Mehmed Rauf’un Türk edebiyatına kazandırdığı ve ilk psikolojik roman olma özelliği taşıyan Eylül’ü nihayet bitirdim. Kitap, hareketli bir olay örgüsünden ziyade, insan ruhunun derinliklerine, çıkmazlarına ve hislerin ağırlığına odaklanan muazzam bir analiz sunuyor.
Roman; Suat, Süreyya ve Necip üçgeninde gelişen, ancak bildiğimiz "yasak aşk" kalıplarının çok ötesine geçen bir hikayeyi anlatıyor. Süreyya’nın monotonluğundan ve hayat karşısındaki çocuksu heyecanlarından bunalan Suat ile onun tam zıttı bir derinliğe sahip olan Necip arasındaki çekim, kitabın merkezini oluşturuyor.
Ancak bu aşk, eylemlerle değil; bakışlarla, susuşlarla, müzikle ve içsel hesaplaşmalarla yaşanıyor. Mehmed Rauf, karakterlerin vicdan azaplarını ve toplumsal baskılar altındaki ezilişlerini o kadar başarılı aktarıyor ki, okuyucu olarak kendinizi bir aşk hikayesinden ziyade bir "bunalım ve sadakat" sorgulamasının içinde buluyorsunuz.
Benim romanda asıl beklediğim ve iz sürdüğüm şey; bakışlarda saklanan o yoğun hislerin ne zaman ortaya çıkacağı ve ne zaman iki insanın "ortak derdi" haline geleceğiydi. O yüzden çok severek ve huşu içinde okudum hiç bir olay örgüsü beklemeden . Kesinlikle tavsiyemdir.
Sessizliği bir olay örgüsüne dönüştürmek...
Tip Marugg’un Sabahın Kükreyişi, ince hacmine rağmen oldukça yoğun bir roman.
Romanın merkezinde, gündüzleri uyuyup geceleri verandasında oturarak varoluşunu sorgulayan yalnız bir adam yer alıyor. Bilinç akışı tekniği kullanılan romanda, anlatıcının zihni sürekli geçmişe, çocukluk anılarına ve doğaya kayıyor. Ancak yazar, yalnızca bireysel bir bunalım değil; Karayip adalarının sömürgecilik geçmişine ve siyah - beyaz nüfus arasındaki eşitsizliklere de değiniyor.
Beni en çok etkileyen bölüm ise dağ yamacındaki kuşların hikâyesiydi. “Kuşlar da ölür sabahın maviliğinde.” Biz ölümü genellikle geceyle ve karanlıkla ilişkilendiririz. Oysa burada, gökyüzü en parlak maviliğine bürünmüşken kuşların kendilerini boşluğa bırakması insanı derinden sarsıyor.
Hak ettiği ilgiyi görmediğini düşündüğüm, keşfedilmeyi fazlasıyla hak eden bir modern klasik...
Sabahın KükreyişiTip Marugg · İdeal Kültür Yayıncılık · 202527 okunma
Gregor Samsa ailesi için çalışan bir memurdur. Sevmediği bir işte tüm bunalım ve sıkıntılarına rağmen ailesinin maddi yükünü çekebilmek için çalışmaktadır. Gregor bir sabah haşere olarak uyanır. Odasının kapısına gelenleri içeriye almaz ve kendisini odasına kapatır.
Haşere metaforu bir bireyin kendisine ve çevresine yabancılaşmasını temsil eder. Bu yabancılaşma onun çevresi ve ailesi tarafından bir böcek olarak algılanmasına nedne olmaya başlar. Toplumlar ve diğer memurlar başkalaşmış insanı sevmezler. Uyanış ve yerini yadırgama sizi diğerlerinin gözünde bir böceğe çevirir. Ailesinin gözünde para getirdiği ve çalıştığı süreçte sevilen biriyken işini kaybettiğinde ailesinin gözünde fazlalık bir böcek haline gelir. Burada çarpık aile ilişkilerinin bir eleştirisini görüyoruz. Aile başarı için her şeydir. Ancak Gregor Samsa ailesinin gözünde bir haşere olmuştur.
Bunlar Gregor'un suçluluk psikolojisine girmesine ve kendini yetersiz görmesine neden olmuştur. Gregor Samsa, Baba ve Patron figürleri altında ezilmektedir.
Modern aile sorunları, ekonomik sorunlar yaşayan gençlerin hemen hepsinin öyküsünü işler Kafka.
Oğuz Atay ’ın TUTUNAMAYANLAR romanı Türk Edebiyatında ilk post modern roman değildir; ilk modern romanıdır. Oğuz Atay’ın bu kitabı modern akımın roman türündeki karşılığıdır. Oysaki Türk edebiyatına modern akım, öykü ile girmiştir ve aslında çok uzun zamandır vardır. Bu bağlamda öyküde Modernist akım ellili yıllarda ortaya çıkmıştır diyebiliriz.
