• Sessizlik.
    Her taraf sessiz olmalıydı.
    Bu kavramı geçen gün ormanın derinliklerinde dolaşan biri genç öteki yaşlı iki kişiden duydum. Gözlerim iyi seçemese de, yaşlı olanı sesindeki yıpranmışlıktan tanıdım.

    “Kendime eziyet ediyormuşum. Bu yaştan sonra oturup keyfime bakmalıymışım. Pehh! Onlar ne bilir gecenin sessizliğinde doğaya karışan nefesimi dinlemenin bin konfora ağır bastığını. ”

    Genç olan keyifle güldü. Daha kahkahasının yankıları bitmeden konuşmaya başladı. “Ya da senin ne kadar dinç olduğunu hala anlayamamış olmalılar dede.”

    Adam torununun omuzlarını sıkıp başını salladı. “Öyle ya. Öyle. Babaanneni ikna edebilsem yapacağım şu dağın başına bir ev. Gül gibi keyfime bakacağım. Ama nerdee? Şehrin ışık kirliliğinden güzelim yıldızların ışıltısını göremez olduk.”

    Konuşmaları bu şekilde devam etmişti. Çok gürültü çıkarıyordu buraya gelen insanlar ama ben rahatsız hissetmiyordum. Öğreniyordum. Şimdi o bahsettikleri yıldızlar tek tek gökyüzünde belirmiş olmalıydı ve etraf da sessiz. Asla anlayamayacaktım şu sessizliği. O yüzden daha önceden duymuşsam da unutuyordum sürekli.

    Gündüzleri arkadaşlarımdan kimi uyur kimi işine bakarken ben dinlerdim. Doğayı, insanları, her şeyi. En iyi özelliğimdi ne de olsa. Meraklıydım. Gece ise mesaim başlardı. Yine dinlerdim. Dinliyordum.

    Ağaç yapraklarının hışırtısı asla kesilmeksizin asimetrik kulaklarıma ulaşıyordu, arkadaşlarımın ve diğer canlıların sesiyle birlikte. Şimdi de kar atıştırıyordu. Yeryüzüne düşerken çıkardığı sesi seviyordum. Havanın düne göre ılıdığına bakılırsa belliydi beyaz tanelerin düşeceği. Gerçi bana her şey siyah beyazdı. Fakat karlar ve gökyüzünün geceleri oluşturduğu tezat ayrı bir ahenk taşıyordu. Yine de tek bir sıkıntısı vardı: Soğuk. Hele hele geceleri iki kat daha soğuk oluyordu. Arkadaşlarımdan kimse üşümezdi. Bir tek ben üşürdüm. Normal değildim sanırım. Öyle bir çabam da yoktu.

    Ben bunları düşünürken sinsice yanıma yaklaşan arkadaşımla irkildim. Çok iyi duysam da iflah olmaz bir dalgındım. Kafamı hemen ondan tarafa çevirdim. “Korkuttun beni Venandi. Ben senin avın değilim. Biraz daha dostça yaklaş.”

    “Gündüz uyumamışsın ve zaten korkunç olan kocaman gözlerin daha da korkunç olmuş. Bana bakmayı kes.”

    Kafamı çevirip aşağı yukarı salladım. “Formundasın bugün. Hadi sen işine bak ve beni yalnız bırak. Gecenin sessizliğinde kafamı dinleyeceğim.” Nasıl bir şeyse artık?

    Venandi bana kapkara gözleriyle tuhaf tuhaf baktı. Sonra da “Ne yapacaksın? Ne yapacaksın? İnsanları dinlemek sana yaramıyor Noctis. Garip kelimeler bunlar. Ayrıca sen de işine baksan iyi edersin. Aç kalınca hiç çekilmiyorsun” deyip ahenkle uçtu gitti.

    Arkasından bağırdım. “Sen hiçbir türlü çekilmiyorsun.”

    Herkes oraya buraya dağıldı. Saat ilerledi ve ben bir anda kendimi fazlasıyla yalnız hissettim. Acaba gece hüzün getirir diye diye insanlar benim de mi öyle hissetmeme neden oldu? Ahh Hedwig! Keşke şimdi yanımda olsan. Olabilsen.

