Charles Bukowski’nin Postane (Post Office) isimli o ter, ucuz bira ve tütün kokan ilk romanı; modern dünyanın o kutsal "çalışma" mitine, mesai saatlerine ve insanı köleleştiren o devasa çarklara fırlatılmış en hırpani, en dürüst ve en asil tükürüktür. Kitap, Amerikan rüyasının o parıltılı vitrinini paramparça eden bir yeraltı klasiği gibi görünse de, satır aralarından sızan o derin çaresizlik, rutin can sıkıntısı ve ebedi yalnızlıkla tam anlamıyla bir "öğütülen ömrün hüzünlü ve mağrur" ağıtıdır.
Bukowski’nin alter egosu olan Henry Chinaski yerleşir hikâyenin tam merkezine. O, ütülü takım elbiselerin, kariyer basamaklarının ve sahte gülümsemelerin dünyasından çok uzaktadır. Tesadüfen girdiği postane kapısından içeri adım attığında, karşısında bulduğu şey sadece mektuplar ve paketler değil; insan ruhunu kurutan, onu amansız bir robota dönüştüren bürokrasinin o sağır ve kör duvarlarıdır. Chinaski, o bitmek bilmeyen tasnif masalarında, sabahın köründe başlayan dağıtım yollarında ve acımasız şeflerin gölgesinde tam on iki yıl boyunca ömrünü harcar. İşte romanın asıl manası ve o derindeki bol hüznü bu amansız rutinde gizlidir.
Bu kitapta hüzün, ağdalı gözyaşlarıyla ya da şairane feryatlarla karşımıza çıkmaz; o, her akşam bitkin bir halde eve dönüp ucuz bir bira açmakta, hipodromda kaybedilen son paralarda ve asıl ait olduğu yeri bulamamış bir adamın o koyu yalnızlığında saklanır. Chinaski’nin hayatına giren kadınlar, kurulan yarım yamalak yuvalar ve o yuvaların alkol şişeleri arasında sessizce dağılış hikâyeleri... Her biri, modern hayatın o tekdüze dişlileri arasında ezilen taşra insanının, kenarda kalmışların o asil ve kırık dökük dramıdır. Özellikle Betty’nin ölümü, Chinaski’nin o her şeye söven, aldırmaz maskesinin altındaki o yaralı, o çocuksu şefkati ve sızıyı en