(Buffon), «üslûp, insandır!» demişti. Recaizade Ekrem, bunu, dilimize müseccâ olarak tercüme etmiştir: «Üslûbu beyan, aynile insandır.»
Üslûbu inkar etmek, insanı inkâr etmektir. Evet, üslûp bizatihi insandır. Fakat, bunun edebiyattaki rolünü, mevkîni, kıymetini, kuvvetini de biraz ayarlamak lazımdır.
Her muharririn bir üslûbu, daha açık bir anlatışla bir yazı tarzı vardır. Edebiyat çerçevesine girmiyenlerde bile bu, görülür. Buna billürlaşma da diyebiliriz. Bu, kaçınılmaz bir şeydir.
Bununla beraber, yazı tarzı bir değildir, bir olmamağa mahkûmdur. Yazılar ya (subjectif) enfüsî, yahut (objectif) âfakî olur. Bunlar, ayni çeşnide yazılamaz.
Evet, kuvvetli muharrirler, ayni fikirleri, ayni mevzuları, kendi çeşnilerile yazabilirler. Fakat hep, şahsî temayüllerine göre yazarlar.
Fikirler, mevzular, çok değişiktir, Muharririn karakterine isyan eden fikirler, mevzular olur. Bazı istisnaları mesela Şekspir dışarıda bırakırsak, orta muharrirlerin değil, dehâların bile karakterleri dışında sendelediklerini, kısırlaştıklarını görürüz. Rasin, Korney, bunun en canlı misalidirler. Komedileri, tracedyalarının yanında cüce kalır.
Füzûlî, Rûhîi Bağdadi, Nefî, Bâkî, Nedîm, Şeyh Gâlip, Ziya Paşa, Fikret, Yahya Kemal, üslüpları tebellür etmiş şairlerdir.