• (Sallallahü aleyhi ve sellem)

    Cenâb-ı Hak, Resûlünü gönderdi
    Kur’ân-ı kerimi Ona indirdi.

    İki cihanın da serveridir O,
    Cenneti a’lânın rehberidir O.

    Odur kâinatın kâmil insanı
    Odur Hakkın bize yüce ihsânı.

    Nûru ile aydınlandı kâinat
    Görüldü sayısız pek çok mucizât.

    Harikalar verdi ona Yaradan
    Temiz sular aktı parmaklarından.

    Bir gece Kudüs’e vardı Mekke’den
    Bir ânda gökleri Odur seyreden.

    Onu tasdik eden yüce Kur’ândır
    Peygamberliğine kâfi burhândır.

    O teşrif edince değişti insan
    Ona imân etti putlara tapan.

    Kusursuz olarak yaratıldı O,
    Hep güzelliklerle donatıldı O.

    Sâdık idi, Ondan herkes emindi
    Bütün ataları birer mümindi.

    Peygamber bilene edildi ihsân
    Köle iken oldu ebedi sultân.

    Her derde devâdır, her rûha şifâ
    Gözlere sürmedir, kalblere cilâ.

    Seyyid-ül-beşerdir, başlara tâçtır
    Bütün insan ve cin Ona muhtâçtır.

    Bütün dertlilerin dermânıdır O,
    Aşkla yanan gönlün fermanıdır O.

    Dünyada ne kadar deniz var ise
    Mevlâ hepsini de mürekkep etse,

    Melek, ins ve cinne, verse kalemi
    Kâğıt yapsa on sekiz bin âlemi,

    Yıllarca yazsalar, Onun medhini
    Yine yapamazlar binde birini.

    Vasfına olamaz kimse tercüman
    O olmasa idi, olmazdı cihân.

    Yâ Rabbi Habibinin hürmetine
    Kavuştur bizleri şefâatine.


    Efendimiz doğduğu gün

    Putlar devrildi yüz üstü
    Efendimiz doğduğu gün
    Yıkıldı tağutun büstü
    Efendimiz doğduğu gün

    Hemen secdeye eğildi
    Ben Peygamberim dedi
    Sünnet edilmiş görüldü
    Efendimiz doğduğu gün

    Kâinat nur ile doldu
    Şeytanlar sararıp soldu
    Çok garip olaylar oldu
    Efendimiz doğduğu gün

    Kurumuştu Save gölü
    Bin yıl yanan ateş söndü
    Kâfirler şaşkına döndü
    Efendimiz doğduğu gün

    Büyücüler âciz kaldı,
    Sihrini yapamaz oldu,
    Kisra’nın köşkü yıkıldı
    Efendimiz doğduğu gün


    Ya Resulallah

    Kimsenin gücü yetmez, Rabbin seni övüyor
    Sana habibim diyor, herkesten çok seviyor
    Melekler, hem de kendi sana salât okuyor
    Seni bizzat övüyor, Kur'an ya Resulallah

    Nisan yağmuru oldun, rahmet saçtın âleme
    Sabrı cemil gösterdin, her ezaya, eleme
    Güzel ahlakın gelmez, yazı ile kaleme
    Vasfını kim anlatır aman ya Resulallah

    Yetim gözüyle baktı, nasipsiz kimse sana
    Ebu Cehil bu yüzden, kavuşmadı imana
    Resulullah bilenler, kondu büyük ihsana
    Bedevi köle oldu sultan ya Resulallah

    Seni seven köleler, birer sultan oluyor
    Gönlü huzur buluyor, sıkıntısı gidiyor
    Feyizlerle doluyor, nurlu ışık saçıyor
    Göremez bunu bâtıl olan ya Resulallah

    Her derde deva sensin, her ruha şifa sensin
    Göze sürme, başa taç, kalblere cila sensin
    Seyyid-ül beşer sensin, her şeyden a’lâ sensin
    Kurtulmuştur aşkınla yanan ya Resulallah

    Enbiyanın serveri, ulemanın rehberi
    Evliyanın mürşidi, Hakkın son peygamberi
    Teşrifin sevindirdi, yedi kat gökle yeri
    Bulunmaz senin gibi canan ya Resulallah

    Seni seven müminin, kalbinde imanı sen
    Hüznü sen, elemi sen, âhı sen, figanı sen
    Derdinin dermanı sen, gönlünün fermanı sen
    Kavuşur senden medet uman ya Resulallah

    Yâri sen, nigârı sen, arzusu, emeli sen
    Gözü sen, kulağı sen, ayağı sen, eli sen
    Her şeyi sana muhtaç, ruhunun temeli sen
    Senin için halk oldu cihan ya Resulallah


    Olur mu?

