Kumun hafızası
Güneş, ufkun kıyısında ağır ve bilge bir meyve gibi sarkıyordu; kabuğu kızıl, özü yakıcıydı. Çöl, bu meyvenin suyunu içmiş gibi ağır ağır parıldıyor, her kum tanesi ışığın içinde kendi küçük sırlarını saklıyordu. Bedevi yürüyordu; ne kadar zamandır yürüdüğünü bilmiyor, bilmediğini bile hatırlamıyordu. Zaman ilk günlerde bir ağırlıktı, sonra bir yankıya dönüştü; şimdi ise sadece ayak bileklerine dolanan bir gölgeydi — var ama ölçülmez, hissedilir ama tutulmaz.
Durdu. Dizlerine kadar çöken gevşek kumun üzerinde dengede kaldı. Elleriyle yere uzandı ve bir avuç dolusu kum aldı. İlk dokunuşta yakıcı, sonra bedene karışan bir ısı: sanki güneşin unutamadığı bir anıyı okşar gibi. Kum taneleri pütür pütürdü; bazısı düz, bazısı kıyısı kırık, bazısı ince bir cam parçası kadar keskin, bazısı bir çocuğun sakladığı boncuk gibi masum. Parmaklarının arasından yavaşça diğer eline döktü. Kayan her tanede bir ses duyar gibi oldu, ama duyduğu şey bir sözcük değildi; duyduğu şey, sözcüklerden önceki sessiz anlamdı.
“Ben akmam,” dedi o sessiz anlam, “sen düşersin.”
Başını kaldırdı. Ufuk, sıcak havanın kırdığı görüntülerle bir şehir hayal ediyor, olmayan kemerler ve su yolları çiziyordu göze. Belki bir vakitler vardı onlar; belki sadece bir umudun yorgun ışığıydı. Bedevi gülümsedi. Gülüşü, su görmemiş bir pınarın taşlarına benziyordu — serinlik hatırlayan ama suyu olmayan.
Rüzgâr, önce bir çocuk nefesi kadar hafif esti. Saçlarının ucunu, kaftanının kenarlarını, yüzünde gün boyu biriken tozu okşadı. Huzurdu bu; ama huzurun bile tehlikesi vardır: insanı uyutması. Yüzünü gökyüzüne kaldırdı; ilk yıldızlar henüz sönmemiş bir ateşin kıvılcımları gibi belirdi. En parlak değil, en sönüğünü seçti gözleri. Sönük ışıklar bazen en hakikisini söyler, çünkü bağırmazlar.
“Beni nereye