanın hikâyesidir.BDT, Rusya Federasyonu ve yıkılan Sovyetlerin hukuki yapıları netleşene kadar Sovyet topraklarında ardı ardına yeni ülkeler bağımsızlıklarını ilan ederler. Kazaklar, Özbekler, Türkmenler, Tacikler, Belaruslar ve diğerleri ardı ardına ulusal devletlerini kurarlar. Kafkaslarda da Gürcü, Ermeni ve Azeri halkları dağılan Sovyetlerin ardından ulusal bağımsızlıklarını ilan etmeye girişirler. Sovyet iktidarından yatışan Kafkas halkları arasındaki anlaşmazlıklar bu aşamada yeniden palazlanır. İşte bu karmaşada bir halk kahramanı ortaya çıkar ve çağına imzasını atar. Anlatacağımız onun hikayesidir.


    Nahcivan Özerk Bölgesindeki Ordubad bölgesinin Kalaki köyünde, 24 Haziran 1938 günü Anadolulu Mehrinisa ile İranlı Kadirkulu’nun Ebülfeyz Aliyev[1] olarak dünyaya geldi. Elçibey soyadı daha sonra kendisine sevenleri tarafından yakıştırılmış, kendisi de bu ismi kullanarak benimsemiştir. Şah İsmail’e kadar dayanan soyu nedeniyle ailesinde Mir yada Seyid unvanını kullanacak çok kimseler vardı. Ama o maneviyattan çok beşeriyete önem verir. Nahçıvan’daki ilk eğitiminin ardından Bakü Devlet Üniversitesinde Arapça üzerinde yapar. Edebiyattan tarihe, ekonomiden politikaya kadar derin bir yelpazede kitaplar yazar. Üniversite yılları yoğun akademik çalışmalarla geçer. Kırkın üzerinde yazılmış kitabıyla arkasında derin bir külliyat bırakmıştır. 

    Üniversite yıllarında milliyetçi görüşleri ile tanışır. Önce Irak ardından da Mısır’da dil eğitimi ve tercümanlık amacıyla bulunur. Ancak Arap ülkelerinde geçirdiği yıllar, dünyanın ve özellikle Arap coğrafyasının aşırı politize olması ile dikkat çekmektedir. Altmışlı yılların başında Mısır’da geçirdiği yıllar süresince politika ile olan bağları iyice artmıştır. Ülkesinin geleceği hakkında zaten yüreğinde kopan fırtınaları artık reel politik söylemlere dökebilmektedir. Mısır’da Sovyetlerden gelen bir Müslüman olarak söylemleri oldukça tepki topluyordu. Mısır’ın o yıllardaki efsanevi lideri olan Nasır, Sovyetlerle ile inişli çıkışlı bir ilişki kurmuş, Batılı emperyalistlerin öngördüğünün aksine Ortadoğu’daAltmışların sonunda doktora tezinin tamamlayan Elçibey, bir yandan da Mısır’da edindiği politik deneyimleri pratiğe dökmeye gayret ediyor. Arkadaşlarıyla gizli bir milliyetçi örgütlenme kurmaya çalışıyordu. Yetmişlerin sonunda artık iyice artan politize durumu karşısında Sovyet iktidarı önlem almak ihtiyacı duyar. Elçibey bir yıla yakın hapis ile cezalandırılır. Çıktığında politik faaliyetlerini sivil kitle örgütlerine kaydırır. Akademi çalışmalarıyla da eşgüdümlü bir çok dernek ve vakıfın kurulmasında ön ayak olur. Seksenli yıllarla birlikte ülkesinde artan miting ve gösterilerde ön saflarında yer alır. Bir halk cephesi kurulması fikrini ortaya atar. Doksanlara yaklaşan zaman içerisinde bir üniversite hocasından bir halk kahramanına evrilecekti.


    1989 yılında “Azad Azerbaycan” sloganıyla hayata geçirilen ilk Halk Cephesi, Sovyetlerin zor günler yaşadığı Baltık Sovyetleri modelinin örnek alınmasıyla kurulur. Halk Cephesi’nin bütün dünyaca tanınmasına neden olan en büyük gösterisi, yüz binlerce Azeri’nin İran sınırına doğru yürümesidir. “Birleşik Azerbaycan” ve “Yaşasın Tebriz-Bakü” sloganlarıyla Sovyet ve İran yönetimleri arasında bölünmüş bulunan Azerbaycan halkı birlik ve beraberlik mesajı verirler. Gösteri çatışmasız bir şekilde biter ama yıllar süren Azerbaycan’ın bağımsızlık mücadelesinde İran sınırının karşı tarafından karışık mesajlar gelir. İran Azerileri, Sovyet Azerileri ile bir kader birliğini öngörmüyor gibi görünmektedir.