    Cismimi bölseler bu yolda bine
    Sana şükrederim binlerce yine
    Varsın aşkın ile kül olsun sine
    Çileler gülmeme engel olur mu?

    Zaman bir değirmen bense danesi
    Değirmen çarkında devir dönesi
    Aciz mahlukatın kibri enesi
    Hiç seni bilmeme engel olur mu?

    İman ümitlerin en büyük bahtı
    Sana tutulanlar neyler ki tahtı
    Hasretlik bağrımı kavurup yaktı
    Sarp dağlar gelmeme engel olur mu?

    Yolun gayet yüce, öyle güzel ki
    Aşkın gönlümde öyle bir sel ki
    Bilmeyen cahiller hayal der belki
    İnsanlar sevmeme engel olur mu?

    Ağlamak gerekir durup gülmeden
    Yaşamak mümkün mü seni bilmeden
    Kavuşulmaz sana elbet ölmeden
    Tabipler ölmeme engel olur mu?


    Cevher pula satılmaz

    Kardeşim bu gururun, daha nice sürecek
    Bu bitmeyen gafletin nereye dek gidecek?

    Ömür geçti bir anı, satın almak istesek
    Alamayız elbette tonlarca altın versek.

    Ömür sermayesini çöplüğe atıyoruz
    En kıymetli cevheri, bir pula satıyoruz.

    Nasıl hoş karşılanır, bu kadar gaflete dalmak
    Ahmaklık olur baki ile fâniyi almak.

    Kendimize niye düşmanlık ediyoruz
    Hak yolu bırakıp, bâtıla gidiyoruz?

    Bu ettiklerimizi, bize yapsa bir düşman
    Merhamete gelirdi, olurdu elbet pişman.

    Dünyaya sarılarak, ömrü hiçe satarız
    Onu dertlere sokup, felakete atarız.

    Kul hakkını yüklenir, haram lokmalar yeriz
    Nasihat edene de, sen kendine bak deriz.

    Böyle bin yıl yaşasak, değişen bir şey olmaz
    Kabı ters çevirirsek içine hiç su dolmaz.

    Kalb huzuru olmadan kıldığımız her namaz
    Sevap ummak bir yana, cezadan da korumaz.

    Hem iyyâkena'büdü deriz, gayra döneriz
    Bir zaruret yok iken, ne bahane ederiz.

    Bizden bir şey isteyen, dönse başka bir yöne
    Bildirmesek de ona, nasıl kızarız yine.

    Gönlümüz başka yerde, böyle kılarız namaz
    Acep sanıyor muyuz bunu kimse kınamaz?

    Huzurdayken nasıl da düşüyoruz gaflete
    Seyirci kalmamalı yapılan cinayete.

    İbadetteki günah elbette gayet çoktur
    Öteki günahları saymaya gerek yoktur.

    Rahat günah işleriz, Allah affeder deriz
    Tevbe etmeden nasıl affı ümit ederiz.

    Allah rızk verendir, günahı da affeden
    Öyleyse ikisini bir tutmuyoruz neden.

    Bir gün rızk bekledik mi hiç çalışmadan
    Kaç günümüz geçti günaha bulaşmadan.

    Yüce Rabbimiz rızkı garanti etti bize
    Demedi oturun, Cenneti verdim size.

    Garanti edilenin ardından gidiyoruz
    Garanti olmayanı, hep ihmal ediyoruz.

    İsteme zararını, düşün artık yararını
    Bir gün öleceksin, çabuk ver kararını.

    Neleri yapacaksan söylüyorum özetle
    Haramlardan sakınıp, Hak emrini gözetle.


    Üstadımız

    Hak ile bâtılı öğretti bize
    Hain nefsimizi getirdi dize

    Onu tanımakla şereflendik biz
    Kitap girdi, huzur gördü evimiz

    Ömrünü vermişti bu kitaplara
    Onu görmek için kitapta ara

    Göremediysen de nurlu yüzünü
    Kitapları anlatır dinin özünü

    Sayesinde imanımız düzeldi
    İçimiz hep doğrularla bezendi

    Bidat yolda sapıtmaktan kurtulduk
    Cennete götüren tek yolu bulduk

    Mahrum etmez bizi şefaatinden
    Dünyada da feyiz ve himmetinden

    Ahirette elimizden tutar o
    Cennetlikler arasına katar o.


