Üzülerek söylüyorum ki, bu kitap yarısında bıraktığım nadir eserlerden biri oldu.
Erasmus'un 'Deliliğe Övgü' adlı eseri, hiciv türünün önemli örneklerinden biri olarak kabul ediliyor. Kitapta Delilik kişileştirilerek bir karakter haline getiriliyor ve eser boyunca kendisini öven bir anlatıcı olarak karşımıza çıkıyor. Deliliğin kendi üstünlüklerini ve önemini anlattığı bu konuşmalar aracılığıyla dönemin din adamları, filozofları, yöneticileri ve toplumun çeşitli kesimleri eleştiriliyor.
Bununla birlikte, eserle ilgili beni rahatsız eden bazı noktalar oldu. Bunların başında kadınlara yönelik ifadeler geliyor. Günümüz okuru açısından bu ifadeler oldukça aşağılayıcı görünüyor. Örneğin bir bölümde, kadının bilgi sahibi olmaya çalışması bir ineğin dağa tırmanmayı öğrenmesine benzetiliyor. Bir başka yerde ise kadınların hayattaki en büyük beklentisinin erkeklerin hoşuna gitmek olduğu ima ediliyor. Eserin 16. yüzyılda yazılmış olması ve dönemin toplumsal anlayışını yansıtması elbette göz önünde bulundurulabilir; ancak bu durum, söz konusu ifadelerin okuma deneyimimi olumsuz etkilemesini engellemedi.
Kitapla ilgili zorlandığım bir diğer nokta ise mitolojik göndermelerin yoğunluğu oldu. Eserde sık sık mitolojiden örnekler veriliyor. Mitolojiye hâkim olmayan bir okurun, anlatılmak istenen bazı noktaları tam olarak kavramakta zorlanacağını düşünüyorum. Üstelik bu göndermelerin önemli bir kısmı dipnotlar ya da açıklamalarla yeterince desteklenmemiş. Bu da metni takip etmeyi benim açımdan daha güç hale getirdi.
Tüm bunların sonucunda, edebiyat tarihindeki önemini kabul etmekle birlikte Deliliğe Övgü benim için keyifli bir okuma deneyimi olmadı ve kitabı yarıda bırakma kararı aldım.
Karşınıza bu kez Bodo Kirchhoff’un Başa Gelen adlı romanıyla geldim.
Romanın merkezinde, yayınevini kapattıktan sonra sakin bir yaşama çekilen Reither ile şapka dükkânını kapatan Palm yer alıyor. Hayatlarının bir dönemini geride bırakmış bu iki karakter, Palm’ın bir akşam Reither’in kapısını çalmasıyla başlayan beklenmedik bir yolculuğa çıkıyor.
Normalde yol romanlarını seven bir okur olmama rağmen Başa Gelen bende beklediğim etkiyi yaratmadı. Yolculuk boyunca karakterlerin geçmişlerine dair bazı kapılar aralansa da roman bu kapıların ardına geçmiyor; birçok noktaya yalnızca değinip geçmeyi tercih ediyor. Bu nedenle karakterlere yaklaşmakta ve hikâyenin içine girmekte zorlandım.
Roman boyunca yalnızlık, geçmiş, yaş alma ve göç gibi temalara temas ediliyor. Ancak bunlar bende güçlü bir karşılık bulmadı. Kısa sayılabilecek bir roman olmasına rağmen ilerlemekte zorlandım ve okuma boyunca merak duygum canlı kalmadı.
Sonuç olarak Başa Gelen, ele aldığı temalar ve çıkış noktasıyla ilgimi çekse de okuma sürecinde aradığım duygusal bağı kuramadığım bir roman oldu. Bu yüzden kitap bende kalıcı bir iz bırakamadı ve ne yazık ki sevdiğim yol romanları arasında yerini alamadı.