    Öte yandan dağılan Sovyetlerin en büyük mirasçısı Rusya’nın Azerbaycan politikası bambaşkadır. Neredeyse yüzyılın başından beri petrol kenti olan Bakü ve Azerbaycan, Rus ekonomisi için büyük bir önem taşımaktadır. Azerilerinin Sovyet sonrası bağımsızlık mücadeleleri, diğer Sovyet halklarının karşılaştıkları hoşgörü aksine Kızıl Ordu işgaliyle yanıtlanmıştır. 1990 yılının başlarından Kızıl Ordu askeri belki de son kez Bakü’ye çıkmış ve bağımsızlığın Azeriler için hiç de kolay olmayacağını göstermiştir. Elçibey’in yüklendiği sorumluluğun ciddiyeti ortadadır. Azerbaycan bir yandan ülkesindeki Kızıl Ordu varlığı, bir yandan diğer Sovyetlerdekinin aksine iktidarı devretmek istemeyen Azerbaycan Yüksek Sovyet’inin ayak direyişi ve bir yandan da Ermenistan’ın hak iddiası ile Karabağ’a asker yürütmesi ile uğraşmak zorundadır.


    Ülkedeki Rus askeri varlığının baskıcılığında Azerbaycan Yüksek Sovyet Meclisi 1991’de seçim kararı alır. Seçimlerde Azeri milliyetçileri, ilk kez mecliste temsil şansı yakalar. Karabağ’ın Ermenistan ile işgali başlamıştır bile. Ancak Elçibey ve ülkesi iç siyasi karışıklıklardan işgal ile ilgilenememişlerdir dahi. Komünist Parti’nin lağvedilmesini isteyen Elçibey, konuştuğu meydanda dövülür. Gerçi hemen ertesi büyük bir yürüyüş ile Elçibey ve Azeri halkı Meclisi işgal etmiş ve bağımsızlığı getirmiştir ama bu Elçibey’in gördüğü bu tepki oldukça dikkat çekicidir. 1991 yılının sonunda yapılan halk oylamasıyla Azerbaycan halkı bu kez bağımsızlığa onay vermiştir. Bağımsızlık, halk oylaması ve cumhurbaşkanlığı seçimleri gibi siyasi tarafların gerilmesine sebep olan işlemlerin arkasından Elçibey, siyasi rakipleri tarafından iktidardan uzaklaştırılır.


    Ermenistan askerinin Azerbaycan ordusu karasında durmaksızın yürüyüşü devam etmektedir. Birçok trajik olaya da sahne olan ilerleyişinin siyasi yankıları ile oldukça vahimdir. Ordunun başındaki komutan cezalandırılmak yerine ödüllendirilmiş ve devlet başkanlığına getirilmiştir. Elçibey ve taraftarları Bakü’de gerçekleştirdikleri gösteriler ile yine iktidarı karıştırmıştır. Gösteriler sonucunda iktidarı Elçibey ve Halk Cephesi olmuştur ama Bakü’deki iktidar mücadelesi sırasında Ermenistan işgali alabildiğince vahşetiyle devam etmiştir. Türkiye medyası ayağa kalkmıştır. Gazeteler Birleşmiş Milletler ve Batılı devlet adamlarına postalanmak üzere hazırlanmış metinleri halka dağıtarak, Azerbaycan-Ermenistan savaşına dikkat çekmeye çalışmıştır. Bunca yaşanan sırasında Türkiye Cumhuriyeti konum almakta oldukça zorlanmış, dönemin kısıtlı iletişim ağlarıyla diplomasi yapmaya çalışmıştır. Ancak Türkiye’nin silahlar sahaya inmişken giriştiği bu beyhude konuşma çabasının işe yaramayacağı açıktı. Yaramamıştır da zaten, sorun daha da kilitlenmiştir

