Hava gri. Ankara’da değilim. Ne alaka demeyin, gri hava denince aklıma hep Ankara gelir. Öyledir bu, hava griyse canım Ankara çeker. Hani vardır ya Ekim’de bir yağmur yağar, Eminönü’nde balık ekmek yer, turşu suyu içersin, hafiften ıslanır denizden gelen sert rüzgarla da üşürsün, gelip geçen kalabalığı -günün ne vakti olursa olsun kalabalığı- seyredersin ve bir daha ne zaman hangi saçak altında ıslanırsan ıslan hangi rüzgarda üşürsen üşü aklına hep gelir ya Eminönü’nün kalabalığı, ve gidip orada, öylece kalabalığı seyretmek, ıslanmak, balık ekmek yemek ve biraz da üşümek istersin ya öyle işte… Gri olunca da Ankara geliyor benim aklıma. Mevzunun Ankara’yla alakası yok, zaten ortada bir mevzu da yok. Hava gri ve ben Ankara’da değilim.
Oğlanın sınıfından pek sevdiği, pek sevdiğini bildiğim bir arkadaşının doğum günü partisi varmış. Çıktık, gittik, oğlanın pek sevdiği arkadaşına güzel bir hediye aldık, severim bir işe lüzumundan fazla alaka göstermeyi, onu güzel bir hediye paketi yaptırdık. Oğlanın umurunda olmayan detaylara da dikkat ettikten sonra, aldım, O’nu, mekana bıraktım. Hava gri. 2 saatim var. Aşağı yukarı iki saatim var. Burada takılsam, sigara içemem. İçerim içmesine de kötü örnek olurum elalemin çel çocuğuna. Yürüdüm biraz. Sigara içtim. Oturdum biraz bir köşede, gelen geçen insanları seyrettim. Sanki insanlar da gri gibi geldi bana. Kalktım. Geri döndüm. Mekanın önünde bıraktığım arabaya atladım, berberin yolunu tuttum.
…
Tıraş olmaya gitmediğim, daha kapıdan içeri adım atar atmaz -randevusuz, hele de günün bu saatinde, ki saat öğleden sonra 2 civarı gitmemden- belli olsa da berber yüzüme, ‘Valla abi bugün mümkün değil’ dediği vakitlerde baktığı gibi baktı. Onu rahatlatmak için ve esasen çay içmeye ve kafa dinlemeye geldiğimi çıraklara duyurmak için ‘Berber!