    Gir ağla, çık ağla

    Üzengisiz yürüyen at
    Çağırmadan kalkan avrat
    Buyurmadan tutan evlat
    Ne devlet ne devlet

    Gerek yok düğüne
    Gir oyna, çık oyna

    Sahibini teperse at
    Anlamazsa sözden evlat
    Bir de kötü ise avrat
    Zehir olur artık hayat

    Yas tut, kara bağla
    Gir ağla, çık ağla


    Nefsim

    Bir an gelir dost iken, yedi kat bir el olur,
    Bendini yıkıp geçen kükremiş bir sel olur.

    Bir an gelir, durulur, tatlı bir pınar olur,
    Herkese gölge veren büyük bir çınar olur.

    Bir an gelir para der, haram helâl ayırmaz,
    Bütün dünya verilse, aç gözünü doyurmaz.

    Bir an gelir inanır, hak ehlinin sözüne,
    Vurur iki dizine, yaşlar dolar gözüne.

    Bir an gelir sert bakar gözünde şimşek çakar,
    Yılların kazancını, tutar bir anda yakar.

    Bir an gelir, iyidir, kötüye düşman olur,
    Bütün yaptıklarına, utanır, pişman olur.

    Bir an gelir, saçmalar, ayarsız densiz olur,
    İman İslâm tanımaz kıpkızıl dinsiz olur.

    Bir an gelir uysaldır, her şeyi kabul eder,
    Bâtılları bırakır, hakkın yolunda gider.

    Bir an gelir tanımaz, herkese ağyâr olur,
    Mazlum canlara kıyar, azgın canavar olur.

    Bir an gelir harama kapatır gözlerini,
    Hatırından çıkarmaz Resûlün sözlerini.

    Bir an gelir zulmeder, ruhumuzu inletir,
    Ne naneler yedirir, ne mavallar dinletir.

    Aman ha aman, nefse uyanın hâli yaman,
    Onun hilesi çoktur, tükenmez hiçbir zaman.


    Manzum Ata Sözleri

    Ata sözü dinle, kalbi selim ol
    Bil ki, kalbden kalbe yol var demişler
    Öfkelenme hemen, biraz salim ol
    Sert sirke küpüne zarar demişler.

    Her yere uzanmaz el ve etekler
    Hep boşuna gider bütün emekler
    Göllerde dolaşan şaşkın ördekler
    Baştan değil, tersten dalar demişler.

    Aldanma dünyanın sakın vârına
    Düşmeye gör onun ahu zârına
    Bugünkü işini koyma yârına
    Gün doğmadan neler doğar demişler.

    Ne yazık geride kaldı bilenler
    Rağbet gördü günahına gülenler
    Eskiden beridir; dağdan gelenler
    Bağda olanları kovar demişler.

    Dedesi demiş ki, benim dedeme,
    Tuz ekmek bilmeze derdini deme
    Ot topla ye, namert ekmeği yeme
    Gün olur başına kakar demişler.

    Salih insanların yapış izine
    Dost addetme her güleni yüzüne
    İncinme dostunun doğru sözüne
    Doğru söz insana batar demişler.

    Kendine bir rehber bulmayan için,
    Onun öğüdünü almayan için
    Pişmeden ham kalıp olmayan için
    O, dipsiz kile boş ambar demişler.

    Dost ile ettiğin sözde kıl karar
    Kâr etmezsen bari eyleme zarar
    Aza kanaat et olma tamahkâr
    Ucuz satan tezce satar demişler.

    Elimde olmalı diyorsan dümen
    Kanaat ipini bırakma elden
    Eşek, geyik gibi boynuz isterken
    İki kulaktan da olur demişler.

    Vakit girmeyince namaz kılınmaz
    İman gibi büyük nimet bulunmaz
    Güneş balçık ile elbet sıvanmaz
    Kötülük her zaman sırıtır demişler.

    Okuyup ilimle olmalı âmil
    Hiç konuşmasa da bilinir kâmil
    Kendinden gayriyi beğenmez câhil
    Kendi çalar kendi oynar demişler.

