Anaerkil yapı, ilk toplumsal örgütlenmelerde yaşam biçiminin doğal ve
kaçınılmaz bir sonucudur. Bunun temel nedeni kadının yaşamın ana kaynağı ve
üretimin baş aktörü olmasıdır. “Anaerkillik, ilk toplumsal örgütlenmede uygulanması
kaçınılmaz bir başlangıçtı, çünkü kadınlar, yalnızca yeni yaşamın gereklerinin de baş
üreticisiydiler” (Reed, 1982, s. 14). İlk çağlarda insan topluluklarının sosyalleşmesini
sağlayan, insanlığa yön veren cinsin kadınlar olduğu gerçeği birçok çalışmada ortaya
konmuştur. İlkel toplumlarda en temel sorunlardan biri yiyecek teminidir. Bu bağlamda,
“kadınların daha baştan beri yiyecek sağlama, biriktirme, geliştirme, yeni yiyecek
kaynakları ve çeşitleri bulma ve bunları korumaya yönelik bilgi edinme yolunda sürekli
çalıştıkları” bilinmektedir (Tokuroğlu, 2004, s. 150). Kadınların hem üretim
süreçlerinde aktif rol almaları hem de aileye besin sağlamaları ilk toplumların anaerkil
bir yapıya sahip olduğunun göstergesidir.
Kadının üretkenliği yalnızca doğurganlıkla sınırlı değildir. Doğurma, insanın
hayvanlarla ortaklaştığı biyolojik bir işlevken; üretim ve bu üretime sanatsal bir boyut
kazandırma kapasitesi, insana özgüdür. Estetik ve yaratıcı zekâya sahip olmak, insan
topluluklarını diğer canlılardan ayıran temel özelliklerdendir. Kadınlar yalnızca yaşamın
değil, aynı zamanda kültürün de taşıyıcısı olmuşlardır. Onların üretici özellikleri,
toplumların sürekliliği ve geleceğe taşınmasında belirleyici bir rol oynamıştır. Yeni
bitki türlerini keşfetmeleri, tarımı başlatmaları ve bu sayede toplulukların besin
güvenliğini sağlamaları önemli tarihsel kırılmalardan biridir. Bu nedenle, “ilkel
insanların kadınlara yalnızca çocuk büyütmedeki becerileriyle değil, aynı zamanda 13
yiyecek