    Öte yandan Halk Cephesi’nin iktidarı geri almasından hemen sonrasında gittiği seçimlerde bir sürpriz daha yaşanacaktır. Bakü’deki kanlı oyunun safları arasında birisi daha katılacaktır. Nahcivan Sovyeti’nin başındaki Haydar Aliyev, Azerbaycan Devlet Başkanlığı için adaylığını açıklayacaktır. Türkiye gazeteleri “Aliyev, Aliyev’e karşı” gibi zeka pırıltısı manşetlerle çıkmıştır. Elçibey karşısına bir anda çıkan Haydar Aliyev’in Sovyetler Birliği’ndeki dikkat çekici kariyeri onu Azerbaycan politikasında oldukça ilginç bir konuma koymaktadır. Aliyev, Politbüroya kadar yükselebilmiş yegane Türk’tür ama komünist değildir, Rusların güvenini kazanacak kadar ketum bir kişiliğe sahiptir ama halkının da desteğine sahiptir, Elçibey ile ortak hareket ediyor gibi görünmektedir ama başkanlık için hevesini de gizlememektedir. Aliyev’in siyasi arenadaki egemenliği bu noktadan sonra kendisini hep hissettirmiştir.


    Seçimleri kazanan Elçibey 7 Haziran 1992’de Azerbaycan’ın ikinci Cumhurbaşkanı olarak ilan edilir. Mücadelesinde son noktaya geldiğini düşünmektedir Elçibey. Türkiye basınında ise Elçibey’in Türkiye ile olan yakınlığını anlatmak için yapılmadık kelime oyunu kalmaz. Elçibey’e, Türkiye seyahatlerinde, Türkiye ile birleşmeyi isteyip istemediği dışında neredeyse başka sorulmaz. Elçibey, kendi ülkesinde iktidarı sağlayamadan, Türkiye ile birleşmekten falan bahsetmeye başlar. Ermenistan ile süregiden savaş hala bitmemiştir. Savaşın yoğunluğu inişli çıkışlı bir yapı sergilemektedir. Azerbaycan giderek ülkedeki Ermenistan’ın Karabağ işgalini kanıksamak zorunda kalacaktır. Savaş yoğunluğunun düştüğü 1993 yılının ortalarında Özal Elçibey’i ziyaret eder. Özal’ın gelişi ülkede büyük bir sevinç yaratır. Türkiye’nin yanlarında olduğunu bilmek Azerbaycan halkının hasretle aradığı bir duygudur.


    Türkiye’nin Azerbaycan-Ermenistan savaşındaki ikircikli yapısına bir örnek vermek gerekebilir. Demirel’in başbakan, Özal’ın ise Cumhurbaşkanı olduğu 1992 yılında iki sağcı liderinin farklı Ortaasya vizyonu Türkiye’nin dış politikasının kısa aralıklarla dalgalanmasına neden olmaktadır. Demirel daha temkinli bir politika ile uzlaşmacı bir tavır sergilemekte iken Özal, atılımcı bir politika ile Demirel’den rol çalma güdüsü içindedir. Demirel’in şahsi çabalarıyla organize ettiği ilk Türk Dili Konuşan Ülkeler Zirvesi’ne Özal katılmamıştır. Yine aynı yıl düzenlenen Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü toplantılarında Demirel’in dolaylı bir Azeri-Ermeni buluşması çabaları sonuçsuz kalmıştır. Özal daha sonra hükümetten bağımsız çıktığı Ortaasya turunda hükümetten bağımsız bir dış politika atağı gerçekleştirmeye çalışmış ama Özal’ın bu atağı hem kendisinde hem de Türkiye’de sağlık sorunları ortaya çıkarmıştır.

    Kısa bir zaman sonra Özal’ın ölümü Türkiye’nin yine kendi içine çekilmesine ve Azerbaycan Ermenistan savaşının gündemden düşmesine neden olur. Cenazede iki ülke liderini bir araya getirmeye çabaları olsa da Ermenistan’ın sert tutumu bu çabaları sonuçsuz bırakmıştır. Bir yandan da Türkiye’deki Milliyetçi bazı grupların Azerbaycan’a ve Elçibey’e destek olma çabaları Türkiye hükümetleri tarafından ciddiye alınmaya başlar. Hatta durum artık basına kadar sızmış, Türkiye’nin gayri-nizami savaşçılarının Nahcivan üzerinden yeni bir cephe açacakları konuşulmaktadır. Ancak Elçibey’in Azerbaycan’dan çıkarttığı Rus askeri varlığının Ermenistan savaşında ters bir etti yarattığı açıktır. Türkiye’nin yada Azerbaycan’ın olası bir ters askeri yürüyüşü karşısında karşılarında sadece Ermenistan değil Rus askerini de bulacağı konuşulmaktadır. 


