"Oysa yazarken, zihninde bir başka adam, en ateşli hatıralarından, okuduğu en güzel şeylerden ve en kuvvetli arzularından doğan bir hayalet beliriyordu. Sonunda bu hayalet o kadar gerçek, o kadar somut bir hale geliyordu ki Emma hayranlıkla sarsılıyor fakat niteliklerinin bolluğu altında bir tanrı gibi kaybolduğu için onu net bir şekilde hayalinde canlandıramıyordu. O hayalet, ay ışığında ve çiçeklerin güzel kokusu altında, balkonlarda ipek merdivenlerin sallandığı mavi gökyüzünde bir ülkede oturuyordu. Emma onu yanı başında hissediyor, geleceğini ve bir öpücükle kendisini alıp götüreceğini sanıyordu."