fatmanur petek, Kavga Başlıyor'u inceledi.
 Dün 00:14 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Sonunda 1000kitap’a gelmiş, çok mutlu oldum. Raşit Ulaş ağabey’in edebiyatımız için çok önemli bir değer olduğunu düşünüyorum bu kitap da bunun nişanesidir. Her dizesine ayrı değer veririm ama bazıları var ki insana el uzatır, öfkeni doğru yere kanalize etmene vesile olur. Bence ben bu kitabı anlatmakla anlatamam siz de bu anlattıklarımı okumakla anlayamazsınız. Eğer okumakla okumamak arasında kalıyorsanız şiiri seçin. Kavga başladı haberiniz olsun :)
Bir de kitabı kendisine imzalatma hikayem çok manidardır. O gün çok zorluklar çekerek yanına gidebilmiştim. Benim için çok önemli bir olaydı. Raşit ağabeyin gerçekten nasıl biri olduğunu da görme imkanım oldu. Kendisi gerekirse okuyucusunun yanına kendi imkanlarıyla gelebileceğini söyleyebilecek kadar alçakgönüllü birisidir. Bir okuyucusunun küçük ama mühim bir hayali olan imzalatma şeysini değersiz görmeyip elinden geleni yapmıştır. Halktandır, Allah’ını sever, kalın Türk’tür, Süleyman Çobanoğlu’nu sever, türkülerden anlar, onun için İsmet bey Özel’dir, Türk şiirini sevdirir. Sevdiğini sevmek sevmediğini niye sevmediğini bir düşünmek gerekir. Allah istikametini bozmasın, oğlu Ömer Ali’ye hayırlı güzel bir ömür versin. Bakın bitmiyor, daha yazacağım gücüm yetmiyor.
Bir alıntıyla bitirelim
“ben Allah’a inanınca kaburgamdan bir parça koptu
sürüldüm el yurduna. bağrım derviş lokması”

Tuba, Binbir Gece Masalları'ı inceledi.
 21 May 23:18 · Kitabı okudu · 12 günde · 7/10 puan

Eveeett .. Sonunda bitti dediğim kitap.
Zoraki okudum. Neden mi? Çünkü dönüp dolaşıp benzer hikayeler anlatılıyordu bu durum da beni biraz sıktı açıkçası.

Kitap temelde bir hükümdarın hikayesiyle başlıyor. Bu hükümdar eşinin kendisini kölesiyle aldattığını anlıyor. Aynı olay erkek kardeşinin de başına geliyor. Aldatılmış iki erkek tüm kadınlara düşman oluyorlar. Ne kadar evlilik çağı gelmiş kız var ise evlenip o gece kızları öldürüyorlar.

Gel zaman git zaman ülkede evlenecek kız kalmıyor vezirin iki kızı dışında. Vezir çaresiz. Kızlarından birini verecek ve o gece kızı ölecek. Büyük kızı babasına üzülmemesini, kendisinin bu evliliğe gönüllü olduğunu söylüyor.

Kız, hükümdar ile evlenip odada başbaşa kalıyorlar. Hükümdar son isteğini sorunca o da kız kardeşine hikaye anlatması gerektiğini söylüyor. Son istek de kabul görüyor. Şehrazat, kız kardeşi Dinarzat'a hikayesini anlatmaya koyuluyor fakat hikayeyi sadece geceleri anlatıyor, gün doğumuyla birlikte hikayeye ara veriliyor. Şehrazat'ın hikayeleri bitmek bilmiyor, binbir gece boyunca bu hikayeleri sürüyor. (Bu arada hükümdar da hikayeleri dinliyor ve her birini ayrı ayrı çok beğeniyor.)

* Anlatılan bir hikayede geçen kahraman "asıl siz benim hikayemi dinleyin, benim hikayem bunun çok daha iyisi" diye diye hikaye içinden hikaye çıkıyor.

