• http://www.yasamaugrasi.com/...

    ..
    Suç o rüzgarda ki çığlık atmayı ondan
    öğrendi şair.
    Suç rüzgarin dönen çığlığı.
    hikayesinin sonunda yine aynı acı..

    Benim kitabımda iyi bir Tanrı uyur çünkü,
    Yatağımda kurutulmuş meni
    Gazap, ölüm ve dini kararname ile..
    bütün hikayem bundan ibaret.

    Onlar fetva veriyor,
    fetva ile öfke ve cinayet
    iyi bir tanrının şiiri oluyor.
    Tanrı bir şair oluyor.
    Yağmanın şiirleri ölüyor.
    Ben ağlıyorum..

    Tanrı uyuyor tanrı şair oluyor ben ağlıyorum.
    bütün hikayem bundan ibaret,
    kaktüs olmak istersen beni bul,
    elimde şarkı söyleyen bir çölün sırrı var.
    benimle kal çölün gizeminden başka birşey söylemem..

    Yanıbaşında çölün; parolamız: “ayakta ölmek” 
    rivayet et rivayet et nasıl
    ayakta öldüğümüzü ve hala
    direniyor olduğumuzdan bahset.

    Ayetlerimizi kötü kanımızı ve
    alt üst oluşlarımızı.
    deliliğimizi söyle onlara bizi
    ayakta tutanın bu olduğunu..

    İşte benim hikayem bundan ibaret.
    Onlara söyle, benim hikayem, kan dolu bir masal
    İyi bir tanrı uyur çünkü..
    benim kitabımda iyi bir tanrı uyur bundan bahset.
    Ve nasıl fetvayla 
    tanrının düzeninde öfke ve cinayet şiir olur..
  • (Not: İnceleme biraz uzun oldu. Ama bu eser için az bile diye düşünüyorum. Keşke biraz daha fazla üstünde çalışma fırsatım olsaydı. Fakat amatör bir inceleme anca bu kadar olur deyip üzerinde fazla durmanın manası yok. Çok beğendim kitabı. İncelemeyi gelir de okuyan olursa İÇERİK bölümüne dikkat etsin. Orada spoiler bulunuyor maalesef. Kitabı okumayanlar o başlığı şimdilik okumasın. İyi okumalar dilerim.é

    TANIŞMA HİKAYEM

    Kitap, kütüphanemde keşfedilmeyi beklerken ben askere gittim. Acemi birliğine sadece bir kitapla gitmiştim. Okumaya da pek fırsatım yoktu. Usta birliğine geçerken öğretmen bir arkadaşımla rastgele bu eser hakkında sohbet etmeye başladık. O, bu kitabı daha önce okumuş ve tesirinde kalmıştı. Açıkçası ben de merak ettim. Fakat o esnada imkan kısıtlığı yüzünden kitabı edinmem çok zordu. Bir an ailemle konuşurken bir şeye ihtiyacımın olup olmadığını sordular. Benim çok fazla ihtiyacım vardı. Bunların hepsini sıraladım. Ertesi gün kitap istemediğimin farkına vardım. Mesai saatleri içinde olduğumdan dolayı ailemle kısa bir görüşme yapıp bana birkaç kitap göndermesini söyledim. Asla kitap ismi vermedim. Rastgele birkaç tane seçip yollasın istedim. O da önüne gelen 3-4 kitabı seçip kargolamıştı.

    Kargo geldiği vakit kitaplar arasında bir de ne göreyim: Genç Werther’in Acıları. Gerçekten buna çok sevinmiştim. Hemen okumak için fırsat yaratmaya çalıştım. Genellikle gazinoda okuma yapıyordum. Kitabı masaya bırakırdım. Kimse de karışmazdı. Kitabın ilk 30-40 sayfasını okumuşken birden kitap ortadan kayboldu. Kim aldı diye etrafta dolansam da bulamadım. Günler sonra ben, başka kitaplara başladım. Birden bizim komutanımız: “Bir kitap vardı, üstünde adın yazılı. Ben aldım onu. Okumak istedim.” Dedikten sonra gerçekten içime serin sular serpilmişti. Bulduğuma sevindim fakat komutanın bu izinsiz davranışına da içten içe kızmıştım.

    Daha sonra ben teskere almaya yakın kitabı getirdi. Bitirememiş, zaman bulamamıştı. Aldım, çantaya bıraktım. Askerden geldikten sonra tekrar gözüme ilişti ve okuma fırsatına eriştim. Ama ne okuma! Tam da zamanıymış mübarek. Tabii bir şey gibi adeta. Okunacak zamanını kendi seçmiş gibiydi. Karşımda dipdiri dururken bana sunduğu hikaye tam da hayatımın hapsolduğu bir hikayeydi. Tıpa tıp olmasa da resmen yaşadığım anların benzerini günü gününe tekrar ederek okuyordum.

    Ve nihayet bitti. Keşke bitmeseydi dediğim kitaplardan biri. Okuduğum eserler arasında ilk beşe, başucuna koyacağım bir eser. Bugün oturmuş onun hakkında naçizane hikayemi yazıyorum.

    BİÇİM AÇISINDAN

    Goethe’nin alışık olduğumuz sade bir dili var. Okunası yazarlar köşesine yıllar önceden bu işin kurtları tarafından yerleştirilmiş bir yazar için yorum yapmayacağım. Sadece naçizane kitabi bilgilerimle yorumlarımı sunmaya çalışacağım.

