Hayatın bir bumerang gibi işlediğini, attığımız her adımın bir gün mutlaka bize geri döneceğini anlatan sarsıcı bir yolculuk. Hikâye, Nazlı’nın eşinin şüpheli ölümü ve evindeki kuşların katledilmesiyle başlayan bir kabusun içine, karakterin zihnindeki o derin sisle birlikte bizi de çekiyor.
Karakterlerin o puslu ve çözülmesi zor bilinçaltı dehlizlerini okumayı çok seviyorum. Zihnin o sisli tarafı, hikayeye bambaşka bir derinlik katıyor.
Polisiye türünün o merak uyandıran temposunu taşırken, asıl gücünü karakterlerin kendi geçmişleri ve karanlıklarıyla yüzleşmelerinden alıyor. Sistemin dışına itilmiş eski bir istihbaratçı ile Cinayet Büro'nun tek kadın polisinin, birbirlerine güvenip güvenmeme ikilemiyle başlayan zorunlu iş birliği, aslında sadece bir dosyayı değil, birbirlerinin yaralarını da kapatma çabasına dönüşüyor.
Geçmişin günahlarının, ödenmemiş borçların ve insanın kendi zihnindeki o sessizliğin peşine düşen bu roman; olaylar netleştikçe dünyada tesadüf diye bir şeyin olmadığını, her şeyin bir ritim içinde dengelendiğini hissettiriyor.
Polisiye türünde çıtayı her zaman yüksek tutan, insan bilinçaltı ve içsel yolculuklar üzerine de fazlaca okuma yapan bir okur olarak; bu kitabın kurgusunu ve psikolojik derinliğini tam tadında bulduğumu söyleyebilirim. Hem zihni yoran hem de duyguları harekete geçiren, dengeli ve sarsıcı bir okuma deneyimiydi.
Oyunculuğuyla yakından tanıdığım Başak Hanım'ın kaleminden okuduğum bu eser, yazardan okuduğum ilk kitaptı ve gerçekten enfes bir kitap olduğunu söylemek isterim.
"Kime ne yaşattıysan verdiğin şeyin aynısını yaşarsın bu hayatta. Acı verirsen aynı acıyı, mutluluk verirsen aynı mutluluğu yaşarsın. Unutma, başkasına yardım eden insan aslında kendine yarım ediyordur. Evrensel prensipler bunlar."