Binbir gece sonunda hükümdar Şehrazat'a aşık olduğunu hissediyor, tüm kadınlara haksızlık yaptığını anlıyor.

Kasım, Serenad'ı inceledi.
 17 May 01:21 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 9/10 puan

Kişi, bir kitaptır. Kimi ince, kimi kalın. Kiminin tozunu alınmamış kimi elden ele dolaşır. Öyle ki her kitap, kapağını bizlere açtırmaz. Kitap, sadece okunmayı değil, anlaşılmayı da ister. Ondandır ki, her kitap, her okuyucuya kapağını açmaz. Neden öyle bir giriş yaptım ki, bir incelemeye böyle başlamaz ki!

Hiçbir devlet masum değildir. Bir devleti alçaltmak kadar yüceltmekte yanlıştır. Irklar arası birçok çatışma, savaş olmuştur. Dışlanan ırklar, dili yasak edilen ırklar, ırzına geçinen ırklar, hor görülen birçok ırk vardır. Her ırk, acı çektiği kadar, acı da çektirimiştir. Öyle ki, kimi ırk öfkesini kağıda, kim ırk müziğe, kimi ırk insan canına dökmüştür.

İnsanoğlu öyle bir mahluktur ki Raskolnikov'u alçatıp, Napolyon'u yüceltir.
Bir kişiyi öldüren kadar o kişiye emri veren de ses çıkarmayan da suçludur.

Tarih yalan söyler mi? Tarihi anlatan kişiler bir taraf tutuyor mu? Tarih anlatan kişiler bir taraf tutuyorsa, anlattığı şeylere ne kadar inanınılmalı? Ve anlattığı şeyler karşıdakine ne kadar samimi gelebilir?
Geçmişten bugüne birçok şey bizlerden gizlendi. Bu iyi bir şey mi ya da kötü bir şey mi? Kişi, ırktan, dilinden dolayı utanmalı mı? Kişinin dini, dili, ırkı mesleğine engel olur mu? İnsan, neden ırkını saklar ki? Kişi ırkını, dinini, dilini saklarsa, bu kimin aybıdır? O çağda yaşayan rejimin mi yoksa saklayan kişinin mi?

En büyük zincirimiz kimliğimiz! Zincirlerimizden kurtulacak başka bir şeyimizde yok. Tarih söylüyor ki, birçok insan ırkı, dini, dili yüzünden dövüldü, sövüldü, ırzına geçildi. İradesi elinden alındı. Ne isyan etmesine ne de hayır demesine müsaade edildi. Irk, din, dil bir seçim mi? Kader değil mi? Coğrafya, kaderse, ölenlerin ne suçu var?
Enver Paşa verdiği emirle, Ermenilerin öldürülmesinden büyük bir rol oynadı. Stalin Kırım Türklerini öldürdü. 6-7 Ekim olaylarından Türk ve Müslüman hariç geri kalan tekmil ırk ve dine mensup olanların canına kıyıldı, dükkanları yağmalandı. Adolf Hitler, Yahudileri yakıp, öldürdü. Kasap çengellerine astı.
Daha anlatayım mı? Bence de yeter, siz anladınız.

Kitabımız Türkiye'nin İstanbul şehrinde geçiyor. Ve bu kitap, bir roman olduğu için, ülkenin o dönemdeki ekonomi durumunu, toplumda yaşanan hadiseleri dile getiriyor. Kitabın başkarakteri dul bir kadın olduğu için, dul kadınlara olan bakışları da gözler önüne seriyor. Bir de ergen kitlenin yaşayış biçimlerini de eleştiriyor. Bir çocuğun çareyi neden insanlardan değil de, sanal ortamda aradığını görüyoruz. Toplumun yaşayış biçimi dile getiren,eleştiren bir kitap.