    Kitap, ilk bakışta ince olmasıyla çoğu tembel okuyucunun dikkatini çekse de ileride sırf inceliği için seçilmiş olmasından dolayı biraz hüsrana uğratıyor. Evet, 18.yy.da yazılmış sade bir kitap. İlk bakışta mektup tarzında kurgulanmış bölüm bölüm -ki bu da birçok soluk almaya olanak sağlıyor- ayrılmış kitabın bu kadar geç biteceğini tahmin etmemiştim.

    Goethe’nin inkâr edemediğimiz şair kimliği, tek nefeste okunacak kalınlıktaki bu eseri maalesef bana bir haftada okuttu. Düzyazılarında bile şair kimliğinden, felsefi bakış açısından vazgeçemeyen yazar kitabı hikaye içerisine dağıtılmış bir nevi ‘aforizmalar’ külliyatına çevirmiş.

    İçinden birçok yeri alıntıladığım doğrudur. Ki ben, alıntı yapmakta biraz cimri biriyimdir. Fakat imkânım olsa kitabın hemen hemen her sayfasından birkaç paragrafı kesip alacaktım.

    Biçim açısından son olarak söyleyeceğim şu ki, gerçekten içine çekip uzaklara götürebilen bir tarzla yazılmış. Çeviriyi yapanın da hakkını vermek lazım. Öyle ki günümüzde birçok eserin gerçek değerine ulaşamamasının en büyük müsebbipleri çevirmenler olduğu kadar tam tersi durumun da sağlayıcıları onlardır.



    İÇERİK AÇISINDAN

    Genç Werther’in Acıları, biraz kaba bir isim gibi duruyor. Bugün bana soracak olurlarsa kitap için önereceğim en makul isim ‘Lotte’nin Aşk ve Vefası’ olurdu. Niye diye soracak olursanız içeriğe değindikten sonra beni daha iyi anlarsınız.

    Daha önce de belirttiğim gibi kitap, resmen aforizmalar saldırısına uğramış gibi. Hikaye görünümlü bir aforizma kitabı. Bu kitap, maddi kaygıları taşımayan ve kendini az çok geliştirmiş genç bir bireyin hikayesinden ziyade insan ruhundaki ezeli kavgayı temsil eder. Bu kavgada kazanan yoktur. Hep kaybeden vardır. Bu kavga, akıl ile yürek kavgasıdır. Aşk ile vefa, aşk ile sevgi, aşk ile mantık kavgasıdır. Gördüğünüz üzere, sürekli bir tarafta aşk ve diğer taraflarda daha çetin ve daha gerçekçi düşmanlar vardır.

    Werther, arkadaşına yazdığı mektuplarla ısrarla üstüne gittiği bir sonunu anlatmaktadır. Daha ilk başta Lotte hakkında uyarılmasına rağmen bunun farkında olarak üstüne gitmektedir. Lotte’nin nişanlı olması ya da bahsedildiği kadar tehlikeli bir güzelliğe sahip olması aslında onu daha da cezbeder. Sonuçta aşk, kavuşamamaktır temasını her gerçek hikaye konu edinmiştir.

    Evet, kavuşamamayı bile bile kavuşmak için yola koyulur. Çok efendi, ahlaklı ve dürüst biridir. Nitekim yazdığı mektuplarda bunu çokça görüyoruz. Müşkül durumdaki insanlara karşılıksız yardımları, Lotte’ye olan beklentisiz bağlılığı ve hatta Lotte’nin mutluluğu için evliliğini dahi kabul edebilmesi onun ne kadar naif bir karakter olduğunu sunar bize.

    Lotte’ye kavuşamamıştır. Fakat bu, ona acı verse de onu hırçınlaştırmaz, uzaklaştırmaz; aksine sevdiği kadına daha da büyük saygıyla yaklaşmasını ateşler. Hatta kocası olan Albert ile bile samimi bir arkadaşlık kurar.

    Bir zaman sonra çektiği acılara katlanamayacağını hisseder ve başka yerlere göç eder. Bu göç, onu öyle kararlı bir hale sokmuştur ki bir daha asla geri dönmeyeceğini düşünür. Ama öyle mi dersiniz? Werther, benim de anlam veremediğim bir biçimde Lotte’ye geri dönmüştür. Ondan daha fazla uzak kalamamıştır. Hatta kendisi için büyük bir mesleği reddederek bunu yapmıştır. Burada hem Werther’in ne kadar kendinden emin olduğunu hem de aşkın bir insanı ne kadar da kör ettiğini görürüz.

    Bu bölümlerde çok fazla alıntı yapmak isterim. Werther’in hayatı sorgulayan cümleleri gerçekten de isabetli bir alıntı olacaktı.

    “Şu zavallı varlığımızı sürdürmekten başka hedefimiz yok. Salt ihtiyaçlarımızı gidermekle uğraşıyoruz, başka bir şey yaptığımız yok. İçimizin rahat ettiği zamanlardaki sakinlik boyun eğişten geliyor.”

