Bu kadar süslü kelimelere de ihtiyaç yok o zaman. Öyleyse şunu sorayım: Bizde hâl olmadığı için mi cumlelerimizi modifiye etmeye çalışıyoruz? Yani biraz da süslü cümlelerin arkasına bir şeyler mi gizliyoruz, ne dersiniz?
Tabii, artistlik yapıyoruz. Aslında hiç hoş bir şey de değil, süslemeye hacet yok. Hani anlatırlar, Bişr-i Hafi Bağdat Meydaninda kamçı yiyen, zina suçu İşlediği için sırtina seksen kamçı vurulmasıyla cezalandırılan bir delikanlıyı seyreder. Delikanlı ahalinin içinde kamçıyı yiyor ama sanki helva yiyor, yüzünde hiçbir hoşnutsuzluk, olumsuzluk yok. Yaklaşıp soruyor Bişr-i Hafi: "Evladım, bu kamçıyı yiyen at bile bağırıyor, sana ne oldu ki, sen nasıl bir eğitimden geçtin ki gıkın bile çıkmıyor?" Sen Abdülhey misin yani? Delikanlı cevap veriyor: Sevgilim şu kalabalığın içinde beni görüyorken eğer feryat edersem, senin yüzünden acı çekiyorum demiş olurum ve onu üzerim. Onu üzmektense ben burada ölürüm." "Evladım, aşkta böyle olur, tamam da... O kızın seni görmesi bu kadar mühimken, sen bunu bu kadar önemsiyorken, alemlerin Rabbi seni gördüğü halde bu günahı nasıl işledin yavrum?" Çocuk bir iki saniye düşünüp "Allah" diyerek şehit oluyor, düşüyor yere. Şimdi Bişr-i Hafî'nin sözünde süs yok, tasannu yok, süsleme yok, edebiyat yapmıyor -amiyane tabirle söylüyorum. Ama kalbinden vuruyor. Ne o? E kalpten çıkan kalbe gider, ağızdan çıkan kulaktan döner!