Ellerinde plastik torbalar, herkesin kendi evine, kendi sınırlı mutluluğuna koşturduğu, çocukluğunun kurşuni kış akşamlarına özgü bir hüzün vardı havada, ama güne yeni başlıyormuş gibi kararlı hissediyordu kendini.
Hiç bir çocuk, annesi düğme dikmesini bilmiyor ve okula düğmesi eksik gidiyor diye, pantolon paçaları düzgün değil diye, ütülü nevresimlerde yatmıyor diye, evindeki eşyaların üzerinde to birikiyor diye, yediği yemeğin tadı pek güzel değildi diye yaralanmaz. Bunlar hep, kendi yetişkinlik değerlerimizle algıladığımız ve çocuğa da kendi bakış açımızla “iyi” “gerekli” olarak dayattığımız şeyler. Siz hiç, çocukluğunun kötü geçtiğini iddia eden ve bunu “Annem pilavın kıvamını bir türlü tutturamazdı,”, “Kahvaltılar berbattı,”, “Balkonu seneden seneye yıkıyorlardı,”, “ Evi de ancak iki haftada bir süpürüyorlardı,” gibi cümlelerle açıklayan, bu gibi fiziksel durumları yetişkinlikte aşılamayan derin yaralar olarak anlatan birine rastladınız mı?