İktidar öyle bir şey ki, iktidara gelen kişinin kalbini köreltip, ruhunu bir canavara dönüştürür. İktidar, kendi menfaati için insan canına ehemmiyet vermez. Menfaati olduğu kişinin canını bağışlar, menfaati olmadığı kişinin canına kıyar. Öyle ki her iktidar bir canavardır. Ve her devletin eli kanlıdır.
Livaneli, halının altına süpürülen tarihi, halının üstüne atıyor. Atıyor ki herkes görsün. Perde önünde görünen şeyleri bilsekte, perde arkasında konuşanları kim bilebilir ki?
Livaneli, gerçekten de müthiş bir çıkarmış. Ve bu kitapla safını da belli etmiş. Savaş, iktidarın kazandığı, masum insanların öldüğü bir oyundan başka bir şey değil.

Herkesin bir hikâyesi var. Bu kitap belki Wagner'in belki de Maya'nın hikâyesi.
Bu kitap bittikten sonra, derin bir nefes alarak kapağını kapattım. Sonra bir sigara yaktım.

Bir kitap okudum, hayatım değişti. Bu kitabı okuduktan sonra, kitap okuma serüvenim başladı. Öyle ki 18 yaşıma kadar elime hiç kitap alıp okumadım. Belki okudum ama ne yazık ki hatırlamıyorum.
Temizlik Personeli olarak çalışıyordum. Okullar tatil edilmişti. Öğrenci kayıtları sadece alınıyordu. Öylece oturmuştum. İç sesim dedi ki, "Kalk, kitap oku." "Tamam," dedim. Gittim rehberlikçi Ramazan hocanın yanına; "Hocam, kitap var mı," dedim. Ahmet Ümit'in Sultanı Öldürmek kitabını verdi. Yaklaşık 100 sayfa okuyup bıraktım. Muhasebeci Serenad'ı verdi. Okumaya başladım. O günden sonra ne ben kitabı bırakıyorum ne de kitaplar beni bırakıyor.

Artık biliyorum ki, bu dünyada salt ben acı çekmiyorum, salt benim anlatacak bir hikâyem yokmuş. Her insanın bir hikâyesi varmış ve her insanın da kendi hikâyesinin başkarekteriymiş. Kitaplar iyi ki var! Canım insanlar iyi ki varsınız.

https://youtu.be/bayxbJWcpmM
https://youtu.be/ZpA0l2WB86E

Uğultu - Kısa hikayem...
12 ŞUBAT 1981

Birilerinin bana inanması gerek… Birileri inanmalı… Ne yapacağımı bilmiyorum. Anlatacak kimsem yok… Artık dayanacak gücüm kalmadı. Sen de yazmıyorsun… Mektuplarıma cevap vermiyorsun. Sen de benim deli olduğumu düşünüyor olmalısın ama hayır!!

Ben deli değilim!!

Uğultu… Bu uğultu beni delirtecek… Biraz uykuya ihtiyacım var… Birazcık…
Uyumalıyım…
Okuyacağından emin bile değilken bunu yazmak saçmalık… Ben bir aptalım evet… aptalım!! Ama deli değilim…
Bana inanmak zorundasın…

Uğultu… Artık yazamıyorum bile…

Son bir şey deneyeceğim… Sanırım bütün sorunları çözecek… Bu uğultudan kurtulmak için son bir şey… Gördüklerim artık beni korkutmuyor… Sadece ucu sivri demir bir çubuğa ihtiyacım var… Bunu denedikten sonra bir daha yazamayabilirim şimdiden özür dilerim…
Karıma ve oğluma onları sevdiğimi söyle…

- Devamı --> http://onurkanik.blogspot.com.tr/2014/02/ugultu.html -

Gökçe, bir alıntı ekledi.
12 May 01:23 · Kitabı okudu

Bu benim hayalim, senin hikayen demek..
Hikâyem hazır. Bir yazarım ben. Yeni kitabım için inzivaya çekilmek istiyorum. Öyle kalabalık, beş yıldızlı oteller de bana göre değil. Sakin, kafamı dinleyeceğim bir yer arıyordum...