    “Ne diyeceğimi bildiğim için işte sana itiraf ediyorum; bebeklerini sürükleyen, onları soyup giydiren, annelerinin pastaları sakladığı dolabın etrafında ağır ağır dolaşan, bu pastalardan biraz elde edince de aç gözlülükle yiyip, ‘daha isterim’ diye bağıran çocuklar gibi yaşayanlar en mutlu kişilerdir. Bunlar talihli yaratıklardır. Değersiz uğraşılan veya basit heveslerine büyük payeler veren, bunların insanlığın kurtuluşu ve iyiliği için yapılmış büyük fedakârlık gibi gösterenlere ne mutlu! Ne mutlu böyle olabilene! …”

    Burada yazar daha çok bilgilenmenin getirdiği sıkıntılardan, bilgisizlikten dem vurmaktadır. Nitekim çoğu filozofun dediğine geliriz. Bilgi, daha çok bilgisizliği meydana getirir. Bilgi aslında yüktür insana. Werther’in yakındığı da buydu. Nitekim ileride de Werther, ‘Ah, ne olurdu biraz gamsız olabilseydim…” diye iç geçirecektir.

    Daha sonraları ise Lotte’ye duyduğu aşkla ruhunu saran serkeşliği öyle güzel betimliyor ki hayatında aşkı tadamamış, ayrılığa erememiş insanın anlayacağı cinsten basit değildir bunlar. Henüz Lotte’yi tanımasına rağmen şu cümleyi kurar:

    “Tanrı’nın sadece sevgili kullarına bağışladığı mutlu günler yaşıyorum, her an sarhoş gibiyim. Bundan sonra başıma ne gelirse gelsin, yaşamın en güzel sevinçlerini tatmadım diyemem.”

    Buradaki naifliğe bakar mısınız? Bu aşk ile sonunu hazırladığını bile bile bunları söylüyor. Hatta bu aşk uğruna son nefesini verirken dahi bu duygularından asla vazgeçmiyor. O, bir aşk şehidi olarak kabul ediyor kendini. Sevdiği dostu Albert ve sevdiği kadın Lotte için kurban ediyor kendini. Canına mal olsa da bu aşk, ona asla kızmıyor. Asla pişman olmuyor. Düşünsenize, sizden canınızı hangi bedel karşılığında alabilir tabiat? Hangi bedel ki hiçbir şekilde ona kavuşamayacağınız?

    “Lotte, bir hastayı nasıl görüyorsa; benim zavallı kalbimin de öyle görülmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu kalp, yatağında inleyen herhangi bir hastadan daha çok acı çekiyor.”

    “Aşksız yaşamak neye yarar Wilhelm! Sihirli fener ışıksız olur mu?”

    “Mutluluk da bir aldanış mıdır dersin, Wilhelm?”

    Werther, bu ruh halini bu yoğun aşk ve farkındalık halini şöyle ifade ediyor:

    “Ben eğer bir deli olmasaydım, şüphesiz dünyanın en rahat, en mutlu adamı olurdum.”

    Evet, Werther, acemi bir aşık değildir. Hayatın getirilerine kulaklarını kapamış, cahil bir adam da değildir. Her şeyi farkında olarak yaşıyor. Acılarını farkında olarak kabul edip çekiyor. O, asla farkında olmadan bir kara sevdaya tutulmamıştır. O, bile bile bütün yüreğini bir insana vermenin mutluluğu içinde acıdan kıvranmıştır. Gerçek de böyle değil midir? Farkında olmak… Bilerek ve farkında olarak bir şeyleri yapmak ne kadar da asil bir şeydir! O, asla şikayet etmez, isyan etmez. Sadece arzular. Arzuları bir süre sonra kendisine karşı suç buyursa da bunu bastıracaktır.

    Hikaye öyle kurgulanmış ki Werther, aslında sonucu bildiren cümleleri alttan alttan sezdirerek okuyucuya vermektedir. Nitekim Werther, intihar edecektir. Fakat bunu, kitabın sonlarında değil de daha 47. Sayfada Albert ile yaptığı tartışmadan yakalıyoruz:

    “Yaşamına son veren bir insana korkak demekle ateşler içinde yanıp kavrularak ölen bir kimsenin korkak olduğunu söylemek arasında bir fark göremiyorum.”

    “Nasıl oluyor da insanı mutlu eden bir şey aynı zamanda onun felaketinin de kaynağı oluyor?”

    Bir süre sonra bir nevi de Lotte’nin iyiliği adına mekan değiştirmeyi dener. Fakat aslında insanın mekanlarla ilgili bir sorununun olmadığını ve asıl sorunun insanın kendinde olduğunu fark eder. Mekan değiştirmek, bir nevi kaçmaktır. Fakat kaçılan şeyin kendi gölgesi olduğunun farkında olamamaktır. Zaten bunu fark ettikten sonra tekrar geri dönmeye karar veriyor.

    “Ah, sevgili dostum, belki içinde bulunduğum durumu değiştirmek isteyişim, hiçbir yerde peşimi bırakmayacak olan bir sıkıntı yüzünden değil mi?”

    Daha önce de belirttiğim gibi Werther, bilginin bilgisizliğinden ve sıkıntısından yakınır. Fakat bilgiden ziyade her zaman yürekte yaşanan yani daha doğru bir ifadeyle manevi yaşantılardır esas olan. Duygusallığı, romantikliği; bilime ve mantığa tercih eder. En açık ifadeyle Werther, aşk ile sevgi arasında aşkı seçer, mantığı ve soğuk getirilerini reddeder. Daha doğru bir ifadeyle o, sonsuzluğu ister. Dünya içinde geçici, suni kazançları değil; ebedi arzuları, ilahi arzuları kovalar.

    “Her şeyin kaynağı, bütün gücü kuvveti, bütün sevinçleri ve acıları veren kalptir. Benim bildiklerimi herkes bilir ama bu kalp yanız benimdir.”