    Kötülüklerden kaç, verme hiç değer
    Desinler sana bir er oğlu er
    Elin kapısını çalarsan eğer
    El de senin kapın çalar demişler.

    Sözünü uzatan, sürçer, gaf eder,
    Kıymetli vaktini hep israf eder
    Hem de çok yanılır, çok günah işler,
    Fazla söz yalansız olmaz demişler.
  • Suskunluğunu beğenmediğin kişi, seni konuşanlardan daha fazla seviyor.
  • Ya bu ağrılar,
    Aklımı çelen uzaklar,
    Bana bağlı tek şey şu can,
    İçinde hep hicran.
    Aklıma geleni mi yazmalı,
    Duymak istediklerini mi?
    Turuncu bir şafak vakti,
    Giderken.
    Öyle başı boş, siyah,
    Bir acıdır böyle yaşamak.
    Sana dair kalır mı aklımda,
    Anlamlar, düşler?
    Bunları düşünmek bile beter.
    Gitmek bir fiildir,
    Zamanı geldiğini bilene.
    Kısa keseyim desem olmaz,
    Sade ve anlamlı olmalı,
    Kendime vereceğim öğütler.
    Acı ve korku gibi değil,
    Sancı ve kabus gibiler.
    Karşıya geçemedim ben,
    Düşünsem bile aklı evvel,
    Yaşanmışlıklar işte bunlar.
    Karmaşık ve bitik tecrübeler.
    Matematiğine bakmadım sevdanın,
    Yalan söylemiyor bu bildiğin,
    Sadece felsefe yapabilirim,
    Kaçışın en kolay yolu için.
    Tersten de baksan yalnızım,
    Erken de gelsem farksızım,
    Adamlardan biri gibi,
    Sokakları dolduran,
    Sigara içen, gülen, konuşan,
    Susan adamlar gibi.
    Her siyahtan biraz almışım,
    Oralı değil, yaralıyım.
    Akşama bir öfke sarmışım,
    İçerim de içerim.
    Tek nefeste belki, biterim.
    Patlamış vagonlar gibi,
    Çarpa çarpa giderim,
    Olmadığın uzaklara.
    Hep acı mı satar tezgahımı,
    Yok hayır belki varımı,
    Koysam da bulmaz alıcı,
    Bu kadim ve kesif sancı...
    Demem o ki,
    İyi dinle burayı,
    O geniş saçların böler zamanı,
    Gözlerinde geceler doğar,
    Gülüşünde kasvetli bahar.
    Var git yollar senden başlar.
    Ve git sen artık,
    Artık,
    Git.......

