• Adana'da sanayileşme sürecinin başlamasıyla baş veren issizlik ve el zanaatlerinin ölmesi üzerine ailedeki ekonomik çöküşün başlaması ile olaylar gelişiyor.
    Yokluk ve çaresizliğin hat safhada olduğu bu zamanlarda aile bağlarının kopması ile aile içi yozlaşma da gözler önüne serilmiş. Dönemin ve bölgenin toplum yapısı yer yer şive ve bölgeye has deyimler de kullanılarak yazarın usta kalemiyle harika bir anlatıma ulaşmış.
  • Bir hastalıktır “vicdan rahatsızlığı”, buna şüphe yok, ne ki, hamilelik nasıl bir hastalıksa o da öyle bir hastalıktır. Bu hastalık, en korkunç ve en yüce doruğuna hangi koşullar altında ulaşmıştır onu araştıralım: - ve bu sayede dünyaya ilk adımını atmış olan şey nedir onu görelim. Derin bir nefes almak gerekiyor bunun için, - ve de önce, bir kez daha, daha önceki bir bakış açısına geri dönmemiz gerekiyor. Borçlu ile alacaklısı arasındaki, önceden uzun uzadıya sözü edilmiş olan medeni hukuksal ilişki, bir kez daha, hem de tarihsel açıdan son derece tuhaf ve kaygılandırıcı bir şekilde, biz modern insanlar için belki de en anlaşılmaz olan bir ilişkiye taşındı: yaşayan neslin atalarıyla olan ilişkisine. İlk soy topluluğu içinde, - ilkçağlardan söz ediyoruz - yaşamakta olan her kuşak daha önceki kuşağa, özellikle de soy-kurucu ilk kuşağa karşı hukuksal bir yükümlülüğü olduğunu kabul eder (ve bu kesinlikle sırf bir duygu borcu da değildir: kaldı ki bu sonuncunun varlığı, insan türünün en uzun dönemi göz önüne alındığında bile, tartışma konusu yapılabilir). Soyun tamamen ve yalnızca atalarının fedakarlıkları ve başarıları sayesinde süregeldiği, - ve bunun onlara fedakarlıklar ve başarılar yoluyla geri ödenmesi gerektiği kanısı hüküm sürer burada: bir borç kabullenilir böylece, güçlü tinler olarak var olmaya devam eden atalar, kuvvetlerine dayanarak soya yeni yararlar ve öndelikler sunmayı sürdürdükleri için sürekli artan bir borçtur bu üstelik. Bedavaya mı peki? Ama o kaba ve “ruh fukarası” çağlar “bedava” nedir bilmezler. Ne verilebilir onlara karşılığında? Kurbanlar (başlangıçta, en kaba bir anlayışla, besin olarak), şölenler, tapınaklar, hürmetin göstergesi armağanlar, her şeyden önce de itaat - tüm görenekler, ataların birer eseri olarak, onların yönergeleri ve buyruklarıdır da aynı zamanda -: yeterince verildi mi onlara acaba? Bu kuşku kalır geriye ve artar: zaman zaman toptan bir ödemeye, “alacaklı”ya bir geri ödeme olarak herhangi korkunç bir şeye zorlar (şu kötü şöhretli “ilk doğanların kurban edilmesi” örneğin, kan, elbette insan kanı). Soy kurucu atalar ve onların iktidarı karşısında duyulan korku ve onlara olan borcun bilinci, bu türden bir mantık çerçevesinde zorunlu olarak, soyun kendi gücü arttığı, soy daha utkulu, daha bağımsız, daha saygın, daha korkutucu hale geldiği ölçüde artar. Budur durum, bunun tersi değil! Soyun körelmesi yönündeki her adım, tüm talihsiz rastlantılar, tüm yozlaşma ve çözülme belirtileri ise, kurucusunun tini karşısında duyulan korkuyu azaltır hep ve onun zekâsına, öngörüsüne, gücünün bugünkü etkinliğine ilişkin gitgide daha küçümseyici bir imgenin oluşmasına yol açar. Bu kaba mantığın sonuna dek vardırıldığını düşünürsek: en güçlü soyların atalarının en nihayetinde, artan korkunun imgelemi yoluyla muazzam boyutlara ulaşmış, ilahi bir tekinsizliğin ve akla hayale sığmazlığın karanlıklarına itilmiş olmaları gerekir: - soy kurucu en sonunda zorunlu olarak bir Tanrı’ya dönüştürülür. Tanrıların kökeni buradadır belki de, yani korkuda olan bir köken!.. Ve “ama aynı zamanda hürmette de” diye eklemeyi gerek görenin, insan türünün o en uzun çağı, en eski çağları düşünüldüğünde haklı olduğu pek söylenemez. Kaldı ki asil soyların oluşmaya başladığı orta dönem düşünüldüğünde de bir o kadar haklıdır elbet: - o asil soylar, geçen zaman içinde kendilerinde de belirmiş olan tüm o nitelikleri, o asil nitelikleri, kurucularına, atalarına (kahramanlarına, Tanrılarına) faiziyle geri ödemişlerdir gerçekten de. Tanrıların soylulaştırılması ve mükemmelleştirilmesi konusuna (ki bu elbette onların “kutsallaştırılması” demek değildir) ileride bir kez daha göz atacağız: ama şimdi, tüm şu borç bilinci gelişimini geçici olarak bir sona kavuşturalım.