    “Bu sevgi, bu bağlılık, bu düşkünlük bir şairin uydurması değil. Cahil ve kaba dediğimiz insanların gönlüde bu duygular bütün kuvvetiyle ve temizliğiyle yaşıyor. Asıl biz aydınlar adamakıllı bozulmuşuz.”

    İşte, romantik Werther! Aşkta matematiği reddeder. Mantığı, çıkarı, hesabı, planı alaşağı eder.

    “Çok şeye sahibim. Ama onu düşünmek her şeyimi silip süpürüyor. Nelerim var! Fakat onsuz bana her şey hiç oluyor.”

    Romantik olduğu kadar naif, saygılı ve bir o kadar da şerefli olan Werther, istenmediği ve rahatsızlık verdiğini gördüğü anda artık ne pahasına olursa olsun ortamdan uzaklaşmak gerektiğini anlar. Çamura yatmaz, pislik yapabilecekken asla yeltenmez. Çünkü o, aşık olduğu kadar naif bir kişidir de. Nitekim ölümünde de göreceğimiz gibi, şerefli bir ölüme nail olacak.

    “Bütün mesele, perdeyi kaldırıp öteki tarafa geçmek. Peki neden titremeli, neden tereddüt etmeli? Perdenin arkasında ne olduğu bilinmediği için mi? Bir daha geri dönülmediği için mi? Yoksa, bilmediklerimizi korkunç ve karanlık görmenin ruhumuzun bir özelliği olmasından mı?”

    Artık kesin gitmenin, dönüşü olmayan nihai yola çıkmanın kararını vermiştir. Nitekim Werther, ölüme gitmenin kararını verdiğini unutmuş gibi sadece karar verebildiğine dahi mutlu olmaktadır. Artık uzun bir aradan sonra ne yapacağını bilmektedir. Ne zaman ve nasıl olacağına kendisi karar vereceği bir gün doğmuştur onun için. Lotte’ye kesik kesik yazdığı son mektubunu okumanızı tavsiye ederim. Bu acıklı ve bir o kadar da güçlü bir aşığın son seslerini duymakta fayda vardır.

    Werther, ölmek üzereyken bile harçlık verdiği çocukları, aileleri unutmayacak kadar naif bir insandır. Öperken bile çocukları, öpemeyeceği günler yerine de birkaç defa daha fazla öpmektedir. Bu, bir idam mahkumunun vedası gibi olmaz. Bu daha çok idam edilmiş mahkumun ruhunu yansıtır. Dikkat toplamak, bilinmek, üstüne gelinmesinden hoşnut olmak gibi aşağılık halleri yoktur. Bu kararı kendi vermiştir. Yalnız başına uygulayacaktır.

    Albert’ten yolculuk bahanesiyle silahları ister. Fakat daha öncesinde Lotte’ye kavuşma sahnesi vardır ki her insanın içini burkar. Lotte’den fazla bahsetmedik. Lotte, Albert’e sadakat ile bağlı kalmanın sorumluluğunu gayet yerine getiriyor. Hani namuslu, helal süt emmiş kız tabiri vardır ya, tam da ona uyar bu tabirler. Fakat Werther’e duyduğu ilgi, -reddetse de- derinden derine duyduğu bağlılık ve önemlisi önüne geçemediği aşk, onu da bir anlığına ele geçirir. Ve kendini kısa süreliğine Werther’e bırakır. Werther’e değil; ısrarla kaçtığı, reddettiği ve mantığıyla düşman ettiği aşkın kucağına atılır o. Zincirlerini kırmış ve kendini bir anda Werther’in dudaklarında bulmuştur.
    Werther’in bu hareketten doğan mesudiyetinin haddi yoktur. Öyle güzel anlatır ki mutluluğunu hemen orada ölmekten vazgeçip Lotte için mücadele edecek diye bekliyor okur. Fakat şerefli Werther, ne kadar aşka kurban gitse de sevdiği kadını ve saygı duyduğu adamı bu aşka kurban etmez. Ona umutların en yücesini vermeye yetecek güçte olan bu öpücük bile onu aşağılık biri yapmaz. Kararından vazgeçmez. Sadece ölüme giderken daha mesut gidecektir. Lotte’nin onu sevdiğini sayıklayarak günahlarından arınacaktır.

    “Lotte, onun kollarının arasından kurtulduktan sonra perişanlık içinde ve sevgiyle karışık bir öfkeyle titreyerek, ‘bu artık sonuncu, Werther! Beni bir daha görmeyeceksiniz’ dedi. Onu şefkat dolu bir bakışla süzdükten sonra bitişik odaya koştu, kapıyı kapattı.”
    “… elveda Lotte, sonsuza kadar elveda!”

    “Albert senin için sadece bu dünyada bir koca. Ne çıkar! Sonsuz evrende benim olacaksın.”

    Werther Ölüyor…

    “Bunlar bana senin elinden geldi. Tozlarını sen almışsın. Onları öpmeye doyamıyorum. Ellerin değmiş onlara. Sen, ey göklerin meleği, benim kararımı onaylıyorsun. Sen, Lotte, bu silahları bana elinle veriyorsun. Ölümü bana senin sunmanı isterdim. İşte, bu isteğim de oldu.”

    “Kader bu, önüne geçilmez. Lotte! Elveda!”