    Ancak yaşanacakları kimse sezememektedir. Savaştaki başarısızlıklar, ülke siyasetini karıştırmaya devam etmektedir. Elçibey’in Savunma Bakanı Suret Hüseyinov’u görevden alması ise ülkedeki kampların bir kez daha ayrışmasına neden olur. Hüseyinov, Gence’de Elçibey’e karşı isyan bayrağı açar. Elçibey bu noktada inanılmaz bir hata yapar ve Nahcivan Özerk Cumhuriyeti’ndeki Haydar Aliyev’i Bakü’ye davet eder. Aliyev, Bakü’de Elçibey aleyhine politika yürütmeye başlar. Bu arada Elçibey baba ocağı olan köyüne geri döner. Ne yapacağı beklentisi oluşmaktadır ama Elçibey yaklaşık bir on gün kadar suskunluğunu korur. Aliyev ise Bakü’de Meclis Başkanlığına getirilmiştir ve Hüseyinov Bakü’ye doğru yürüyüşe geçmiştir.


    Bu noktada ülkede Elçibey’e karşı bir darbe girişimi olduğu açıktır ama Türkiye yine olayları okuyamamıştır. Bir iç savaş çıkacağı endişesi duyulmaktadır ama Elçbey’in arkasında ne rakipleri kadar bir toplum desteği ne de silahlı bir örgüt bulunmaktadır. Elçibey iktidar olduğu zaman boyunca ne ordunun ne de toplumun güvenini kazanamamıştır. Hüseyinov’un Bakü’ye kadar yürüyüşü sorunsuz geçer, her hangi bir direniş ile karşılaşmamaktadır. Meclis Başkanı Aliyev’in tutumu da bu durumda belirleyicidir. Elçibey, on günlük suskunluğun ardından Cumhurbaşkanlığı görevinin başında olduğu ve yakında Bakü’ye gideceğini söylediği bir basın açıklaması yapar. Ancak Aliyev’in planları bambaşkadır.

    Aliyev, Hüseyinov’u başbakan olarak ikna ettikten sonra Cumhurbaşkanı seçilir. Elçibey bir iç savaş ihtimalinden çekindiği için bir kez daha Bakü’ye gidemez. Ülkesinde kardeşkanı dökülmesi istememektedir. Elçibey, beş yıla yakın aktif politikadan uzak durur. Kendisine yardımcı olması için Bakü’ye çağırdığı memleketlisi ve adaşı Aliyev, muhalif Hüseyinov’la birlik olmuş ve iktidarı ele geçirmiştir. Zaten iki yıl sonra Aliyev, Hüseyinov’dan da kurtulacak ve ülkede kendi hanedanlığını kuracaktır. Bugün de devam eden Aliyevler dönemi böyle başlamıştır. Elçibey ise bu süre zarfında Nahcıvan’daki baba ocağı ile ikinci vatan bildiği Türkiye arasında mekik dokumuştur. Türkiye’deki bir grup milliyetçinin başarısız darbe girişimi dışında Aliyev’in kendisine karşı gerçekleştirdiği darbeye karşı çıkmamıştır.


    Elçibey 1997 yılında yıllar sonra tekrar Bakü’ye gitmiş ve aktif siyasete dönerek Aliyev’e muhalefet etmeye başlamıştır. Birleşik Azerbaycan için çalışmalar yapmış, Türk Hakları Asemblesi’nin başkanlığını üstlenmiştir. Aliyev’in artık tek adam olarak ülkeyi yönettiği bu yıllarda Elçibey eski etkinliğini yitirmiştir. Doksanlı yılların sonunda yakalandığı bir rahatsızlık nedeniyle giderek artan uzunluklarda Türkiye’de tedaviye gelmeye başlamış ve en son olarak 22 Ağustos 2000’de tedavi için bulunduğu Ankara’da vefat etmiştir. Azerbaycan’ın milli kimlik, bağımsızlık ve özgürlük mücadelesinde büyük emeği olan bu değerli bilim insanı, düşünür, yazar ve politikacı ömrü boyunca başarıyı da başarısızlığı da, vefayı da vefasızlığı da görmüştür. Cumhurbaşkanlığı da yapmış, bir köyde sürgün acısı da tatmıştır. Arkasından gelenler neredeye adını tarihten silmeye kalkmış iseler de hem ülkesinde hem de vatan bildiği ülkemizde kulaktan kulağa nesilden nesile hikayesi aktarılmaya devam etmektedir. En azından küçük bir azınlık tarafından olsa da.