    SON
  • Anne, benim kızın!
    Can Sızın, cansızın cılızın, büyümeyenin, tahtını yapıp da bahtına el süremediğin.
    Büyüdüm bak, Kocaman kadın oldum. Kendi yuvamı kuralı çok uzun yıllar geçti. Alıştım mı diye sorarsan bana, Sabahları erken kalkmaya alıştım mesela. Çocukları okula göndermeye, çamaşırları ters çevirip makinaya atmaya, pilav yapmaya..Biliyor musun bu yıl salatalık turşumu bile kendim kurdum. Güzel oldu mu dersen, ne bileyim be anne. İtiraf etmek gerekirse seninkiler kadar güzel olmadı, sirkeyi biraz fazla kaçırdım sanırım. Beni bilirsin, elimin ayarı olmadı hiç, yüreğim gibi..
    Bazen mutfağa çekilip bi kahve yapıyorum kendime. Yüzümde hüzün, şuramda, ta derinlerde bi yerde iflah olmaz bir yalnızlık. Boğazımı sıkıyor içimdeki balıkçı yaka hissi. Keşke diyorum bu kadar uzak oturmasaydım sana.
    Yüreğim anne! Yüreğim öyle sıkışıyor ki bazen, ne yalan söyleyeyim çok korkuyorum ölmekten. Çocuklar anne, çocuklarım, ne yapar bensiz. O kadar küçükler ki daha. Ben bile bu yaşta hala muhtaçken sevgine ve sana. Onlar nasıl başa çıkar diyorum hayatla.
    Biliyorum anne, biliyorum. Ölüm bile eskiyor zamanla. Evler eskiyor, Anılar eskiyor. Ve unutuluyor verdiğin emekler. Bırakıyor herkes bir gün bedenini toprağa...
    Ne olur anne, kendine iyi bak. İlaçlarını ihmal etme, doğru beslen, yürüyüşe çık, bitki çayı iç falan.
    Ne kadar uzak olursan ol, Güneş olmadan da uzanır bana gölgen. Yeter ki diyorum yeter ki, nefesin çekilmesin ensemden...

    https://youtu.be/plgqaTatN5c
  • 408 syf.
    ·39 günde·8/10
    Bir kitap nasıl tüm sayfalar boyunca hüzün kokar ? Hasan Ali Toptaş öyle bir yazmış ki sanki diyorum Ziya, Hasan Ali olmuş. Böyle güzel aktarabilmek için yaşamak lazım şayet... Öncelikle şundan başlayım Hasan Ali okumaya kuşlar yasına giderle başlamıştım ve ilk okuma için tercih etmemem lazımmış ama bu tamamen kişisel çünkü ben ölüm, ana, baba ve hastalık temalı şeyleri çok sevmem beni gerer bunaltır yazar da öyle bir aktarmış ki sanki kendi babammış gibi yüreğimde bir yumru ile zor bitirebilmistim kitabı :( Ama şimdi bu kitapla yazarın büyülü dünyasına girmiş oldum. Sanki hep böyle bir rüyadaymışış hissi verdi bana anlattıkları ama çok acı şeylerdi kimin bunlara yüreği dayanır ki ?
    Baş kahraman Ziyanın köyündeki karcının 'yanan yüreklere kar var' diye bağırması ne kadar da haklı bir bağırma imiş... Yüreğim yandı okurken vurulan o kuş sanki benim karşıma çıkacak gibi sınırda bir asker oldum bazen, bazen de toplumun gıybeti ile yenmiş bir ruh oldum. Ben ne Ziyaydım ne Kenan ben yüreği yanmış bir ana da değildim belki ama benim de yanan yüreğime kar lazım geldi kitabı bitirirken...
    Okuyun daha çok okuyun bir de böyle bakın hayata...
    Selametle...:)
  • TERK ETMEK
    Terk etmek öyle kolay ki…
    Yeter ki buna kendini hazır hisset.
    Bunun için de ilişkinizdeki sorunları çözmek yerine daha da çözümsüz hale getirmelisin. Üstelik sürekli değişik yanlışlarla haklılığını sergilemelisin. O son vuruşu yapmak için zaman kollamalısın. Bu bir tekme ya da yumruk değildir. Bunların verdiği acı zamanla geçer nasıl olsa… Çok daha etkili şeyler bulmak zorundasın.

    Cümleler…

    Evet, evet… Hem de kurşun kadar etkili cümleler…

    Yüzüne karşı söylemelisin. Üstelik de çekinmeden… Bakışlarını kaçırmadan...

    Silahı tuttuğunda elin titrememeli, derler ya… Bu da böyle bir şey işte… Sesin titrememeli…

    Zamanı geldiğinde hiç acımadan tetiğe basmalısın. Silahında ne kadar kurşun varsa boşaltmalısın sevgiliye... Neresine olursa artık… Gururuna, egosuna, ruhuna…

    Hatta kadınlık onuruna…

    Öylesine can yakıcı sözler olmalı ki bunlar… Yine de yetinmemelisin. Nasılsa gardı düşmüştür artık… Nasılsa yavaş yavaş gücü de tükenmekte… Tam zamanıdır artık onu paramparça etmenin... Hatta yok etmenin… Ona o an ne kadar zarar verebilirsen o kadar mutlu olmalısın. Bu senin hakkın… Ne kadar mutlu olmak istiyorsan sen, onu o kadar parçalamalısın.