    Ve gerçekten de Lotte’nin onayıyla kendini huzur içinde sonsuzluğa bırakıyor Werther. Silahları isteyen uşağa titrek ellerle silahları vermişti. Biliyordu. Fakat engel olacak kuvveti asla bulamıyordu içinde. Belki de Lotte, bunu istiyordu. Bir ölüm, aşkı meşrulaştırırdı. Yoksa yaşamak değildi aşk.
  • Yazar: https://1000kitap.com/zinnnn
    Hikaye Adı : Uçuş Hikayem
    Link: #31432300
    Müzik Parçası : Primavera

    3 ,2 ,1 !
    Biri duyduktan sonra herşey yok olmuştu meşe ağacı ve ona giden yol dışında herşey. Kalbim büyük bir coşkuyla o koca iki saniyenin geçtiğini haykırıyordu. Tüm gücümle pedal çevirmeye koyuldum. Meşeye ilk varan ben olacaktım! Gücüm azaldıkça meşe yaklaşıyordu , meşe yaklaştıkça da coşkum katlanıyordu. Bu şahane karenin görkemine bırakmıştım kendimi, artık sadece ayaklarım çalışıyordu. Kollarımı rüzgara açmış yüzüme çarpan tebrik esintilerine gülümsemeyle karşılık veriyordum. Bir kuş gibi özgürce, doğa senfonisi eşliğinde uçuyordum.
    Ve sonunda o muhteşem kareye dahil oldum. Meşenin altında göğsümü kabarta kabarta geride kalan arkadaşlarımı izledim. Anlaşılan onlar benim gibi eğlenmemişlerdi. Hakanın üstü başı çamur içindeydi, Sevinç de birinciliği kaptırmış olmanın öfkesiyle bakışlarını bana sabitlemişti. Kısa süre sonra yarışı izleyen diğer arkadaşlarımız tezahürahla bize doğru geldiler. Emre heyecanla öne atılıp;
    - Bu ikinci turundu, on bilyeni alırım.
    On bilye ,onlar elimde kalan son servetimdi ama olsun, değmişti. Bir tur daha binmek için neler yapmazdım ki.
    Akşam yemeğinde, birincilik hikayemi anneme anlattım . Benimle o kadar gurur duydu ki bir an hüngür hüngür ağlayacak sandım. Aynı hikayeyi babama anlatmak için uykuya direnmem gerekti . Bu gece her zamankinden de geç gelmişti babam, söylediğine göre iş yerinde bu kadar vakit geçirmezse işler yürümezdi. İşlerin yürümesi neydi, neden bu kadar önemliydi bilmiyorum. Bildiğim birşey vardı oda beni çok sevdiği ve eve her geldiğinde en sevdiğim horoz şekerlerden almasıydı. Şekeri kaptığım gibi kucağına atladım, ona uçuş hikayemi anlattım. Beni dinlerken gözleri parlıyordu ;
    - Bir gün oğlum , bir gün seninde bisikletin olacak.
    Evet, bir gün hayalim gerçekleşecekti ve ona sımsıkı sarıldıktan sonra onunla uçucaktım. Ama beklemem gerekiyordu, bunun için birikim yapmaları gerekiyormuş . Anlıyordum, iki tekerlekli mucizenin pahalı olması gayet geçerli bir sebepti. Aylar geçmişti hayalim hala gerçekleşmemişti. Bunun sebebi dünya tatlısı bir kardeşimin olmasaydı. Abi olmak, bisiklet almaktan daha güzel bir duyguydu.
    Ama yine de için için işlerin yürümesini bekliyordum. Babamın aldığı şekerleri yemiyor takas yapmak için kullanıyordum. Bisiklet süremediğim zamanlarda dostum meşenin gölgesinde oturup heyecan ve hüznün karıştığı gözlerimle arkadaşlarımın yarışmalarını izliyordum, meşeye en yakın olduğum an yanında değil, ona doğru uçtuğum andı. Kollarını açmış şefkatle, sevgiyle bekleyen bir anne gibiydi.
    Bugün her zamankinden erken uyandım, babam şekerlerimi takas yaptığımı öğrenince ,iki şeker almış ama bisiklet sürmek şeker yemekten daha zevkliydi . İki şekerle daha çok bisiklet süreceğimi düşündükçe uykuya dalmak zorlaşmıştı.
    Güneşin ilk ışıkları alarm misali beni uyandırmıştı. Uyandığımda annem kardeşimle ilgileniyordu. Bu sayede arada kaynamak kolaylaştı, sandivicimi alıp en yakın arkadaşım meşenin yanına koştum .

