ben bu kadına aşık oldum. Bir anda farkına vardı Sumire. şüphe yok (buz soğuktur, gül kırmızı). Ve bu aşk beni sürükleyip bir yerlere götürürmeye çalışıyor; öyle güçlü bir akıntı ki ondan kendimi korumam neredeyse olanaksız. Bana tek bir seçme hakkı bile verilmiş değil çünkü. sürüklenip götürüldüğüm yer bugüne değin hiç görmediğim özel bir dünya olabilir. belki de çok tehlikelidir. orada gizlenmiş olan şeyler beni derinden, öldürücü şekilde yaralayabilir. şimdi sahip olduğum her şey elimden çıkıp gidebilir. ama artık dönüş yok. kendimi bu akıntıya bırakmak dışında bir şey yapamam. yanıp kül olsam da, yok olup gitsem de.
Sayfa 34·Kitabı okuyor
Friedrich Nietzsche
Din ve yönetim.— Devlet, daha açık söylemek gerekirse, yönetim, hâlâ yeterince olgunlaşmamış bir çoğunluğun bekçisi olarak kurulduğunu bildiği ve dinin korunması mı yoksa ortadan kaldırılması mı gerektiği sorununu onlar adına değerlendirdiği sürece, büyük ihtimalle her zaman dinin korunması yönünde karar verecektir. Çünkü, kayıp, mahrumiyet, korku ya da güvensizlik durumunda, yani yönetimin sıradan insanın ruhsal acılarını dindirmek için doğrudan bir şey yapamayacağını hissettiği zamanlarda, din bireysel ruhu tatmin eder. Hakikaten de, evrensel, önüne geçilmez ve şimdilik kaçınılmaz olan kötülüklerin (kıtlık, ekonomik krizler, savaşlar) tam ortasında bile din çoğunluğa sakinleştirici, sabırlı ve güven verici bir tutum kazandırır. Devlet yönetiminin kaçınılmaz ya da tesadüfi kusurlarının veya hanedanlık çıkarlarının tehlikeli sonuçlarının dikkatli bir gözlemci için görülebilir hale geldiği ve onu daha dikkafalı olmaya yönelttikleri herhangi bir yerde, daha az kavrayışlı insanlar Tanrı'nın elini gördüklerini düşünecekler ve yukarıdan gelen düzenlemelere sabırla boyun eğeceklerdir (ki bu, kutsal ve insani yönetim biçimlerinin iç içe geçtiği bir anlayıştır). Böylece, iç barış ve gelişimin sürekliliği korunmuş olacaktır. Bir rahipler sınıfının kendi sadakati pahasına yönetici güçle anlaşmaya varamayıp onunla çatışmaya girdiği nadir durumları saymazsak, halk duygularının birliğinden, herkesin aynı fikirlere ve amaçlara sahip olmasından doğan güç, din tarafından korunur ve onun damgasını taşır. Her zaman olduğu gibi, devlet rahipleri nasıl kazanacağını bilir çünkü devlet ruhları hayli özel ve örtük biçimde eğiten bu rahiplere ihtiyaç duyar ve dışarıdan bakıldığında tamamen farklı bir çıkarı temsil ediyor gibi görünen hizmetkârlara nasıl değer vereceğini bilir. Rahiplerin
Felsefe
Reklam
Bir Köyün Bütün İneklerinin Fiyatı Tek Bir Otomobil Almaya Yetmiyor Bu sabah Ardahan Çıldır ilçesi Eşmepınar köyü sakinlerinden bir dostum ile telefonda görüştüm. Sık sık ülkede ki olup bitenler ve ekonomi ile ilgili görüş alışverişinde bulunuyoruz. Dününcelerine ulusal yarar ekonomisinden yana olduğu için katılıyorum. Ulusal üretim ve paylaşım ekonomisinde temel kural son faydayı kaybetmemektir. Kodaman besleme ekonomisinde son faydadan bahsetmek mümkün değildir. Kamu üretim ve