Eski dutun biti, öksüz oğlanın dili acı olur.
Sayfa 156·Kitabı okudu
Alıntı
Reklam
Hep aynı şey olur genç adam. İnsanlar hayatlarını kaybederler, kimi kral kıyafetiyle dolaştığını düşünen bir soytarıya dönüşür, kimi dilenci kılığını bir asilzade gibi taşır, kimi kısa kulaklı bir merkep olur da şarkı söylüyorum diye anırır, kimi dünyanın en önemli işiymiş gibi kafasındaki biti ayıklayamayıp da etraftakilerin alkışlarıyla sırıtır. Ama sadece özel insanlar hayatlarını kaybettiklerini fark eder. O özel insanlardan daha da özel olanları sadece hayatlarını bulmak için bir çaba içine girer.
Sayfa 108·Kitabı okudu
Eğer kalırsam, diyor; bütün emelim Anadolu'da çalışmaktır. Eğer kalırsa, eğer bırakırlarsa.. Anadolu hepimize hınç, şüphe ve emniyetsizlikle bakıyor. Yüz binlerce çocuğunu memesinden sökerek alıp götürdüğümüz bu anaya, şimdi kendimizi ve pişmanlığımızı getiriyoruz. -İstasyonda bir kadın durmuş, gelene geçene: -Benim Ahmet'i gördünüz mü? diyor. Hangi Ahmet'i? Yüz bin Ahmet'in hangisini? Yırtık basmasının altından kolunu çıkararak, trenin gidecegi yolun, İstanbul yolunun aksini gösteriyor: -Bu tarafa gitmişti, diyor. ○ tarafa? Aden'e mi, Medine'ye mi, Kanal'a mi, Sarıkamış'a mı. Bağdat'a mı? Ahmet'ini buz mu, kum mu, su mu, iskorpit yarası mı, tifüs biti mi yedi? Eğer hepsinden kurtulmuşsa, Ahmet'ini görsen, ona da soracaksın: - Ahmet'imi gördün mü? Hayır... Hiçbirimiz Ahmet'ini görmedik. Fakat Ahmetin. her şeyi gördü. Allah`ın Muhammed'e bile anlatamadığı cehennemi gordü. Simdi Anadolu'ya, batıdan, doğudan, sağdan, soldan bütün rüzgârlar bozgun haykırışarak esiyor. Anadolu; demiryoluna, soşeye, han ve çeşme başlarına inip çömelmis, oğlunu arıyor. Vagonlar, arabalar, kamyonlar, hepsi, ondan, Anadolu'dan utanır gibi, hepsi İstanbul'a doğru, perdelerini kapamış, muşambalarını indirmiş, lambalarını söndürmüş, gizli ve çabuk geçiyor. Anadolu Ahmet'ini soruyor. Ahmet, o daha dün bir kurşun istifinden daha ucuzlaşan Ahmet, şimdi onun pahasını kanadını kıstırmış, tırnaklarını büzmüş, bize dimdik bakan ana kartalın gözlerinde okuyoruz. Ahmet'i ne için harcadığımızı bir söyleyebilsek, onunla ne kazandığımızı bir anaya anlatabilsek, onu övündürecek bir haber verebilsek.. Fakat biz Ahmet'i kumarda kaybettik!
Kaya biti, küçük şeytan, kurtlu, kalamar ve hain. Lunu her bir sıfatı her bir namı seve seve taşırdı. Yeter ki kendine yakıştırdığı anlamından gurur duyabilsin.
Sayfa 382·Kitabı okudu
Alıntı
Bu ülkede, temiz yürekli, duygulu ve candan insanlar vardı. Zenginin kapısı fakire açık ve gurbet yolları, sonunda mutlaka bir sıcak yurda ulaşacaktı. Orada, bütün kadınlar ana, bütün kızlar kardeş ve bütün çocuklar evlattı. Oranın taşı arkadaş, yoksulluğun derecesi bence malumdu. Fakat, bu maddi yoksulluğun içinde bir manevi varlık bulacağımı sanıyordum. Şimdi ne görüyorum? Anadolu... Düşmana akıl öğreten müftülerin, düşmana yol gösteren köy ağalarının, her gelen gasıpla bir olup komşusunun malını talan eden kasaba eşrafının, asker kaçağını koynunda saklayan zinacı kadınların, frengiden burnu çökmüş sahte sofuların, cami avlusunda oğlan kovalayan softaların türediği yer burasıdır. Burada, bıyıklarını makasla kırptı diye nice fikir ve ümit dolu Türk gencinin kafası taş altında ezildi. Burada, yüzü düşmana dönük, nice vatan mücahitleri savundukları kimselerin eliyle arkadan vuruldu. Burada, milli timsalin, milli bağımsızlık sembolünün yolu kaç defa kesildi ve kaç defa oturduğu şehrin etrafı isyan silahlarıyla çevrildi. Burada, ben, vatan delisi millet divanesi; burada, ben harp malulü Ahmet Celal yapayalnızım. Bunun nedeni, Türk aydını, gene sensin! Bu viran ülke ve yoksul insan kitlesi için ne yaptın? Yıllarca, yüzyıllarca onun kanını emdikten ve onu bir posa halinde katı toprak üstüne attıktan sonra, şimdi de gelip ondan tiksinmek hakkını kendinde buluyorsun. Anadolu halkının bir ruhu vardı, nüfuz edemedin. Bir kafası vardı; aydınlatamadın. Bir vücudu vardı; besleyemedin. Üstünde yaşadığı bir toprak vardı! İşletemedin. Onu, hayvani duyguların, cehaletin, yoksulluğun ve kıtlığın elinde bıraktın. O, katı toprakla kuru göğün arasında bir yabani ot gibi biti. Şimdi, elinde orak, buraya hasada gelmişsin. Ne ektin ki, ne biçeceksin? Bu ısırganları, bu kuru dikenleri
Reklam
Reklam