    -Günaydın, Meşe! Bugün uzun zamandır olmadığı kadar yakın olacağız. Bak iki şekerim var!
    Karşısındaki banka oturup onu izleyerek sandviçimi yedim. Güneşin meşenin içinden doğduğunu ilk defa o an keşfettim, yapraklarının arasından ışık saçıyordu. Doğanın sinema hazzını yaşattığı anlardan biriydi. Tam o sırada, sessiz film keyfimi bölen bir çığlık duydum.
    - Aliiiiiii!
    Emre 'ydi bu. Bisikletiyle hızla ağaca doğru sürüyordu, bir ayağıyla ön lastiğe baskı yapmaya çalışıyordu
    -Ali, yardım et durduramıyorum, imdat!
    Freni bozulmuştu, koşmaya başladım. Bisikleti durdurmalıydım. Ağaca çarparsa... Hayır, düşüncesi bile beni dehşete düşürdü, daha hızlı koşmaya başladım. Hala ayağı ile baskı yapıyordu ön tekerleğe.
    - Emre! Elimi tut .
    Bir anlık tereddüt ve panikle elimi tuttu , tam ağaca çarpacakken tüm gücümle çektim onu. Üçümüzde sandviç gibi üst üste dizildik . Bisiklet bacaklarımızın üstündeydi. İkimizin iniltileri birbirine karışmıştı, ben de ağlamaya başlamıştım, canım çok acıyordu.
    -Emre, kalk artık , caddedeki taşlar sırtımı deldi.
    -Ahhh, Ali kalkamıyorum , sanırım ayağım yanıyor, dizim..
    Emre ağrılarını sayarken , sihirli bir el acımızı hafifletti . Emre'nin annesi Narin teyzeydi , arkasından annem ve birkaç komşu çıkageldi.
    Narin Teyze :
    - Oğlum , ne oldu size böyle .Kan içinde kalmış dizlerin, bu da ne ayakkabın da yırtılmış.
    - Frenim patladı anne, yemin ederim benim bir suçum yok, nasıl oldu anlamadım.
    -Lanetli bu şey ,hergün bir yerlerini yaralıyorsun. Bir daha gözüm görmesin bu bisikleti, getirirsen elini kırarım senin!
    Ahh oğlum, gel pansuman yapsın anneciğin, minik kuzum benim.
    Komşular acıyan gözlerle bizi izliyor, annemde sırtımı temizliyordu.
    - Anneciğim , lütfen biz alalım bisikleti. Tamirci amca belki eski haline getirir .
    Annemle Narin Teyze göz göze geldi. Ben yalvarmalarıma devam ederken. Narin Teyze:
    - Alın sizin olsun bir daha bu bisikleti görmek istemiyorum.
    Emre:
    - Aptal bisiklet , senden nefret ediyorum artık.
    O sözler adeta yaralarımı sardı, annem elimi tutuyor olmasa havaya uçardım .
    - Haydi anne hemen tamirci amcaya götürelim.
    - Bilemedim oğlum, tamir edilebilir mi ki? Önü de yamulmuş.
    - Tamirciye götürelim, mutlaka bulur bir çaresini.

    ...
    -Bugün yine erkencisin Ali, sandivicin masada seni bekliyor. Yanında da hoşuna gidecek birşey var.
    Hadi ama, rüya mıydı hepsi? Keşke bu kadar erken uyanmasaydım. En azından bir bisikletim olduğunu görürdüm. Öfkeye dönüşen moral bozukluğuyla mutfağa doğru yürüdüm. Annemde hemen arkamdaydı . Babam üç şeker bile bırakmış olsa yine de öfkem dinmeyecekti. Hayal kırıklığı canımı acıtmıştı. Mutfak kapısını annem açtı.
    - Baba, bugün gitmemişsin işe. Bu harika bir sürpriz ,hep beraber büyük parka gideriz.
    - Ahahha , melasef gideceğim oğlum. Sürprizin babanla kahvaltı yapmandan daha güzel, emin olabilirsin .
    Arkamdaki boşlukla konuşuyordu sanki . Merakla arkama baktığımda dilimi yuttum, sevinçten uçacağım yerde , olduğum yerde donup kaldım. Rüya değilmiş , bisiklet karşımdaydı.
    - Artık eskisinden de iyi durumda. En sevdiğin renge boyatıp, tekerleklerini de değiştirdik. Gözlerim doldu annemin boynuna atladım , babam da kocaman, güçlü kollarıyla bizi sarmıştı. Bu hayatım boyunca unutmayacağım bir andı. Böyle bir coşkuyu yaratanlar istenilse de unutulur muydu hem ?...
  • Yazar: https://1000kitap.com/zinnnn
    Hikaye Adı : Uçuş Hikayem
    Link: #31432300
    Müzik Parçası : Primavera

