Ah Kenan! Sen buldukça bunayan bir nankörsün. Dünyaya sade șikâyet etmek için geldin... Böyle ölüp gideceksin... Şikâyetle geçen bu hayattan dünyaya belki birkaç nağme yadigâr kalacak... O kadar...
Fatih'in, bazı tarihçilerin "Cihanın Ruhu" diye adlandırdıkları "Kostantiniyye"nin fethini başardıktan sonra onu yeniden inşa etmek için kollarını sıvarken (zira kendisi, yaptığı iş için bir vakfiyesinde bünyâd (bina etme) terimini kullanır), bu şehirde yeni bir kültür ve medeniyet mayalanması için gerekli şartları hazırlamak, daha doğrusu, İslam'ın yeryüzündeki hedefi olan "insanlık bahçeleri"ne bir yenisini eklemek için üzerine düşeni hatta fazlasıyla yaptığını görüyoruz. İstanbul onun ellerinde adeta gömlek değiştirerek yeniden doğmuş, daha doğrusu, İstanbul'a kendisini yeniden doğurması için bir tür ebelik yapmış ve kurucusu Büyük Konstantin ve İmparator Jüstinyen dönemlerindeki parlak günlerine bir daha kavuşmasının yollarını ustaca döşemiştir.
İstanbul'un yeniden inşasında esas rolü, bütün Osmanlı şehirlerinin kuruluşunda ve gelişmesinde olduğu gibi, vakıf müessesesi oynamıştır. Bugün devlete ait birçok kamu hizmetlerini, yani halka açık binalar, ibadet, ticâret yerleri, seyyahları barındıracak imâretler, çeşme ve hamamlar, köprüler, mektep ve hastaneler inşası ve idamesi işini, vakıf müessesesi yerine getirmekte idi. Osmanlı Devleti'nin kamu hizmetleri fikrinden uzak olduğu, yalnız tebaayı istismar fikrine bağlandığı iddiası tamamıyla yanlıştır. Reâyanın refahı bir din vazifesi olarak benimsenmiştir. Fâtih'in kendi vakfiyesinde şunlar yazılıdır:
Hüner bir şehr bünyâd etmektir;
Reâyâ kalbin âbâd etmektir.
Osmanlı Devleti, vakıf müessesesini bu doğrultuda en ziyade geliştirmiş bir İslâm devleti sayılabilir. Devlet bütçesinden 1528'de vakıf ve mülklere ayrılan para genel gelirin yüzde 16'sını alıyordu.
Sayfa 125 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Ol kaadir-i Kün-feyekûn lûtfedici Rahman benim
Kesmeden rızkını veren cümlelere sultan benim
Nutfeden âdem yaratan yumurtadan kuş üreten
Kudret dilini söyleyen zikreyleyen Sübhan benim
Kimini zâhid eyleyen kimini fâsık eyleyen
Ayıplarını örtücü ol delîl ü burhan benim
Bir kuluna atlar verip avret ü mâl çiftler verip
Hem birinin bir pulu yok ol Rahîm ü Rahman benim
Benim ebed benim bakaa ol kaadir-i Hay mutlaka
Hızır ola yarın sakka onu kılan güfran benim
Dört türlü nesneden hâsıl bilin benim işte delil
Od ile su toprak u yel bünyâd kılan yezdan benim
Ete deri süngük çatan ten perdelerini tutan
Kudret işim çoktur benim hem zâhir ü ayan benim
Hem bâtınım hem zâhirim hem evvelim hem âhirim
Hem ben oyum hem ol benim hem ol kerîm u han benim
Yoktur arada terceman ondaki iş bana ayan
Oldur bana veren lisan ol denize umman benim
Bu yeri göğü yaratan bu arş ü kürsü durduran
Bin bir adı vardır Yunus ol sâhibi-i Kur'ân benim
Sayfa 210 - Türkiye İş Bankası Yayınları·Kitabı okudu
Kâ'be vü büt îman benim çerh uruban dönen benim
Bulut olup havay' ağıp rahmet olup yağan benim
Yaz yaratıp yer donatan gönlümüz evi hânedan
Hoşnûdum ata anadan kulluk kadri bilen benim
Yıldırım olup şakıyan şakıyıp nefsin dokuyan
Yer ka'rasında berkiyen şol oğulu yılan benim
Hamza'yı Kaf'tan aşıran elin ayağın şeşiren
Gözsüzlerin gözündeki boz pusarık duman benim
Et ü deri süngük çatan hükmeyleyip diri tutan
Kudret beşiğinde yatan hikmet sütün emen benim
Âşık olan gelsin beri göstereyim doğru yolu
Makaamımdır gönül şarı ırılmayıp duran benim
Yere göğe bünyâd uran ırılmadan kaaim duran
Irmaklara göl çağıran adım Yunus umman benim
Sayfa 209 - Türkiye İş Bankası Yayınları·Kitabı okudu