    #ockham
  • 136 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Sen ne kadar güzel ne kadar zarif bir kitapsın öyle. Kalbe işleyen işleten...
    Adı gibi naif 17 hikayeden oluşan kitap.
    Her biri ayrı anlam verici. Ders çıkarıcı
    İlk hikaye olan "SULTANIMIZIN GELİŞİ" Üç ayları ve Ramazanı Şerifi ne güzel tasvir etmişler.
    2-KELİMELER : Bu hikayedede en çok sevdiğim alıntıyı yazmak istiyorum. "Ama susmak da yetmiyor işte. Ben susuyorum ama kelimeler dinlemiyor beni. Bir bağırtı çağırtı etrafımda...
    Çok güzel bir cümle değilmi. Bir çok anlam çıkaracağımız. Biz susmak istesekte etrafımız içimiz izin vermiyor...
    3-EMANET : Bu hikayede kalp kırmanın bazı insanlar için çok kolay presedür gereği diyip bunu bir iş haline getirmiş insanları ve parayla nasıl güzel kalp kırılacağını anlatıyor. Bundanda çok dersler çıkarılır anlayana...
    4-KEBİKEÇ: Burada da bir dede ile torunu arasında kitaplarla ilgili geçen olayı anlatıyor. Ben daha önce 'kebikeç' kelimesini hiç duymamıştım. Yeni öğrendim ve çok etkilendim.
    6-KURUL: Burada da bazı insanların değerlerimizi nasıl kötü birşeymiş gibi aktarmaları ve sonrada bu nesil neden böyle demelerine sebep olan kişilerle aynı...
    8-KADR'Ü KIYMET: ismindende anlaşılacağı üzere bu iki kelimeyi hikayeleştirmişler. Ortayada çok zarif bir gönül hikayesi çıkmış. Bizede kalbimizdeki heyecanla okumak kalmış.
    9-DUMRUL BEY: Dumrul beyin hazin sonu denilebilir. Sonunu böyle hayal etmemiştim.
    10-SELİM ÖĞRETMEN : Bizlerde Selim öğretmen gibi doğrularımızdan vazgeçmeyelim. Bize neyi dayatırlarsa dayatsınlar biz hak olan doğruyu bildiğimize inanıyorsak o yolu başımız dik savaşarak geçebiliriz...
    11-SÜKUT İŞÇİSİ:Kitaba adını veren hikaye çok zariflikle yazılmış...
    12-KİTAPYA:Bu hikaye gerçek olsaydı keşke dedim. Kitaplarla yapılan alış veriş. Kitaplar bizim asıl sermayemiz olsaydı. Zaten bilene kadrini anlayana asıl sermaye kitaplar. Ama herkes bilseydi bunu. Çocuğun bir kalemi alabilmesi için para yerine kitap okuyup biriktirmesi ve onunla gidip satın alması... Ve daha nica örnek var hikayenin içinde...
    Bazı hikayelere az değindim bazısına hiç değinmedim. Çünkü kalbine dokunanlara öncelik vermek istedim. Ve de çok spoiler vermek istemiyorum.
    Ama size kitabı şiddetle tavsiye ediyorum. Muhakkak içinde kendinize ait bir şey bulacaksınız. İnanıyorum...
    Keyifli okumalar :)
  • 659 syf.
    ·19 günde·Beğendi·8/10
    Belki de aynı toprağın, aynı obanın, aynı kültürün insanı olmamızdandır. Şiiri çok severim ama Karacoğlan ile Dadaloğlu’nun şiirlerini bir ayrı severim.
    Bu iki ozanımız ile ilgili ne kadar makale, araştırma, derleme kitap bulursam okumdan edemem. Ali Rıza Yalgın, Mustafa Necati Karaer, Müjgân Cumbur ve Cahit Özttelli Karacoğlan ile ilgili en iyi, en doğru derlemeleri yapmışlardı ama bu araştırmacılar bu ozanların, kültürünü, yaşam tarzını, lehçesini bilmediklerinden çok basit ve bariz hatalara düşmüşlerdi.
    Örneğin Öztelli: sadece Karacoğlan’da görülen “Hirene, Hezele, Farımaz, Mestine” gibi kelimelerin bir anlamı olmadığını, bunların Karacoğlan tarafından uyak için uydurulmuş kelimeler olduğunu söylüyordu.
    Oysa bu kelimelerin elbette anlamı vardı ama Öztelli bundan habersizdi.
    Bu hataları da ancak kendisi de bu ozanlar gibi Toroslarda yaşayan bir Türkmen düzeltebilirdi.
    Karacoğlan üzerine yazılmış eserleri araştırırken, bir sahafta tesadüfen Ali Ozanemre’nin “Döne Döne Karacoğlan” kitabıyla karşılaştım.
