Zincirlerin —gergin ya da gevşek— tam yokluğu da, boşluğa köle olmaktır.
Bu bilmediğim şehirde, canımın bir arabacı eliyle boşluğa gönderilmesinin benden başka biri için önemi olmayacağını, çünkü ölümün, ancak ölen için felaket sayıldığını kesinlikle anlamıştım. Böyle hareket etmekle arabacı da yanlış bir iş yapmamış, tersine beni verdiğim adrese ulaştırmış olacaktı.
Reklam
Bugün gazeteci olmayabilirdim. Ama yarın? Kim bilir... Elim kalem tutmuyor değildi ya? Kalem tutmak da söz mü? Hatta pekâlâ bir şair bile denebilirdi. "Karanlığın çaldığı dünyam" adlı bir şiiri kaç kere yorgun bakışlarımla mavi boşluğa yazmıştım. Şimdi de "Onu tekrar bulacağım" nakaratlı bir şiir kaleme alabilirdim. Yıldızlar sevinç gözyaşlarım olabilir ve boşluğa dökülebilirdi. Evet, dünyamı geri verecek boşluğa...
Geçmişe ait ne varsa onlarla yaşamaya bayılırdı. Sahip olduğu hiçbir eşyasını atmazdı, atamazdı. Garip bir bağ kurmuştu her biriyle. Sanki onlar giderse boşluğa düşecek gibi hissediyordu. Hayatından eşyaların değil de anıların yok olacağını düşünüyordu.
Sayfa 95
Aşk ve yok oluş boşluğu
Aşık olduğumuzda benliğimizin merkezinden vazgeçer yeni bir varoluşa ulaşmayı umduğumuz bir boşluğa fırlatılırız. Sufinin Tanrı’nın orada olduğundan asla emin olamaması gibi, aşk da bizi güvenlik teminatımızın olmadığı o bilinç yoğunluğuna taşır.
Sayfa 108·Kitabı okuyor
Yirmi yaşım ile otuz yaşım arasında aklın bittiği yerleri ve çıldırmanın sınırlarını aradım. Çıldırmanın beni ne kadar ilgilendirdiğini biliyorum, bu yüzden onu kendi kafamda ve beynimde yaşamaya kalktım. Akıl ve çılgınlık arasındaki ufak, yıldırım hızına sahip atlayışı sözcüklerle nasıl anlatabilirim. Beyin, düşünce kendini özgürleştiriyor, fırlıyor, bir roket gibi evrene, boşluğa, sonsuz boşluğa. Onunla birlikte gövde de. Ya da gövde kalıyor da, düşünce gövdeyi koparıp sonsuz boşluğa doğru uçmaya başlıyor. Acı veren bir şey bu. Çok acı veren. Ürküten. Hem de nasıl ürküten! Çılgınlığı bilmeden aklın sınırları son derece can sıkıcı. Kabul edilemez. Yetersiz. Aklın dünyası dışında başka şeyler olmalıydı. Ben çılgınlık dünyasına en derin, en uzun, en sonsuz yolculuğu yaptım. En acı veren yolculuğu. Tüm öbür acılar, akıldan çılgınlığa geçişle karşılaştırıldığında kabul edilir. Çılgınlık yoluyla kurtuluşumu ne büyük bir cesaretle tamamladım, tüm acılardan, gövdelerden, güneşlerden, ana-babalardan ve çocuklardan, güvenden ve güvensizlikten, tüm düzenlerden. Düzen ve güven kadar ürkütücü bir şey yoktur. Hiçbir şey. Hiçbir korku... Aklını en acı olana, en derine, en sonsuza atmışsan korkma. Ne sessizlikten, ne dolunaydan, ne ölümlülükten, ne ölümsüzlükten, ne seslerden, ne gün doğuşundan, ne gün batışından. Sakin ol. Öylece dur. Yaşamdan geç. Kentlerden geç. Sınırları aş. Gülüşlerden geç. Anlamsız konuşmaları dinle, galerileri gez, kahvelere otur –artık hiçbir yerdesin. Tüm raylardan git, denizin her türlü grisinin tadını çıkart. Çılgınlığın boyutları yok. Sallanan, boyutsuz bir boşluk. Orada daha yüksek, daha geniş, daha derin algılanıyor, boyut yok. Oluşumunu yaratan spermalara dek geri gidebilir düşüncen. Kendi embriyonluğunu anımsayabilirsin, annenin karnında
Sayfa 47
Alıntı
Reklam
Reklam