    Sonra yüreğine çalışmalısın. Ne de olsa her şey orada başladı. Orada son bulmalı ama, değil mi. Ne var ne yok silinmeli… Bunu yapamıyorsan bile o yürek acımasızca yerinden sökülmeli…

    Evet, evet bu…

    Yapılması gereken en doğru şey bu…

    Sonra yüzüne bakmalısın. Öyle boş boş değil. Daha önce baktıkların gibi değil. Öyle bir bakış olmalı ki, geride ne kadar söylenmemiş acımasız sözcükler varsa onları tamamlamalı… Hiçbir şey eksik kalmamalı… Paslı bir bıçağın bedene saplandığındaki acı gibi etkisi olmalı. Hem ne söylediğin değildir önemli olan, ne söylemek istediğindir. Karşındaki kişinin o anda bu bakışlarından ne anladığıdır. O yüzden biraz da nefret barındırmalıdır.

    Sonra son bir bakış… Biraz daha farklı ama…

    Küçümser gibi…

    Anlamı; sana söyleyeceğim çok şey var ama sen buna değemezsin.

    Sonrasında yavaş adımlarla yatak odasına gidersin. Bir bavul çıkarırsın ve boşaltırsın çekmeceleri… Askıda ne kadar sana ait elbise varsa teker teker doldurursun içine…

    O an seni engellemeye çalışır, Sevgili…

    Yapma, der. Bana bunu yapma…

    Lütfen gitme…

    Zaten seni durduramaz. Bu şekilde gitmek isteyeni zaten hiç kimse durduramaz. Amaç, bunu yaparak daha fazla can yakmak…

    Ama asıl amaç; bu ilişkinin devam etmesi için her şeyi yaptım. Oysa sen yaptıklarımı anlamadın, diye suçlamak…

    Ben aslında harika bir insanım ama sen beni hiç anlamadın, mesajın vermek…

    Böyle bir hava yaratmak…

    Bu ilişkide asıl kaybeden o olacak ne de olsa… Sen nasılsa elini sallasan var ya…

    Bavulu kapattığında bir süre beklemelisin. Odaya şöyle bir göz atmalısın. Veda eder gibi… Son kez bakar gibi… Ne de olsa bu oda bir zamanlar en güzel anları yaşadığın yerdir. Tüm özel hazları tattığın cennetindir. Derin birkaç nefesle içini doldurmalısın. Bu sahne için biraz duygusallık gereklidir çünkü…

    Sonra…

    Onun yüzüne bakmalısın. Her şey bitti, der gibi… O an ne söylerse söylesin sana, nasılsa bu sözlerin hiç bir anlamı yoktur. Ne de olsa sen onun yüreğini yerinden sökmek istedin ve bunu da başarmak üzeresin.

    Bavulu eline alıp yavaşça kapıya doğru yürümelisin. Bir adım geriden takip eder seni, Sevgili… Hala seni durdurmanın peşindedir.

    Son bir kez bakmalısın onun yüzüne… Gözlerinde biraz ıslaklık olmalı, ne de olsa hüzün iyi yakışır bu ortama…

    Sonra bir Elveda… Ama en duygusalından…

    Sesini titretmelisin o anda… Üzgün olduğunu belli etmelisin. Çünkü bu davranışlar bile duygusal travma yaşatır karşındakine… Acısına acı katar.

    Her ne kadar tüm oyunu sen oynasan da, bu dramatik oyunun asıl kahramanı odur. Çünkü her şey onun için yaşanmaktadır. Yüreği yerinden sökülen, en fazla acıyı yaşayacak olan, odur.

    Geriye dönüp üzgün bir ifadeyle, kendine iyi bak, demelisin.

    Öldürücü darbeyi bu şekilde vurmalısın.

    Sonra da kapıdan yavaşça çıkmalısın.

    Sonrası mı?