paylaşım ekonomisini savunan ahlak soygundan anlamaz. Ekonomiyi soygun düzeni aracı olarak görenler ise kamu ekonomisi yararını ekonomi diye bilmez. Bana köyünde yaptığı bir gözlemi anlattı. İzin istedim yazarak paylaşmak için. Köyün tüm süt üreten ineklerinin toplam fiyatı nedir? Bu parayla bu soygun düzeni ekonomisinde ne satın alınabilir diye bir gözlem araştırma yapmış. Köyün tüm inekleri bir otomobil alabiliyormuş. İşte dananın kuyruğunun koptuğunu gösteren sonuç budur. Köylü ulusun efendisi olmaktan çıkmış. Metal çöplüğe dönen ülkede ithal otomobil fiyatı küresel ve yerli işbirlikçi kodaman beslemek adına sürekli artıyor. Şehirde yaşayanlar otomobili bir ihtiyaç olarak değil yatırım aracı, zengin olma aracı olarak satın alıyorlar. Cebini dolduran artan enerji ihtiyacı ile birlikte otomobil üreten, satan, aynı zamanda akaryakıt toptan satın alan, perakende de satan, parası olmayana karşılıksız para basma hakkını banka sahibi olarak finanse eden ve faiz geliri elde eden holdinglere Türk ulusu adeta köylüsü ve şehirlisi ile birlikte soyduruluyor. Denebilir ki bu talep olduğu müddetçe bunu eleştirmek anlamsızdır. Yukarıda anlattığım gerçek bu denizin suyunun kurulduğunu gösteriyor. Dört kişilik bir ailenin dört otomobili, bilmem kaç evi ile bu soygunu finanse eden kimse
Hayata Dair
Özel ve biricik olanı ortaya çıkarmak için karşınızdakine şu soruları sorabilirsiniz: -Hayatta konuşmaktan hoşlandığın şeyler, ilgilerin nelerdir? -Seni en çok kimin takdir etmesi hoşuna gider? -Daha sonra sıralayacağın üç kişi kimler olur? -Ne şekilde takdir edilmek hoşuna gider? (Yazılı? Herkesin içinde? Tek başına?) -Bugüne kadar gördüğün en etkileyici takdir neydi?
Sayfa 196
Çocukluğumda aldığım din eğitimi bana işime geldiği için iyilik yapmayı ve korkudan ötürü kötülükten kaçınmayı öğretti. Tanrı bana cezalar ve ödüller sunuyor, cehennemle tehdit ederken, cenneti vaat ediyordu; ben de taahhüt ediyor, korkuyor ve inanıyordum. Aradan yıllar geçti. Artık ne korkuyor ne de inanıyorum. Şimdi her halükarda düşünüyorum da, eğer ızgarada kızartılmayı, sonsuz ağır ateşte kavrulmayı hak ediyorsam, cezamı çekeyim. Böylece orta sınıf turistlerle dolu Araf'tan kurtulaca­ğım, netice itibarıyla adalet yerini bulacak. Doğruyu söylemek gerekirse, cezayı hak etmesine hak ediyorum. Tamam, bugüne dek kimseyi öldürmedim, ama bunun sebebi arzulamamış olmam değil, cesaret ya da zaman eksikli­ği. Ne pazarları ne de kutsal günlerde kiliseye gidiyorum. Çirkinler hariç bütün komşu kadınları arzuladım ve bu yüzden de, Musa'nın tabletlerinde Tanrı'nın bizzat kutsamış olduğu özel mülkiyeti en azından niyet olarak ihlal ettim: "Komşunun ne karısına, ne boğasına, ne de eşeğine göz koyacaksın... " Bu kadarı yetmezmiş gibi, iş gücünü çoğaltma ulvi amacı taşımadan, taammüden ve soğukkanlılıkla, seviştim. Öbür dünyada bedensel günahlara iyi gözle bakılmadığını biliyorum, ama Tanrı'nın bilmediği bir şeyi lanetlediği hissine kapılmaktan da kendimi alamıyorum.
Reklam
Reklam