    Ozanemre’de Karacoğlan gibi bir Farsak Türkmeni, öğretmen emeklisi ve avukattı. Her Türkmen gibi, o da biraz ozan ve gönül insanıydı.
    Ozanemre ‘Karacoğlan hakkında artık derleme yapmanın anlamı kalmadığını, önemli olanın bu ozanımıza yakıştırılan ama asla ona ait olmayan şiirlerin, Karacoğlan şiirleri arasından ayıklanması ve basit dil yanlışlarının düzeltilmesi’ yönünde bir çalışma yapmıştı.
    Çalışmasına da Cumbur ile Öztelli’nin derlemelerini esas almış ve onların kitaplarında yer alan şiirlerde düzeltmeler yapmış, bu düzeltmeleri neden yaptığını da uzun uzun izah etmiş. Fakat Ozanemre bu iki derlemecinin kitaplarındaki yaklaşık 200 şiiri ele almış, kalan 200 şiirde bir düzeltme yapmadığı gibi bunun sebebini de açıklamamış.
    Acaba incelmeye tabi tutmadığı şiirleri Karacolan’a ait görmediği için mi yoksa bunlarda bir hata bulamadığından mı bunları incelememişti?
    Eserde bu konuda bir açıklık olmaması elbette önemli bir eksiklik olsa da özellikle Karacoğlan kültürüyle yetişmeyenler şayet bu ozanımızı tam olarak anlamak istiyorlarsa Ozanemre’nin bu çalışmasını mutlaka okumalılar.
    Ozanemre’nin kitabının ön incelemesini yaptıktan sonra en merak ettiğim konu ise Karacoğlan’ın açık ara en sevdiğim ve en anlamlı bulunduğum aşağıdaki şiirinin son kıtasında nasıl bir değişikliğe gittiği oldu fakat heyhat, Sayın Ozanemre bu şiirde bir hata ve noksan görememişti.
    Oysa şiirin son kıtası ilk satır son kelimesinin “geline” olması mümkün değil.
    Nereden anlıyoruz bunu?..
    Elbette şiirin bundan sonra devam eden satırlarından ve şirin genelinden anlıyoruz.
    Ozan bu şiirinde doğumundan ölümüne kadar olan kendi hayatını ve çektiği çileleri, zorlukları, acıları anlatıyor ve son kıtada da bu dünyadan kendisi gibi geçip giden, kara toprak olan milyarların kimlerden oluştuğunu, onların başına ne gibi işler geldiğini merak ediyor. Bu sebeple de “Sual eylen bizden evvel gelene” diyor.
    O sual edilecek kişinin mezarından kalkmış bir ölü olduğu aşikâr. Ve o sual edilecek kişinin de “Karacoğlan der ki bakın geline” dizesindeki şahıs olduğu da kesin. Böyle olduğuna göre ozanın “Karacoğlan der ki bakın geline” dediği mezarından kalkmış meçhul şahıs kesinlikle bir gelin olmamalı.
    Zira şiirde gelinle ilgili bir durum yok. Artık gözlerimin yaşı kurumaz, hükmu yürümez, güzellere beylikten azledilmiş bir ozanın ne işi olur gelinle? Kaldı ki, şiirde baştan sona gelinlik bir durum yokken Karacaoğlan neden öncesi ve sonrası olmayan bir gelin çıkarsın ortaya ve “Karacoğlan der ki bakın geline” desin?
    Peki, bu ilk dizenin sonu “geline” değilse nedir? Elbette “gelene”dir.
    Şiirin devamından anlıyoruz ki ozan bu şiirini söylerken kim olduğu seçilemeyecek kadar uzaktan bir kişi beliriyor ve Karacoğlan buna dikkat çekerek ““Karacoğlan der ki bakın gelene” deyip sazını çalmaya devam ederken o meçhul şahısta nihayet yaklaşıyor ve artık onun tarih öncesi kavimlerden bir fert olduğu her halinden bellidir.
    İşte o zaman ozan: Sual eylen bizden evvel gelene / Kim var imiş biz burada yoğ iken” diyor. Karacoğlan burada “Sual eylen bizden evveli bilene” demiş olabilir mi? Olabilir veya olamaz. Bu benim için haddimi aşmak olur.
    İşte bu sebeple “Ozanemre bu şiirin son kıtasının ilk dize, son kelimesini ‘gelene’ şeklinde düzeltir, fakat aynı kıt'adaki ikinci ‘gelene’ kelimesinin yerine ne koyar acaba?” diye düşünmüştüm lakin hayla kırıklığına uğradım.
    Artık umudum bu eserin yeni baskıları, olmazsa da yeni araştırmacılarda olacak.
    Şiirle ve okuyarak kalın.