  • Edebiyat hocam tavsiye etmişti okumakta biraz geç kaldım.Kitap Türk dili hakkında güzel bilgiler veriyor.Özellikle gençlerin okuması gereken bir kitap.Günümüzde dilimizde yozlaşma var.Yabancı kelimeler kullanımı fazla.
  • Yazar milli mücadele döneminde işgal icin İstanbulda bulunan Ingilizlerin ve onlardan etkilenen bazi Istanbullu zenginlerin çarpık ilişkileri ve ahlaki çöküşü uzerinden, Sodom ve Gomore'ye yani helak olan Lut kavmine isaret ediyor. Bu insanlar Kuvayi Milliyeyi küçümseyerek Ingilizlerin himayesine girmeyi kabul etmiş, memleketin icinde bulunduğu durumdan sıyrılıp zevke sefaya kendilerini öyle kaptirmislardi ki; kazanılan başarılara inanamadılar. İsgal bittiğinde ise toplumsal yozlaşma gerçeklesmişti ve eski hayatlarına dönmekte zorlandılar.
    Kitap sanki bir oturuşta yazılmış gibi bir akıcılık içindeydi.
    Konudan konuya, karakterden karaktere geçişlerde hiç kopukluk olmadı bu yüzden kolay okunan bir kitap diyebilirim.
    Döneme ışık tutan bir kitap oldu. Hem konu hem de anlatim bakımından cok zengin bir kitap.
  • "Bence bugünkü çöküntü, yozlaşma belirtileri, gelişen endüstrinin ve makineleşmenin, bireysel gelişme özgürlüğünde büyük yaralar açılmasına varan görülmemiş ölçüde büyük bir varolma savaşı olgusuyla açıklanabilir."
  • Tek değerin para olması öteki değerlerin silinmesi ile sonuçlanacağı için; ne toprak ne güzellik sevgisi kalır, ne hayvan ne de insan sevgisi. Onun için iyi insanlar o güzel atlara biner giderler..
  • Kitapta 6. yüzyılda Japonya'da yayılmaya başlayan Budizm'in Japonya'da yüzyıllara yayılan gelişimi dönemler halinde anlatılmış. Ben günümüz Japonya'sında Budist inanışını ve Japonların hayatındaki yerini anlatan ve popüler bir dille yazılmıs bir kitap beklerken karsıma bilimsel üsluba yakın bir dille yazılmıs bir tarih kitabı çıktı diyebilirim. Şimdi kitabın iceriginden kısaca bahsedeyim.

    Erken dönemde (6. yy) Japon halkının yerel dini olan Şintoizm ile de etkileşime girerek yayılmaya başlayan Budizm yüzyıllar boyunca Şintoizm ile birlikte var olmuş ve Şintoizm'i de etkilemiştir. Kitapta bu konuya değinilmekte ve coğunlukla barışçı bir şekilde birarada yaşayan bu iki dinin 19. yüzyılda Meiji hükümeti döneminde milliyetçi duygularla ortaya çıkan bir Şintoizm'e dönüş hareketi döneminde yasadıgı çatışmalı sürece dair bilgi verilmektedir. Günümüzde iki din de Japon günlük hayatında etkisini sürdürmektedir. Örneğin Japonlar Şintoizm dininin evlenme ritüelleri ile dünya evine girmekte ve Budist cenaze ritüelleri ile toprağa verilmektedir. Kitapta ayrıca yüzyıllar içinde Budizm'in ayrıldığı farklı ekollere, bunların felsefe ve inançlarına, bu ekollerin kurucularına ve zaman içinde ortaya çıkan yozlaşma sonucu dünyevi çıkarlar ve hedefler doğrultusunda bu ekollerin -belki mezheplerin demek daha doğru olabilir- birbirleri ile ve hatta devlet ile kan dökmeye ve isyana varan mücadele ve çekişmelerine yer verilmiştir. Bu durum Budizm'in çileciliğe, dünyadan el çekmeye ve canlılara zarar vermemeye dayalı öğretisinin zaman içinde nasıl yozlaştığının örneğini oluşturmakta ve bana insan elinde her şeyin yozlaşmaya mahkum oldugunu düşündürmektedir. Aynı yozlaşma günümüzde Budistler tarafından Arakan Müslümanlarına yapılan zulümde de görülmektedir.

    Kitap oldukça genis bir tarihsel süreci okuyucunun bir akademisyen degilse ilgisini asla çekmeyecek detay ve bilgileri de aktararak anlatmaktadır. Bu bana kitabın akademik amaclarla yazıldığını düşündürdü.Bu yüzden kitabı sadece Budizm'e ve Japon tarihine akademik düzeyde merak duyan kişilere öneriyorum.