Aslında; kadın, ikinci yönünü, gerçek olan, kişisel yönünü, ancak önünde bireyselleşen erkeğe, genel bir erkek, gelip geçen biri, "herhangi biri" olmaktan kurtulan erkeğe açar. Her şey de olduğu gibi burada da, kadının ruhsal yapısı erkeğinkinin tam karşıtıdır. Erkek ruhu, kadınınkinin tersine, yaşamını topluma dönük çalışmalara yansıtmayı yeğler: bilim, sanat, siyaset, iş etkinlikleri. Bu yeğleme, biz erkeklere biraz teatral bir eğilim kazandırır: En iyi, en kişisel, en bireysel yönümüzü kamuya, yazılarımızı okuyan, şiirlerimizi alkışlayan, seçimlerde bize oy veren ya da ürettiğimiz malları satın alan adsız kalabalıklara çeviririz. Yazar, bu aşırı alçakgönüllülüğün kendine özgü bir biçimini temsil eder, çünkü adsız kalabalıklara, en yakın arkadaşına olduğundan daha yakındır. Erkek, başkaları nedeniyle yaşar, bu nedenle de başkaları için yaşar. Erkeklerin yazgısından ayrılamayacak tutsaklıktan söz ederken, işte bu gerçeğe gönderme yapıyordum.
Öte yandan kadının, kendi varoluşuna karşı daha soylu bir tutumu vardır. Kadın, mutluluğunu, kamunun iyi yürekliliğine bağlamaz; yaşamında en önemli olan şeyi, kamunun onaylamasına ya da reddetmesine bırakmaz. Tam tersine, aslında öyle bir kamusal tutuma girer ki, kendisine yaklaşan erkeği onaylayan ya da onaylamayan, pek çok başka erkeğin arasından onu seçip çıkaran kendisi olur. Bunun da şöyle bir etkisi vardır: Yeğlendiğini gören erkek, kendisini ödüllendirilmiş hisseder.