    Sonrası düğün bayram sana…

    Karışırsın insan kalabalığına…

    Tabi, ne kadar insanlığın kalmışsa…

    Özcan KIYICI
  • Sana bana vatanıma ülkemin insanlarına dair


    Telgrafin tellerini kurşunlamalı’’
    Öyle değildi bu türkü bilirim
    Bir de içime
    -Her istasyonda duran sonra tekrar yürüyen-
    Bir posta katarı gibi simsiyah dumanlar dökerek
    Bazan gelmesi beklenen bazan ansızın çıkagelen
    Haberler bilirim mektuplar bilirim.Gamdan dağlar kurmalıyım
    Kayaları kelimeler olan
    Kırk ikindi saymalıyım
    Kırk gün hüzün boşaltan omuzlarıma saçlarıma
    Saçlarının akışını anar anmaz omuzlarından
    Baştan ayağa ıslanmalıyım
    Gam dağlarına çıkıp naralar atmalıyım.İçimde kaynayan bir mahşer var
    Bu mahşer birde annelerinin kalbinde kaynar
    Çünkü onlar yün örerken pencere önlerinde
    Ya da çamaşır sererken bahçelerinde
    Birden alıverirler kara haberini
    Okul dönüşü bir trafik kazasında
    Can veren oğullarının.Bir de gencecik aşıkların yüreklerini bilirim
    Bir dolmuşta yorgun şoförler için bestelenmiş
    Bir şarkıdan bir kelime düşüverince içlerine
    Karanlık sokaklarına dalarak şehirlerin
    Beton apartmanların sağır duvarlarını yumruklayan
    Ya da melal denizi parkların ıssız yerlerinde
    Örneğin Hint Okyanusu gibi derin
    İsyanın kapkara sularına dalan.Nice akşamlar bilirim ki
    Karanlığını
    Bir millet hastanesinde
    Dokuz kişilik kadınlar koğuşu koridorunda
    Başını kalorifer borularına gömmüş
    Beyaz giysilerinden uykular dökülen tabiplerden
    Haber sormaya korkan
    Genç kızların yüreğinden almıştır.Bir de baharlar bilirim
    Apartman odalarında büyüyen çocukların bilmediği bilemeyeceği
    Anadolu bozkırlarında
    İstanbul’dan çıkıp Diyarbekir’e doğru
    Tekerleri yamalı asfaltları bir ağustos susuzluğu ile içen
    Cesur otobüs pencerelerinden
    Bilinçsiz bir baş kayması ile görülen
    Evrensel kadınların iki büklüm çapa yaptıkları tarla kenarlarında
    Çıplak ayakları yumuşak topraklara batmış ırgat çocuklarının
    Bir ellerinde bayat bir ekmeği kemirirken
    Diğer ellerinde sarkan yemyeşil bir soğanla gelen.Yazlar bilirim memleketime özgü
    Yiğit köy delikanlılarının
    İncir çekirdeği meselelerle birbirlerini kurşunladıkları
    Birinin ölü dudaklarından sızan kan daha kurumadan
    Üstüne cehennem güneşlerde göğermiş mor sinekler konup kalkan
    Diğeri kan ter içinde yayla yollarında
    Mavzerinin demirini alnına dayamış
    Yüreği susuzluktan bunalan
    İçinden mahpushane çeşmeleri akan
    Ansızın parlayan keklikleri jandarma baskını sanıp
    Apansız silahına davranan
    Nice delikanlıların figüranlık yaptığı
    Yazlar bilirim memleketime özgüGüzler bilirim ülkeme dair
    Karşılıksız kalmış bir sevda gibi gelir
    Kalakalmış bir kıyıda melül ve tenha
    Kalbim gibi
    Kaybolmuş daracık ceplerinde elleri
    Titreyen kenar mahalle çocukları
    Bir sıcak somun için, yalın kat bir don için
    Dökülürler bulvarlara yapraklar gibi.Kadınlar bilirim ülkeme ait
    Yürekleri Akdeniz gibi geniş, soluğu Afrika gibi sıcak
    Göğüsleri Çukurova gibi münbit
    Dağ gibi otururlar evlerinde
    Limanlar gemileri nasıl beklerse
    Öyle beklerler erkeklerini
    Yaslandın mı çınar gibidir onlar sardın mı umut gibi.İsyan şiirleri bilirim sonra
    Kelimeler ki tank gibi geçer adamın yüreğinden
    Harfler harp düzeni almıştır mısralarında
    Kimi bir vurguncuyu gece rüyasında yakalamıştır
    Kimi bir soygun sofrasında ışıklı sofralarda
    Hırsızın gırtlağına tıkanmıştır.Müslüman yürekler bilirim daha
    Kızdı mı cehennem kesilir sevdi mi cennet
    Eller bilirim haşin hoyrat mert
    Alınlar görmüşüm ki vatanımın coğrafyasıdır
    Her kırışığı sorulacak bir hesabı
    Her çizgisi tarihten bir yaprağı anlatır.Bütün bunların üstüne
    Hepsinin üstüne sevda sözleri söylemeliyim
    Vatanım milletim tüm insanlar kardeşlerim
    Sonra sen gelmelisin dilimin ucuna adın gelmeli
    Adın kurtuluştur ama söylememeliyim
    Can kuşum, umudum, canım sevgilim.
  • *Çeviri bir şiir nasıl bu kadar güzel ve etkileyici olabilir!...*

