Sabahattin Ali'nin okuduğum eserlerin de hep bir toplum eleştirisi, toplumun genel düşüncelerine karşı çıktığını ve oluşturduğu baş karakterler ile bu düşüncelerini dile getirdiğini gördüm.
Sabahattin Ali kuyucaklı Yusuf'u 1937'de yazmış ve o dönemde ki kendi kimliğimizden yabancılaşmayı, insanın toplum içindeki yalnızlaşması, Ahlâkî değerlerin kayboluşu, kültürel yozlaşmayı katman katman öykünün içine yerleştirmiş.
Kuyucaklı yusuf'ta çok sıradan, olağan bir karakterdir. Fakat içinde bulunduğu toplum da temiz kalabilen, insanların doğru kabul ettikleri yanlışları kabul etmeyen, etrafına daima yabancı gözüyle bakan, saf kalan bir karakterdir. Sabahattin Ali söylemek istediklerini Kuyucaklı Yusuf üzerinden bizlere anlatır.
"Hayatta hiçbir şey ona kıymetli görünmemiş, peşinden koşmak, erişmek, sahip olmak arzusunu vermemişti. Etrafına daima bir yabancı gözüyle bakmış, hiçbir yere bağlanmak arzusu duymamış, bu yalnızlığının gururu içinde, memnun olmaya çalışmıştı. Şimdi ilk defa bir şey istiyor, hem de korkunç bir şiddetle istiyordu. Fakat niçin bu istek bir imkânsızlıkla beraber gelmişti? Niçin hayatının bu en büyük arzusunu, şimdiye kadar belki yine içinde, fakat en gizli yerlerde saklı duran bu arzuyu, hapsedildiği yeri parçalayarak ortaya çıkar çıkmaz, öldürmeye mecbur kalıyordu? Niçin? Kimin için?"
Dostoyevski'nin İnsanın ruh dünyası ile ilgili düşüncelerini yazarken ki o heyecanını bende okurken tüm vücudumda hissettim.
Ayrıca baş karaktere isim vermemesi, hayatı anlamya, anladırmaya çalışan tüm insanların prototipi olması, okurken kendimi karakterin yerine çoğu kez koymamı sağladı.
Kitabın olay örgüsü olmadığı ve durağan bir kitap olmasından dolayı ilk okumam da kitaba kendimi bağlayamadım. Durmadan kendisiyle çatışma halinde, ikilemde kalmış, gergin, varoluşunu dünyaya haykırmaya çalışan kırklı yaşlarındaki bu adamın düşünceleri beni çok zorlamıştı. Ama ikinci okumada enfes zevk aldım neredeyse her satırın altını çizdim.
Altını çizdiğim bağzı cümleler;
"Değerli okuyucularım, yemin ederim ki her şeyi tam anlamıyla algılamak bir hastalıktır."
"Siz hiç kendi hastalıklarıyla övünenleri, hele bunlarla gösteriș yapmaya çalıșanları gördünüz mü?"
"sizlerin içinde bulunduğunuz kötü duruma rağmen, başka türlü olamayacağını, değişmeyeceğini, dahası, bunun
İçin zamanınız ve inancınız olsa bile, bunu istemeyeceğinizi anlamanın doyumsuz tadıdır."
" Bilmedikleriniz arttıkça da iç sızınız çoğalır."
"Neyse tam olarak anlama gücüne sahip bir insan kendisine saygı duyabilir mı hiç?
"Sistemlere ve bazı soyut kavramlara öylesine bağlı olan insan mantıklı olabilmek için, gerçeği bilerek değiştirmeye, gözlerini ve kulaklarını kapamaya razı olur."
"Sınırsız ve özgür bir irade, anlamsız da olsa kendine özgü bir kapris, bazen bir kışkırtmayla çılgınlığa götüren ancak yalnızca kendi sahibinin emrinde olan bir hayal gücü."
"Çünkü özgür isteği, iradesi olmayan insan istemeyi bilir mi ?
"İnsanın gözü yalnızca kederi ve acıyı görür de mutluluğu fark etmez."
Acı kuşku ve inkar demektir, içimizde kuşku uyandıran bir camdan saray düşleseniz bile, bununla birlikte, insan gerçek acıyı tatmak istediğinden, çevresinde bir kargaşa yaratmak, yok etmek, dağıtmak hevesinden asla kendisini uzaklaştıramaz. Bizim manevi varlığımızın biricik kaynağı da acı değil mi?