    ŞU YALAN DÜNYAYA GELDİM GELELİ
    Şu yalan dünyaya geldim geleli
    Tas tas içtim ağuları, sağ iken
    Kahpe felek vermez benim muradım
    Viran oldum, mor sümbüllü bağ iken

    Aradılar bir tenhada buldular
    Yaslandılar şıvgalarım kırdılar
    Yaz bahar ayında bir od verdiler
    Yandım gittim ala karlı dağ iken

    Farımaz da deli gönlüm farımaz
    Akar gözlerimin yaşı kurumaz
    Bundan geri benim hükmüm yürümez
    Azil oldum güzellere bey iken

    Karacoğlan der ki bakın geline
    Ömrümün yarısı gitti talana
    Sual eylen bizden evvel gelene
    Kim var imiş biz burada yoğ iken
  • OTUZÜÇ KURŞUN
    1.
    Bu dağ Mengene dağıdır
    Tanyeri atanda Van'da
    Bu dağ Nemrut yavrusudur
    Tanyeri atanda Nemruda karşı
    Bir yanın çığ tutar, Kafkas ufkudur
    Bir yanın seccade Acem mülküdür
    Doruklarda buzulların salkımı
    Firari guvercinler su başlarında
    Ve karaca sürüsü,
    Keklik takımı...
    Yiğitlik inkar gelinmez
    Tek'e - tek döğüşte yenilmediler
    Bin yıllardan bu yan, bura uşağı
    Gel haberi nerden verek
    Turna sürüsü değil bu
    Gökte yıldız burcu değil
    Otuzüç kurşunlu yürek
    Otuzuç kan pınarı
    Akmaz,
    Göl olmuş bu dağda...
    2.
    Yokuşun dibinden bir tavşan kalktı
    Sırtı alaçakır
    Karnı sütbeyaz
    Garip, ikicanlı, bir dağ tavşanı
    Yüreği ağzında öyle zavallı
    Tövbeye getirir insanı
    Tenhaydı, tenhaydı vakitler
    Kusursuz, çırılçıplak bir şafaktı
    Baktı otuzüçten biri
    Karnında açlığın ağır boşluğu
    Saç, sakal bir karış
    Yakasında bit,
    Baktı kolları vurulu,
    Cehennem yürekli bir yiğit,
    Bir garip tavşana,
    Bir gerilere.
    Düştü nazlı filintası aklına,
    Yastığı altında küsmüş,
    Düştü, Harran ovasından getirdiği tay
    Perçemi mavi boncuklu,
    Alnında akıtma
    Üç topuğu ak,
    Eşkini hovarda, kıvrak,
    Doru, seglavi kısrağı.
    Nasıl uçmuşlardı Hozat önünde!
    Şimdi, böyle çaresiz ve bağlı,
    Böyle arkasında bir soğuk namlu
    Bulunmayaydı,
    Sığınabilirdi yüceltilere...
    Bu dağlar, kardeş dağlar, kadrini bilir,
    Evvel Allah bu eller utandırmaz adamı,
    Yanan cıgaranın külünü,
    Güneşlerde çatal kıvılcımlanan
    Engereğin dilini,
    İlk atımda uçuran
    Usta elleri...
    Bu gözler, bir kere bile faka basmadı
    Çığ bekleyen boğazların kıyametini
    Karlı, yumuşacık hıyanetini
    Uçurumların,
    Önceden bilen gözleri...
    Çaresiz
    Vurulacaktı,
    Buyruk kesindi,
    Gayrı gözlerini kör sürüngenler
    Yüreğini leş kuşları yesindi...
    3.
    Vurulmuşum
    Dağların kuytuluk bir boğazında
    Vakitlerden bir sabah namazında
    Yatarım
    Kanlı, upuzun...
    Vurulmuşum
    Düşüm, gecelerden kara
    Bir hayra yoranım çıkmaz
    Canım alırlar ecelsiz
    Sığdıramam kitaplara
    Şifre buyurmuş bir paşa
    Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız
    Kirvem, hallarımı aynı böyle yaz
    Rivayet sanılır belki
    Gül memeler değil
    Domdom kurşunu
    Paramparça ağzımdaki...
    4.
    Ölüm buyruğunu uyguladılar,
    Mavi dağ dumanını
    ve uyur-uyanık seher yelini
    Kanlara buladılar.
    Sonra oracıkta tüfek çattılar
    Koynumuzu usul-usul yoklayıp
    Aradılar.
    Didik-didik ettiler
    Kirmanşah dokuması al kuşağımı
    Tespihimi, tabakamı alıp gittiler
    Hepsi de armağandı Acemelinden...
    Kirveyiz, kardeşiz, kanla bağlıyız
    Karşıyaka köyleri, obalarıyla
    Kız alıp vermişiz yüzyıllar boyu,
    Komşuyuz yaka yakaya
    Birbirine karışır tavuklarımız
    Bilmezlikten değil,
    Fıkaralıktan
    Pasaporta ısınmamış içimiz
    Budur katlimize sebep suçumuz,
    Gayrı eşkiyaya çıkar adımız
    Kaçakçıya
    Soyguncuya
    Hayına...
    Kirvem hallarımı aynı böyle yaz
    Rivayet sanılır belki
    Gül memeler değil
    Domdom kurşunu
    Paramparça ağzımdaki...