    Notre Dame Katedrali yanmış.
    Fransa’nın Paris Kentinde bulunan tarihi binanın göklere yükselen kan kırmızısı/simsiyah alevleri, adeta, benim de içimde bir yerleri tutuşturdu.

    Hatırladım.
    *Norte Dame benim* için, Victor Hugo demek.
    Ve *Victor Hugo* da, Peygamberimize yazdığı o meşhur şiir demek: *Mahomet/Hz. Muhammed* başlığı ile sürgünde iken yazdığı o şiiri Ağrı, İbrahim Çeçen Üniversitesinden değerli Hocamız Yakup Yaşa Türkçeye çevirmiş, ne iyi etmiş emeğine teşekkür, sesine, soluğuna sağlık hocam.

    Bir de şunu hatırladım; Victor Hugo, bir gün, tarihi Notre Dame’ı gezerken, Katedralin kule duvarlarından birinin üzerinde biraz silikçe bir yazı görür: Fatalis/Kader.
    Kim bilir, belki de, ondan sonradır ki Victor Hugo’nun kaderi bambaşka bir çizgiye doğru evrilmiştir ve bir torunu ile iki oğlunu vaftiz yaptırmayınca, ayrıca, Allah (cc), İslam ve Kur’an Ayetleri üzerine bir hayli şiirler yazdığı için onun, Müslüman olduğu konusunda yorumlar yapılmasına sebep olmuştur.

    Romantizmin öncüsü, meşhur düşünür, şair ve yazar Victor Hugo; " _Kim olduğumu ve adımın ne olduğunu yalnız Allah bilir_ " demişti.

    Gerçekten Müslüman oldu mu, bunu da yalnız Allah biliyor fakat, onun, Peygamberimiz (as) için yazdığı aşağıdaki uzun ve yetkince şiirinden İslam’ı, Peygamberimizi derinlemesine incelediğini çok iyi biliyoruz:

    *Victor Hugo*
    *La Legande des Siecle*
    ( *_Yüzyılların Efsanesi_* )

    Mahomet/ Hz. Muhammed
    Vazifesinin yakın olduğu içine doğmuştu
    Metindi, kimseyi kınamıyor, incitmiyordu
    Yolda gördüğü kimselerle selamlaşıyordu
    Her gün sanki biraz daha yaşlanıyordu
    Oysa sadece yirmi ak vardı siyah sakalında

    Durup su içen develeri izliyordu arada sırada
    Böylece, deve güttüğü zamanları hatırlıyordu.
    Sanki Cenneti görmüş, İlahi Aşkı bulmuştu
    Sanki kâinatın yaratılışına şahit olmuştu

    Alnı dik, yanakları kusursuz, benzersizdi
    Kaşları ince, bakışları anlamlı ve keskindi
    Boynu, gümüş bir testinin boğazıydı sanki.
    Tufanın sırlarını bilen Nuh'un havası vardı.
    Ona danışmaya gelenlere, adil davranırdı

    Kimi itiraf eder, kimi güler ve inkâr ederdi
    Sessizce dinler, en son konuşurdu kendisi
    Ağzından dua ve zikir hiç eksik olmazdı
    Çok az yer, karnının üzerine taş koyardı.
    Boş durmaz, koyunlarını sağıp oyalanırdı
    Oturur yere, elbiselerini kendi yapardı

    Artık genç değildi, eski gücü de kalmamıştı
    Yine de, herkesten daha fazla oruç tutardı
    Altmış üç yaşında, bir ateş sardı vücudunu
    Kutsal Kitap Kur'an'ı bir kez daha okudu
    Sonra, sancağı, Said'in oğluna teslim etti.
    Onlara: "Artık aranızdan ayrılma vakti geldi
    Allah birdir, hep onun yolunda savaş" dedi.
    Mahzundu, bakışlarında, yurdundan zoraki
    Sürülen yaşlı bir kartalın hüznü vardı sanki

    Yine, her günkü vaktinde mescide geldi,
    Ali'ye tabi olanlar da arkasından geliyordu
    Ve, kutsal sancak rüzgarda dalgalanıyordu.
    Benzi soluktu, döndü ve kalabalığa seslendi

    "Ey insanlar, ömür bitiyor, hayat gelip geçici
    Biz, karanlıkta birer zerreyiz, yüce olan O'dur
    Ey insanlar, O'ndan başka rehberim yoktur
    Onsuz bir değerim olmazdı."