Nuh'un Kızı, Mukadder Gemici (Sayfa 8)Nuh'un Kızı, Mukadder Gemici (Sayfa 8)
Muhammet Ural, Vatan ve Führer İçin'i inceledi.
09 May 16:49 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 9/10 puan

2. Dünya Savaşına özel ilgi duyduğum için bu kitabı görür görmez okumak istemiştim zaten. Kitap Mayıs 1941'den Avrupa'da ki savaşın sonuna (Mayıs 1945) kadar Alman SS kuvvetlerinde bir Leibstandarte askeri olarak görev yapmış olan Erwin Bartmann isimli askerin otobiyografisi.

Kitabın zaten henüz girişinde Bartmann bu kitabın derin savaş analizleri ve ya planları içermediğini, sadece onun (bir SS askeri olarak) başından geçenleri anlattığını belirtiyor. Hatta kendisi şöyle diyor: Bu ne savaşın mekanizasyonu ne de büyük stratejik manevraların hikayesi. Bu benim hikayem, gençiğimin ve bir Leibstandarte askeri olarak vazife yaptığım dönemin hatıraları. Anlattığım hikayeler sıradan bir asker olarak benim perspektifimden tecrübe edilenlerdir.

Kitabın sevdiğim iki yanı vardı. Birincisi; yıllardır 2. dünya Savaşını kazananların (İngiltere, ABD, SSCB) gözünden okumuş, dinlemiş, seyretmiş biri olarak savaşı birde kaybedenlerin gözünden görmek ve okumak gerçekten farklı hissettirdi. İkinci sevdiğin yanı ise; kitabın 2. yarısından itibaren artık savaş Hitler Almanyasının aleyhine dönmeye başladığı zaman Alman toplumunun ile ordusunun psikolojisinin ve davranışlarının iyi işlenmiş olması. Özellikle Sovyet birliklerinin Berlin'e ilerleyişinden bahsedildiği yerlerde daha önce hiç bir kitapta okumadığım, hiç bir belgeselde izlemediğim hiç kimseden duymadığım olaylar yaşandığını öğrendim.

Kısaca toparlamak gerekirse, benim gibi 2. Dünya Savaşı meraklıları için gerçekten okunması ve kütüphanede bulundurulması gereken bir kitap.

Ebrar Görgülü, bir alıntı ekledi.
08 May 17:04 · Kitabı okuyor

Kurşunkaleme Övgü
Bir oğlan çocuğu büyükannesinin mektup yazmasını seyrediyordu. Bir ara şunu sordu: Yaptıklarımızın hikâyesini mi yazıyorsun? Bu benim hikayem mi?
Büyükannesi yazmayı bıraktı ve torununa şöyle dedi:
"Aslında seninle ilgili bir şeyler yazıyorum, ama yazdığım kelimelerden daha önemlisi kullandığım şu kurşunkalem. Umarım büyüdüğün zaman sen de bu kurşunkalem gibi olursun."
Çocuk meraklandı, kurşunkaleme baktı. Kalemin pek özel bir yanı yok gibiydi.
"Ama diğer kurşunkalemlerden hiçbir farkı yok!"
"Bu, her şeye nasıl baktığına bağlı. Beş niteliği vardır bir kurşunkalemin, bunları benimsersen, dünyayla hep barışık biri halini alırsın.
İlk nitelik: Büyük işler başarabilirsin ama asla unutmamalısın ki, adımlarına kılavuzluk eden bir el var. Biz bu ele Tanrı diyoruz ve O her zaman bizi kendi iradesine göre yönlendirir.
İkinci nitelik: Arada sırada, yazmaya ara vermem ve bir kalemtraş kullanmam gerekir. Bu kurşunkalemin biraz acı çekmesine neden olur ama sonrasında daha da keskinleşir. Dolayısıyla, sen de bazı acılara ve üzüntülere katlanmayı öğrenmelisin, çünkü bunlar seni daha iyi bir insan yapacaktır.
Üçüncü nitelik: Kurşunkalem bize her zaman bir silgi kullanarak hatalarımızı silme olanağı verir. Bu, bir şeyi düzeltmenin illa kötü olmadığını gösterir ve adalet yolunda kalmamızı sağlar.
Dördüncü nitelik: Kurşunkalemde asıl önemli olan şey dışındaki tahta değil içindeki grafittir. Bu yüzden, kendi içinde neler olup bittiğine hep dikkat et.
Son olarak, kurşunkalemin beşinci niteliği: Her zaman bir iz bırakır. Aynı şekilde, hayatta yaptığın her şeyin bir iz bırakacağını bil, bu yüzden her eyleminde bunun bilincinde olmaya çalış."

