Ayşe, önündeki iskemleye şöyle bir baktı. Denize bakıyordu, rüzgâr esiyordu hafiften; sabah güneşi ile birlikte denizin kokusunu da getiriyordu rüzgâr. Yavaş adımlarla iskemleye yaklaştı, siyah kabanını indirdi iskemleye, sonra o da oturdu. Yüzünü güneşe döndü, esen rüzgârı ve yüzüne vuran güneşin sıcaklığını hissetti. Yüzünde bir gülümseme belirdi hafiften, sol yanağındaki gamze belirginleşti.
Kendini bildi bileli çok severdi denizi, rüzgârı ve güneşin o tatlı sıcaklığını. Huzur verirdi ona. Arkasında hızlı adımlarla oradan oraya savrulan insan kalabalığının belki de vakit bulup hiç tatmadığı huzuru çok tuhaf bulurdu. "Bu aceleyle neye yetişmeye çalışıyor bu insanlar?" derdi kendi kendine. Oysa biraz dursalar, denizin kokusunu içlerine çekseler, rüzgârın fısıldadığı müziğe bir kulak verseler; peşinde nefes almadan koştukları ama onları mutlu etmeyen onca şeyden daha huzurlu olduğunu anlarlardı belki diye geçirdi içinden.
Başı kesik tavuklar gibi oradan oraya amaçsızca koşuşturan insanları izlemeyi bıraktı ve önüne döndü. Çok tuhaf ama aynı zamanda huzurlu bir gün gibi geliyordu bugün ona. Uzun süredir kurtulmak istediği, hayatı boyunca içinde taşıdığı bir yükten kurtulmuş gibi hafiflemişti. Yüzünü tekrar güneşe döndü, yine gamzesi belirdi. Açık kahverengi gözlerini de yumdu bu sefer ve düşünmeye başladı. Bir ay kadar önce doktorunun söylediklerini anımsadı.
"Kansersin. Eğer hemen tedaviye başlamazsak iki ay içinde bütün vücuduna yayılır ve kurtaramayız," demişti doktor. Yüzüne karşı gülmüştü doktorun; "Kurtarılmayı isteyen oldu mu birader?" demişti içinden. Doktor, meslek hayatında ilk defa kanser olduğunu söylediği bir hastanın gülmesine şahit olmanın verdiği şaşkınlık ile bakıyordu. Yüzüne önce şok geçirdiğini düşündü, sonra gülmeye devam edince neden güldüğünü