    Bir zat ona: "Ey müminlerin gerçek Sultanı!
    Seni dinler dinlemez, herkes inandı sözüne
    Sen doğduğunda, bir yıldız doğdu gökyüzüne
    Kisra sarayının üç kulesi birden devrildi" dedi.
    O da: "Melekler ölümümü müzakere etti;
    Vakit tamam, dinleyin! Eğer herhangi birinize
    Bir kötülük yaptıysam, çıksın herkesin önünde
    Ben ölmeden, gelsin intikamını alsın şimdi;
    Kime vurmuşsam, o da bana vursun" dedi.
    Ve uzattı usulca asasını oradan geçenlere.

    Yaşlı bir kadın, bir koyunu kırpıyordu eşikte
    Ona: "Tanrı yardımcın olsun!" diye seslendi.
    Bakışlarında bir hüzün vardı, oldukça bitkindi
    Dalgındı; birden, şöyle dedi:

    "Herkes duysun!
    Allah benim adımı andı! Bundan emin olun
    Topraktan insan, nurdan bir peygamberim
    İsa'nın getirdiği dini tamamlamaya geldim.
    Ashabım, ben sabır taşıyım, İsa tatlı dilliydi.
    Zira her şafak, doğacak güneşin müjdecisi
    İsa benden önce, ama ne Tanrıdır ne de oğlu
    O, gülü koklayan Bakire Meryem'den doğdu.
    Unutmayın, ben de etten kemikten bir faniyim
    Kuruyan bir balçıktan başka bir şey değilim;
    Şu dünyada başıma gelmeyen şey kalmadı;
    Çektiğim çilelere, yol olsa, dayanmazdı
    Baskı ve işkenceden, şu bedenim çok çekti;
    Ve eğer işlediğimiz her bir günahın bedeli
    Korkunç bir haşere olsaydı, o karanlık mezarı
    Bize dar eder, cehenneme çevirirdi orayı.
    Tekrar tekrar bedenlenir cehennem ehli
    Ve kurtlar yeniden kemirir tüm bedenlerini
    Böylece, defalarca tükenir ve yeniden dirilir
    Cezalarını çekince de, yeniden huzura erişir.
    Ben, kutsal savaşların mütevazı meydanıyım
    Bazen bir efendi bazen de bir köle gibiyim
    Kelamım, tıpkı çöldeki kum ve kuyular gibidir
    Bir sözüm korkutuyorsa, bir diğeri müjdecidir;
    Ey inananlar! Çektiklerimi görüyorsunuz işte!
    Karşıma alıp, insanı aldatıp yeniden delalete
    Sürüklemek isteyen o dehşet saçan iblisleri
    Engellemeye çalıştım, bağladım o pis ellerini
    Çoğu zaman, Yakup gibi, karanlıklar içinde
    Çarpıştım durdum, görmediğim kimselerle;
    Fakat insanlar beni özellikle öldürmek istedi
    Bana karşı sürekli kin ve kıskançlık besledi
    Ben ise, asla, Hak davamdan vazgeçmedim
    Onlarla savaştım, ama kimseden incinmedim
    Savaş boyunca: "Bırakın yapsınlar!" diyordum
    Kanlar içinde tek yaralı ben olayım istiyordum
    Varsın hepsi vursun bana, zaten durmazlar ki
    Zira sağ ellerine Ayı, sol ellerine Güneşi
    Versem de, düşmanlarım vazgeçmezdi asla
    Yine de saldırırlardı bana şu çileli yolculukta
    Fakat ne olursa olsun geri adım atmadım
    Zira bu kutsal dava uğruna tam kırk yıl savaştım
    İşte, böyle geçen bir ömrü nihayet tamamladım
    Şimdi Allah'a gidiyorum, dünyayı geride bıraktım.
    Greklerin Hermès'i, Yahudilerin de Lévi' yi
    Desteklediği gibi siz de hiç bırakmadınız beni
    Çektiğiniz bu sıkıntılar, mutlaka son bulacak
    Bu soğuk, ıssız geceye elbet Güneş doğacak
    Müminler, asla ümidinizi kesmeyin O'ndan
    Zira Kronnega dağlarını aslan yuvası yapan,
    Denizleri incilerle, karanlıkları da yıldızlarla
    Donatan Allah, elbet sizleri de koymaz darda.