    3 ,2 ,1 !
    Biri duyduktan sonra herşey yok olmuştu meşe ağacı ve ona giden yol dışında herşey. Kalbim büyük bir coşkuyla o koca iki saniyenin geçtiğini haykırıyordu. Tüm gücümle pedal çevirmeye koyuldum. Meşeye ilk varan ben olacaktım! Gücüm azaldıkça meşe yaklaşıyordu , meşe yaklaştıkça da coşkum katlanıyordu. Bu şahane karenin görkemine bırakmıştım kendimi, artık sadece ayaklarım çalışıyordu. Kollarımı rüzgara açmış yüzüme çarpan tebrik esintilerine gülümsemeyle karşılık veriyordum. Bir kuş gibi özgürce, doğa senfonisi eşliğinde uçuyordum.
    Ve sonunda o muhteşem kareye dahil oldum. Meşenin altında göğsümü kabarta kabarta geride kalan arkadaşlarımı izledim. Anlaşılan onlar benim gibi eğlenmemişlerdi. Hakanın üstü başı çamur içindeydi, Sevinç de birinciliği kaptırmış olmanın öfkesiyle bakışlarını bana sabitlemişti. Kısa süre sonra yarışı izleyen diğer arkadaşlarımız tezahürahla bize doğru geldiler. Emre heyecanla öne atılıp;
    - Bu ikinci turundu, on bilyeni alırım.
    On bilye ,onlar elimde kalan son servetimdi ama olsun, değmişti. Bir tur daha binmek için neler yapmazdım ki.
    Akşam yemeğinde, birincilik hikayemi anneme anlattım . Benimle o kadar gurur duydu ki bir an hüngür hüngür ağlayacak sandım. Aynı hikayeyi babama anlatmak için uykuya direnmem gerekti . Bu gece her zamankinden de geç gelmişti babam, söylediğine göre iş yerinde bu kadar vakit geçirmezse işler yürümezdi. İşlerin yürümesi neydi, neden bu kadar önemliydi bilmiyorum. Bildiğim birşey vardı oda beni çok sevdiği ve eve her geldiğinde en sevdiğim horoz şekerlerden almasıydı. Şekeri kaptığım gibi kucağına atladım, ona uçuş hikayemi anlattım. Beni dinlerken gözleri parlıyordu ;
    - Bir gün oğlum , bir gün seninde bisikletin olacak.
    Evet, bir gün hayalim gerçekleşecekti ve ona sımsıkı sarıldıktan sonra onunla uçucaktım. Ama beklemem gerekiyordu, bunun için birikim yapmaları gerekiyormuş . Anlıyordum, iki tekerlekli mucizenin pahalı olması gayet geçerli bir sebepti. Aylar geçmişti hayalim hala gerçekleşmemişti. Bunun sebebi dünya tatlısı bir kardeşimin olmasaydı. Abi olmak, bisiklet almaktan daha güzel bir duyguydu.
    Ama yine de için için işlerin yürümesini bekliyordum. Babamın aldığı şekerleri yemiyor takas yapmak için kullanıyordum. Bisiklet süremediğim zamanlarda dostum meşenin gölgesinde oturup heyecan ve hüznün karıştığı gözlerimle arkadaşlarımın yarışmalarını izliyordum, meşeye en yakın olduğum an yanında değil, ona doğru uçtuğum andı. Kollarını açmış şefkatle, sevgiyle bekleyen bir anne gibiydi.
    Bugün her zamankinden erken uyandım, babam şekerlerimi takas yaptığımı öğrenince ,iki şeker almış ama bisiklet sürmek şeker yemekten daha zevkliydi . İki şekerle daha çok bisiklet süreceğimi düşündükçe uykuya dalmak zorlaşmıştı.
    Güneşin ilk ışıkları alarm misali beni uyandırmıştı. Uyandığımda annem kardeşimle ilgileniyordu. Bu sayede arada kaynamak kolaylaştı, sandivicimi alıp en yakın arkadaşım meşenin yanına koştum .

    -Günaydın, Meşe! Bugün uzun zamandır olmadığı kadar yakın olacağız. Bak iki şekerim var!
    Karşısındaki banka oturup onu izleyerek sandviçimi yedim. Güneşin meşenin içinden doğduğunu ilk defa o an keşfettim, yapraklarının arasından ışık saçıyordu. Doğanın sinema hazzını yaşattığı anlardan biriydi. Tam o sırada, sessiz film keyfimi bölen bir çığlık duydum.
    - Aliiiiiii!
    Emre 'ydi bu. Bisikletiyle hızla ağaca doğru sürüyordu, bir ayağıyla ön lastiğe baskı yapmaya çalışıyordu
    -Ali, yardım et durduramıyorum, imdat!
    Freni bozulmuştu, koşmaya başladım. Bisikleti durdurmalıydım. Ağaca çarparsa... Hayır, düşüncesi bile beni dehşete düşürdü, daha hızlı koşmaya başladım. Hala ayağı ile baskı yapıyordu ön tekerleğe.
    - Emre! Elimi tut .
    Bir anlık tereddüt ve panikle elimi tuttu , tam ağaca çarpacakken tüm gücümle çektim onu. Üçümüzde sandviç gibi üst üste dizildik . Bisiklet bacaklarımızın üstündeydi. İkimizin iniltileri birbirine karışmıştı, ben de ağlamaya başlamıştım, canım çok acıyordu.
    -Emre, kalk artık , caddedeki taşlar sırtımı deldi.
    -Ahhh, Ali kalkamıyorum , sanırım ayağım yanıyor, dizim..
    Emre ağrılarını sayarken , sihirli bir el acımızı hafifletti . Emre'nin annesi Narin teyzeydi , arkasından annem ve birkaç komşu çıkageldi.
    Narin Teyze :
    - Oğlum , ne oldu size böyle .Kan içinde kalmış dizlerin, bu da ne ayakkabın da yırtılmış.
    - Frenim patladı anne, yemin ederim benim bir suçum yok, nasıl oldu anlamadım.
    -Lanetli bu şey ,hergün bir yerlerini yaralıyorsun. Bir daha gözüm görmesin bu bisikleti, getirirsen elini kırarım senin!
    Ahh oğlum, gel pansuman yapsın anneciğin, minik kuzum benim.
    Komşular acıyan gözlerle bizi izliyor, annemde sırtımı temizliyordu.
    - Anneciğim , lütfen biz alalım bisikleti. Tamirci amca belki eski haline getirir .
    Annemle Narin Teyze göz göze geldi. Ben yalvarmalarıma devam ederken. Narin Teyze:
    - Alın sizin olsun bir daha bu bisikleti görmek istemiyorum.
    Emre:
    - Aptal bisiklet , senden nefret ediyorum artık.
    O sözler adeta yaralarımı sardı, annem elimi tutuyor olmasa havaya uçardım .
    - Haydi anne hemen tamirci amcaya götürelim.
    - Bilemedim oğlum, tamir edilebilir mi ki? Önü de yamulmuş.
    - Tamirciye götürelim, mutlaka bulur bir çaresini.