Mimarlar Neden Hala Çiziyor?, Paolo Belardi (Sayfa 16)Mimarlar Neden Hala Çiziyor?, Paolo Belardi (Sayfa 16)
Lâlcivert, Hüznün Fiziği'yi inceledi.
 05 May 20:03 · Kitabı okudu · 18 günde · Beğendi · Puan vermedi

Bu kitap hakkında ne söyleyeceğimi kaç gündür düşünüyorum. Çok değişik bir kitaptı. Okuduğum en ilginç kitaplardan biriydi hatta. Bitirdiğimde bu kitabı anlatmayı çok istedim. Ama nasıl anlatacağımı bilemedim. Artık bir şekilde ortasını bulmaya çalışacağım :)

Öncelikle kapaktan bahsetmek istiyorum. Kapaktaki görsel Picasso’nun Minotorların Kralı adlı eseri. Bu önemli zira Minotor bu kitapta önemli bir temsil. Bilmeyenler için kısaca bahsedeyim- kitapta da bahsediyor zaten. Minotor, Yunan Mitolojisinde, Kraliçe Pesiphae’nin bir boğayla ilişkisinden doğan bir çocuğudur. Bir ihanetin temsilidir. Yarı insan yarı boğa şeklindedir, karanlık bir labirente hapsedilmiş ölümü beklemektedir.

Minotor, birçok edebi eserde saf kötü olarak yerini bulur: Dante, Cehennemi’nde onu yedinci katın girişine yerleştirmiştir mesela. Vergilius ise onun için ‘korkunç birleşmenin çifte suretli meyvesi / doğa dışı şehvetin daimi hatırası’ demiştir. Bunun gibi örnekler kitapta bolca var.

Yani Minotor saf bir kötü; bir yanlışlığın, bozukluğun hikayeleştirilmiş hali…

Peki ya öyle değilse?
Ya herkes Minotor’u yanlış anladıysa, ya Minotor masumsa?
Aslında hepimizin içinde küçük bir Minotor parçası varsa? Olabilir mi böyle bir şey?
Belki… 'Hikayeyi yazana, anlatana ve yaşayana bağlı bu'…

Evet. Minotor kitap için önemli ama kitap bundan ibaret değil. Bu kitap bir labirent zamanın ve mekanın birbirine karıştığı, neyin ne olduğunu şaştığı karanlık bir yer. Ama bize sandığımız kadar yabancı da değil. Aslında çoğu zaman yollarımız Minotor’un hapsolduğu o labirentle çakışıyor. Aynı karanlıkta biz de kalıyoruz.
Bu arada bu labirent yolculuğunda bize yazarın kendi adını verdiği Georgi eşlik ediyor. Georgi, insanların anılarını ziyaret ediyor. O anıları, onlarla birlikte tekrar yaşıyor.