    Sonra: "O'na inanıp teslim olun " diye ekledi
    İnanmayan, ancak, inkâr da etmeyenlerin yeri
    Cennet ile cehennemi ayıran duvarın üzeri
    Kararmıştır kalpleri, günah işlemek tek işleri;
    Hiç kimse tamamen günahsız değildir belki
    Ama çabalayın ki, Allah cezalandırmasın sizi
    Namaz kılın, bütün azalarınız değsin yere
    Zira o dayanılmaz cehennem ateşi, sadece
    O'nun için yere kapanmayan bedenleri yakar
    O, kapkaranlık dünyayı, masmavi gökle açar;
    Misafiri sevin, dürüst olun, adaletle hükmedin
    Yüce katında türlü türlü nimetler var sizin için
    Yedi göğü geçmek için altın eğerli atlar,
    Ve yıldırımları geride bırakan hızlı arabalar
    Huriler, tertemiz, hep ter ü taze ve neşeli
    İncilerden yapılmış köşklerde oturur her biri
    Cehennem ateş ehlini bekler, vay hallerine!
    Ateşten ayakkabıları olacak ve giydiklerinde,
    Sıcaklıkları kazan gibi beyinlerini kaynatacak
    Cennet ehli ise, pek neşeli ve gururlu olacak."

    Biraz durdu, hep ümitli olmalarını öğütledi
    Sonra, ağır adımlarla yürümeye devam etti
    Ardından:

    "Ey insanlar! Size sesleniyorum
    Vakit saat doldu, ebedi bir âleme gidiyorum
    Belki bu sizinle son görüşmemiz, acele edin
    Beni tanıyan herkes gelip son kez dinlesin
    Bir hatam olduysa, yüzüme söylesin" dedi.

    Kalabalık sessizce sağa sola açılıp yol verdi
    Gitti ve Ebufleya Kuyusunda sakalını yıkadı
    Biri ondan üç drahmi istedi, çıkardı verdi
    "Şimdi, mezara bırakmaktan daha iyi" dedi.
    Herkesin, bir güvercininki gibi ışıl ışıldı gözleri
    Bakıp, kendilerini hep kollayan o yüce insana,

    Ağlıyordu halk; evine kadar eşlik ettiler ona
    Birçoğu gözünü bile kırpmadan orada bekledi
    Bütün geceyi dışarıda taşların üzerinde geçirdi
    Ve ertesi sabah, günün ağardığını fark edince
    "Ben artık kalkamıyorum, dedi, Ebubekir'e
    Kitap'ı alıp yanına, sen kıldıracaksın namazı."
    Eşi Aişe de o sırada cemaatin arkasındaydı
    Ebubekir okuyor, Muhammed ise dinliyordu
    Nihayet, okuduğu ayetleri usulca bitiriyordu
    O, dua ve zikrini yaparken herkes ağlıyordu

    Ve, Ölüm Meleği çıka geldi akşama doğru
    "İçeri girebilir miyim" diye müsaade istedi
    "Gelsin" dedi. Dünyaya açtığı o ilk günkü gibi
    Yine ışıl ışıl parlıyor ve gülümsüyordu gözleri,
    Ve, Melek ona: "Allah seni bekliyor" dedi
    Memnuniyetle, dedi. Şakakları şöyle bir titredi
    Bir an aralandı dudakları ve ruhunu teslim etti.

    *Victor Hugo*
    *La Legande des Siecle*
    ( *_Yüzyılların Efsanesi_* )
  • Terk etmek öyle kolay ki…
    Yeter ki buna kendini hazır hisset.
    Bunun için de ilişkinizdeki sorunları çözmek yerine daha da çözümsüz hale getirmelisin. Üstelik sürekli değişik yanlışlarla haklılığını sergilemelisin. O son vuruşu yapmak için zaman kollamalısın. Bu bir tekme ya da yumruk değildir. Bunların verdiği acı zamanla geçer nasıl olsa… Çok daha etkili şeyler bulmak zorundasın.

    Cümleler…

    Evet, evet… Hem de kurşun kadar etkili cümleler…

    Yüzüne karşı söylemelisin. Üstelik de çekinmeden… Bakışlarını kaçırmadan...