Modern Türk romanı açısından önemli bir kırılma noktası kabul edilir. Biçimsel cesareti, ironisi ve yabancılaşma temasını işlemesi nedeniyle çok sevilir. Ancak birçok okur için gereğinden fazla dağınık, zorlayıcı ve kendine hayran bir metin gibi görünür. Sevenleri onu başyapıt olarak görürken, sevmeyenleri romanın çevresindeki kültü daha büyük bulur.
Bilinç Akışı Yöntemi
Bilinç akışı yöntemi, oluşturulan roman kahramanın zihninden geçenleri, zihninden geçtiği gibi romana aktarma çabasıdır. Modern romanların zor anlaşılmasını sağlayan en önemli unsurdur.
Şöyle açıklayalım:
Realist bir romanda kahramanın saatlerce düşüncelere daldığını ve saatlerce aynı düşünce etrafında düşünce ürettiğini okuruz. Ancak Modernist roman kahramanı öyle saatlerce aynı konu üzerinde fikir üretemez. Çünkü bilinçten akan şey, o karmaşa, sapmalar olduğu gibi yansıtılır. Buna bilinç akışı denir. Ama Modernistler, sadece bilinç akışı yöntemini kullanmazlar.
Modernistler bir konuya odaklanmış iç konuşma, iç monolog tekniği denilen bir konuşma aktarımını gerçekleştirirler ki bunu da ilk kez onlar ortaya çıkarmıştır. Bunlara iç diyalog yöntemi denilebilir. Mesela bazen kendi içimizde muhayyel bir kişiyle konuşuruz, kavga ederiz, kendi kendimize sorular sorarız ki iç monolog da tam olarak budur.
Modernist yazarlar, zihinden geçenlerin dolaysız aktarımı konusunda oldukça önemli yenilikler gerçekleştirirler. Modernist yazarlar için insanın fiziksel
Selam canlar
Bugün sizlere uzun zaman önce ilk kitabını severek okuduğum #huzurunfırtınası kitabının devam kitabı olan #fırtınanınhuzuru ile geldim...
Yazarın dili sade ve akıcı buda kitabı çabuk okunur hale getiriyor. Duygu geçişleri oldukça yoğun ama ilk kitaba göre çok daha hızlı işlenmiş. Bu yönü ilk kitaba göre o daha yüzeysel geldi ilk kitapta ki o hissi tam alamadım ama yine de benim için güzel bir okuma oldu.
Günümüzde unutulmaya yüz tutmuş manevi mesajların hikâyeye yedirilmiş olması ayrı bir hava katıyor. Aile bağları çok güzel aktarılmış Fırtına'nın anne ve babası Huzur'a karşı davranışları çok güzeldi. Şimdilerde varmı böyle aileler dedirtiyor.
Duygu ve Hüseyin'in hikayesini de bu kitapta daha çok okuyoruz. Hüseyin'de öyle güzel sevdiki başta karşılık alamasada sevgisine sonunda Duygu'da doğru olanı seçti.
Ahh Duygu'nun kayınvalidesi Meryem sultan var nasıl güzel kalpli bir kadınsın sen öyle, insan yanında huzur bulur.
Duygusal aşk hikâyeleri, sabır, kader ve manevi bağlar üzerine kurulu romanları okumayı sevenler bir şans vermeli...
Huzur ve Fırtına...
Ailelerin zoruyla evlenmiş ama sonrasında bir birilerine gönülden bağlanmış çiftimiz.
İlk kitapta oldukça zorlu geçen hikayeleri ikinci kitapta yerini daha mutlu bir ortama bırakıyor. O huysuz, öfke kontrolü yapamayan Fırtına'mız ikinci kitapta tam bir sevgi pıtırcığı haline geliyor. Eee demekki sevince herşey yapılıyormuş Fırtına efendi.
İlk kitap öyle bir yerde bitmişti ki elim kalbimde hemen ikinci kitap gelmeli demiş kapatmıştım son sayfayı, gerçi biraz uzun bekledik ama olsundu.
Tâbi bu kitaptada malesef herşey güllük gülistanlık ilerlemiyor. İmtihanlar, sabır gerektiren bir çok olaylar oluyor. Aynı gün hem babasını hem doğmamış bebeğini kaybeden Huzur büyük bir bunalım içine giriyor. Bu durum
Sadık bey; ellilerinde psikolojik sanrılar yaşayan bir erkek. Yalnızlığın ve kadın arayışının karmaşası arasında , bir de ruhen yaşadığı bunalım ve güvensizlik hissi ile, iç sesine kapılıp tüm hayatını yanlışlara sürüklüyor. Dostu sandığı kişi, sevdiği etkilendiği kadın, çalıştığı arkadaşı herkes fiyasko çıkıyor. Ve başından sonuna kadar belası olan iç sesi, sadık olmayan Sadık Beyin sonu oluyor. Basit, akıcı, yalın dille yazılmış, değişik öykü tadında hafif bir kitaptı. Sadık Bey
Sadık BeyPınar Kür · Can Yayınları · 20161,074 okunma