Anılarda yolculuk yapamadığında, anıları topluyor. Hikayesi olanlardan hikayeler satın alıyor. Burada bir an düşünmüştüm, ‘benim bir hikayem var mı’ diye. Bu adam benim karşıma çıksa ve hayatımın içinden bir hikaye istese ona ne anlatabilirim diye… Hayatının bir hikayesi olması insanın kendisi adına bir zenginlik sanırım… Ama her hikayenin mutlu olmadığı da bir gerçek. Zaten zenginlik ve mutluluğun aynı şey olduğunu kim söyleyebilir ki?

Dediğim gibi bu kitaba sadece bir roman olarak bakmamak gerek. Çünkü kendinizi süren bir olay akışının peşinde sürükleyemiyorsunuz. Yön değiştiriyor sürekli. Farklı bakış açılarından bakmaya zorluyor sizi. Empati bu kitaptaki ana unsurlardan biri. Keyif alıyorsunuz bundan ama aynı zamanda yoruluyorsunuz. İnat ettiğiniz zaman ise bir şeyler kaçırıyorsunuz. Dedim ya bu kitap bir labirent. İçinden çıkmak için, labirenti çözmek için dikkatli olmak gerekiyor. Labirente savaş açmak yerine ona uyum sağlamak gerekiyor. Belki de bütünleşmek gerekiyor…

Bir çırpıda çıkamıyorsunuz o karanlık yerden. Boğuluyorsunuz sanki...Ben okuma sürecimin bu yüzden uzun sürdüğünü düşünüyorum. Odağımı kaybettiğimi anladığım anlarda bu nedenle kenara koydum kitabı, sonra tekrar açtım; önceden beni boğan yerden bu defa keyif aldım. Aslında benim için uygun zaman olmadığını ve sonra okumam gerektiğini düşündüğüm anlar olsa da, bu şekilde okuduğum için mutluyum.

Koşmak gibiydi bu kitap benim için. Depar atınca nefes nefese kalırsınız ve birden kesilir nefesiniz, bırakıverirsiniz ya. O yüzden ritmik adımlar, düzenli nefes ve kondisyona ihtiyacınız vardır… Öyle bir şeyler…

Sessizlik, Artık Sensizlik.
En fazla sessizlikten korktum ben hayatımda. Ne zaman bir sessizlik olsa hakim etrafa, mutlu edecek bir haber çıkmadı ardından. Konu sen olunca da değişmedi bu şansızlığım. Önce bir sessizlik… Sonra gitmeliyim dedin. Nereden bilebilirdim ki: Bu son gidişti… “Peki” diyebildim sadece ve sen gittin. Sonrasında yine bir sessizlik… Bitmedi bu son sessizlik, adı sensizlik oldu ama hiç bitmedi.

Yıllar geçti ve ben hala sessizliğin huzurunda sensizliği yad ediyorum. Hiç tahmin etmemiştim bu kadar uzun süreceğini. Nasıl bir gidişti o! Öyle, bütün hücrelerim sessizliğe boğuldu. Ve sen gittin gideli; konuşmak; boş bir eylem haline geldi. Hem ne konuşabilirdim ki? Sessizlik bu kadar sıkarken canımı, bir de sensizlikten dem vurmak daha fazla acıdan başka ne getirebilirdi ki bana? Aslında bu yüzden seçtim ben yazmayı, bu şekilde daha az acı çekiyorum. Öyle olmasa bile ben kendimi böyle kandırmayı seçiyorum… Bir de yazmak için sessizliğe ihtiyaç var tabii… Baktım bende de bi hayli sessizlik birikmiş: Allah vermiş, kullanmak lazım dedim; işte sonra sensizlik böyle bir kitap oldu…

Benim hayat hikâyem sessizlikle başladı. Sonra sessizlik, yerini sensizliğe bıraktı ve sensizlik o kadar büyüdü ki; kalbimde yer bulamayınca, böyle bir kitaba sığındı…”

Cuma Bozkurt - DUA GİBİ SEV kitabından...