    ...
    -Bugün yine erkencisin Ali, sandivicin masada seni bekliyor. Yanında da hoşuna gidecek birşey var.
    Hadi ama, rüya mıydı hepsi? Keşke bu kadar erken uyanmasaydım. En azından bir bisikletim olduğunu görürdüm. Öfkeye dönüşen moral bozukluğuyla mutfağa doğru yürüdüm. Annemde hemen arkamdaydı . Babam üç şeker bile bırakmış olsa yine de öfkem dinmeyecekti. Hayal kırıklığı canımı acıtmıştı. Mutfak kapısını annem açtı.
    - Baba, bugün gitmemişsin işe. Bu harika bir sürpriz ,hep beraber büyük parka gideriz.
    - Ahahha , melasef gideceğim oğlum. Sürprizin babanla kahvaltı yapmandan daha güzel, emin olabilirsin .
    Arkamdaki boşlukla konuşuyordu sanki . Merakla arkama baktığımda dilimi yuttum, sevinçten uçacağım yerde , olduğum yerde donup kaldım. Rüya değilmiş , bisiklet karşımdaydı.
    - Artık eskisinden de iyi durumda. En sevdiğin renge boyatıp, tekerleklerini de değiştirdik. Gözlerim doldu annemin boynuna atladım , babam da kocaman, güçlü kollarıyla bizi sarmıştı. Bu hayatım boyunca unutmayacağım bir andı. Böyle bir coşkuyu yaratanlar istenilse de unutulur muydu hem ?...
  • Bir kız arkadaşı vardı, on yıldır beraberdiler. “Birini terk etmek teorik olarak imkânsızdır,” derdi. “Onu terk ettim diyelim, peki hatıraları nasıl terk edeceğim? O tonlarca hatırayı zihnimde değil de sırtımda taşıyacakmışım gibi hissediyorum.” O akşam oturduğumuz yerden ayrılırken de dönüp arkasına bakmıştı hüzünle. “Geçmişi unutmak istiyorsan geleceğe de gözlerini kapatman gerekir Salih,” demiştim o zaman.
    “Bu cümle senin mi?” diye sormuştu.
    “Benim hiçbir şeyim yok Salih. Uykum bile.”
    “Bak bu laf güzelmiş.”
    “Bu laf da benim değil, Memet Baydur’un.”
  • Seni arıyordum Güzel Adam...Ne zamandır arıyorum bilmiyorum...Sanırım insanlar kalbimin odalarındaki kapıları kapattığından beridir...Ama sonunda buldum seni ve şimdi yaklaşık 1 sene geçti üstünden...

    Bir yaz akşamı ile başladı sana olan  platonik hikâyem...Seni onca insanın arasında ilk fark edişimdi ve sana mektup yazdım o akşam.İşte o zaman başlamıştı pulsuz adressiz ve çaresiz mektuplarım.Günler geçti farkına vardım ki ellerim kâğıt kalemden ayrılmıyor kalbim senin fotoğraflarında yürürken aklım yüzünün merdiveninde adım sayıyor mektuplar duruyor hala bir köşede gün geçtikçe artıyor.

    Çocuk aklımla bir gün mektuplarımı okuyacağını sanırdım.Oysa ne pulum vardı mektuba yapıştıracak ne de adresin vardı çarem yoktu işte.Seni ilk fark ettiğim günden tek hatırladığım kimsede olmayan gözlerindeki kusursuz gamzeler ve etrafa bakarkenki gülüşündü.Sen güldün içim biraz üşüdü meğer doğruymuş insanın karnında kelebeklerin uçuşması pek inanmazdım bu hikâyeye Oğuz Atay'ın da dediği gibi: "Seni tanımadan önce ağaçların çiçek açtığı ve yaprak döktüğü mevsimleri hep kaçırırdım." 

    Senin hoşlandığın kadınlardan nefret etmezdim yani bazılarından...Seni mutlu eden bir insanı da severim ben.

    Platonik hikayeme devam ederken aşkın ne olduğunu aynaya baktıkça anladım.Ne zaman aynaya baksam gözlerim olta oldu seninle aynı olan gülüşümüzü aynadan alıp yüreğime koydu.İnancım tamdı sen bir gün beni tanıyacaktın.

    Ve acıklıydı çoğu insanın aşk hatırası ama benim ki şöyleydi; Sen lunaparktın bende onlarca jetonum varken kalabalık etmemek için korkarak senden uzakta beklediğim bir sokak lambası yanındaki kız çocuğu.

    Bir yaz akşamı gördüm seni kalbimin odaları dar iken içine kimseyi almazken gözlerinle koca bir çiçek bahçesine çevirdin yorgunluktan çölleşmiş kalbimi...O gün anladım ki onca insan doğduğuna pişmanken ben ilk defa 10 gün sonraki doğum günümde senin sayende 'iyi ki doğmuşum' diyeceğim.

    Seni anlatmakta zor oluyor dudaklarım değil düşüncelerim titriyor yazdığım her kelimemde.

    Yanımda olmadığını hatırlayınca onlarca düşünce kalbimi tırmalıyor...Sen yokken çayı şekersiz içmek istiyorum,şu çocuk kalbimle ne düşünüyorum biliyor musun? Ben oruç tutarken senin olduğun şehirde iftar ne zaman oluyorsa o zaman orucumu açmak istiyorum lakin insanlar bana deli gözüyle bakar diye biraz korkuyorum.Ve oruç tutuyor musun? Bilmiyorum.

    Seni hissedebileceğim bir şarkı aradım kendime bir gün nasıl oldu hatırlamıyorum seni hissettiğim sanki bize yazılmış olan bir şarkı buldum.

     

    Ve Jehan Barbur şarkıya şöyle başladı;


    Güzel Adam büyür müsün benimle?