    5.
    Vurun ulan,
    Vurun,
    Ben kolay ölmem.
    Ocakta küllenmiş közüm,
    Karnımda sözüm var
    Haldan bilene.
    Babam gözlerini verdi Urfa önünde
    Üç de kardaşını
    Üç nazlı selvi,
    Ömrüne doymamış üç dağ parçası.
    Burçlardan, tepelerden, minarelerden
    Kirve, hısım, dağların çocukları
    Fransız Kuşatmasına karşı koyanda
    Bıyıkları yeni terlemiş daha
    Benim küçük dayım Nazif
    Yakışıklı,
    Hafif,
    İyi süvari
    Vurun kardaş demiş
    Namus günüdür
    Ve şaha kaldırmış atını.
    Kirvem hallarımı aynı böyle yaz
    Rivayet sanılır belki
    Gül memeler değil
    Domdom kurşunu
    Paramparça ağzımdaki...
    Ahmed ARİF
  • Belh’in meşhur velisi Hatim-i Asam, hacca gidiyordu. Hanımına teklifte bulundu:

    Hanım, ne kadar nafaka bırakayım sana, ben gelinceye kadar? Tevekkül ve teslimiyet timsali hanımın cevabı ibretliydi: -Ne kadar yaşayacaksam o kadar!

    Hanım senin ne kadar yaşayacağını ben ne bileyim?..

    Öyle ise dedi, benim nafakamı ne kadar yaşayacağımı bilene bırak. O beni şimdiye kadar hiç nafakasız bırakmadı, şimdiden sonra da bırakmaz. Sen harçlığını yanında tut, gurbette sana lazım olabilir.

    Hatim-i Asam yola çıktıktan sonra mahalle hanımları ziyarete geldiler.

    Allah kavuştursun beyiniz hacca gitti, dediler. Hemen arkasından da mahalli dille sormadan edemediler:

    Beyin sana ne kadar rızık bıraktı gelinceye kadar?..

    Benim beyim dedi, rızık veren değil rızık yiyendir. Rızık yiyen, rızık veremez. Ben rızkımı hep rızık verenden beklemişim şimdiye kadar. O beni hiç rızıksız bırakmamış, yine de bırakmayacağına inanıyorum.

    Hanımlar bu cevaptan pek memnun olmadılar, dudaklarını büküp aleyhte konuşarak gittiler…

    Aradan çok geçmedi Hatim’in evinin kapısında at kişnemeleri duyuldu. Dışarıya çıkan hanım, bir atlı kafilesiyle karşılaştı. Hacıları uğurlamaktan dönen Bağdat halifesi susamış, su içmek için uğramış buraya. Hanım hemen bir testi su ile bir bardak uzattı. Soğuk suyu kana kana içen halife yanındaki vezirine emir verdi:

    İçtiğimiz suyun bedelini bize yakışan şekilde öde!..

    Toprak çanağın içini altınla dolduran vezir, bardağı kapının yanına bırakırken söylendi:

    Allah’a emanet olun bacım, soğuk suyunu içtik, hakkını helal et… Kafile uzaklaşırken Hatim’in hanımı bardağın içinde beyi hacdan dönünceye kadar yetip de artacak miktarda para bırakıldığını gördü. Her zaman yaptığı gibi yine seccadesine yönelip şükür secdesine kapandı:

    Rabb’im dedi, çocukken anam babamın eliyle gönderiyordun rızkımı. Evlenince beyim Hatim’le göndermeye başladın rızkımı… Şimdi ise beyim hacca gitti, bu defa da halifeyle gönderiyorsun rızkımı. Beni hayatım boyunca hiç rızıksız bırakmadın. Zaten ben de seni hep böyle bildim. Bu yüzden tevekkül ve teslimiyetim hiç azalmadı, hep arttı. Ancak çevremdekiler aynı değiller. Onlar tevekkülsüz ve teslimiyetsizler… Hemen hücuma geçiyor, tevekkülsüzlük telkin ediyorlar bizlere… Sen tevekkül ve teslimiyet duyguları nasip eyle bu aile bireylerine de, asıl rızkı verenin sen olduğunu onlar da anlasınlar, senin kimseyi rızıksız bırakmayacağını idrakte onlar da gaflete düşmesinler, huzurlu yaşasınlar..!
    Kalpler ne para ne pul nede dünya zevkleriyle mutlu olmaz.
    Ancak ve ancak
    " Kalpler Allahın zikriyle mutmain (mutlu) olur"
    ( Rad suresi 28.inci ayet )