    Silahı tuttuğunda elin titrememeli, derler ya… Bu da böyle bir şey işte… Sesin titrememeli…

    Zamanı geldiğinde hiç acımadan tetiğe basmalısın. Silahında ne kadar kurşun varsa boşaltmalısın sevgiliye... Neresine olursa artık… Gururuna, egosuna, ruhuna…

    Hatta kadınlık onuruna…

    Öylesine can yakıcı sözler olmalı ki bunlar… Yine de yetinmemelisin. Nasılsa gardı düşmüştür artık… Nasılsa yavaş yavaş gücü de tükenmekte… Tam zamanıdır artık onu paramparça etmenin... Hatta yok etmenin… Ona o an ne kadar zarar verebilirsen o kadar mutlu olmalısın. Bu senin hakkın… Ne kadar mutlu olmak istiyorsan sen, onu o kadar parçalamalısın.

    Sonra yüreğine çalışmalısın. Ne de olsa her şey orada başladı. Orada son bulmalı ama, değil mi. Ne var ne yok silinmeli… Bunu yapamıyorsan bile o yürek acımasızca yerinden sökülmeli…

    Evet, evet bu…

    Yapılması gereken en doğru şey bu…

    Sonra yüzüne bakmalısın. Öyle boş boş değil. Daha önce baktıkların gibi değil. Öyle bir bakış olmalı ki, geride ne kadar söylenmemiş acımasız sözcükler varsa onları tamamlamalı… Hiçbir şey eksik kalmamalı… Paslı bir bıçağın bedene saplandığındaki acı gibi etkisi olmalı. Hem ne söylediğin değildir önemli olan, ne söylemek istediğindir. Karşındaki kişinin o anda bu bakışlarından ne anladığıdır. O yüzden biraz da nefret barındırmalıdır.

    Sonra son bir bakış… Biraz daha farklı ama…

    Küçümser gibi…

    Anlamı; sana söyleyeceğim çok şey var ama sen buna değemezsin.

    Sonrasında yavaş adımlarla yatak odasına gidersin. Bir bavul çıkarırsın ve boşaltırsın çekmeceleri… Askıda ne kadar sana ait elbise varsa teker teker doldurursun içine…

    O an seni engellemeye çalışır, Sevgili…

    Yapma, der. Bana bunu yapma…

    Lütfen gitme…

    Zaten seni durduramaz. Bu şekilde gitmek isteyeni zaten hiç kimse durduramaz. Amaç, bunu yaparak daha fazla can yakmak…

    Ama asıl amaç; bu ilişkinin devam etmesi için her şeyi yaptım. Oysa sen yaptıklarımı anlamadın, diye suçlamak…

    Ben aslında harika bir insanım ama sen beni hiç anlamadın, mesajın vermek…

    Böyle bir hava yaratmak…

    Bu ilişkide asıl kaybeden o olacak ne de olsa… Sen nasılsa elini sallasan var ya…

    Bavulu kapattığında bir süre beklemelisin. Odaya şöyle bir göz atmalısın. Veda eder gibi… Son kez bakar gibi… Ne de olsa bu oda bir zamanlar en güzel anları yaşadığın yerdir. Tüm özel hazları tattığın cennetindir. Derin birkaç nefesle içini doldurmalısın. Bu sahne için biraz duygusallık gereklidir çünkü…

    Sonra…

    Onun yüzüne bakmalısın. Her şey bitti, der gibi… O an ne söylerse söylesin sana, nasılsa bu sözlerin hiç bir anlamı yoktur. Ne de olsa sen onun yüreğini yerinden sökmek istedin ve bunu da başarmak üzeresin.

    Bavulu eline alıp yavaşça kapıya doğru yürümelisin. Bir adım geriden takip eder seni, Sevgili… Hala seni durdurmanın peşindedir.

    Son bir kez bakmalısın onun yüzüne… Gözlerinde biraz ıslaklık olmalı, ne de olsa hüzün iyi yakışır bu ortama…

    Sonra bir Elveda… Ama en duygusalından…

    Sesini titretmelisin o anda… Üzgün olduğunu belli etmelisin. Çünkü bu davranışlar bile duygusal travma yaşatır karşındakine… Acısına acı katar.

    Her ne kadar tüm oyunu sen oynasan da, bu dramatik oyunun asıl kahramanı odur. Çünkü her şey onun için yaşanmaktadır. Yüreği yerinden sökülen, en fazla acıyı yaşayacak olan, odur.

    Geriye dönüp üzgün bir ifadeyle, kendine iyi bak, demelisin.

    Öldürücü darbeyi bu şekilde vurmalısın.

    Sonra da kapıdan yavaşça çıkmalısın.

    Sonrası mı?

    Sonrası düğün bayram sana…

    Karışırsın insan kalabalığına…

    Tabi, ne kadar insanlığın kalmışsa…

    Özcan KIYICI