• 184 syf.
    ·6/10
    Bir adamın böcek arama bahanesiyle evden çıkıp, sırra kadem basmasıyla başlayan kitap adamın, kumların hayatı zehir ettiği bir köyde kendini bulmasıyla devam ediyor. Bu haliyle bile gerçeküstü gözüken hikaye, Kobo Abe'nin yoğun atmosferi anlatmaya başlamasıyla çeşitleniyor ve felsefi hikayesi mi yoksa sürükleyici olmaya çalışan bir roman mı olduğunu anlayamadığımız şekilde devam ediyor. Kitabın en büyük özelliği kumlar üzerinden üstünü kapadığımız cinsellik, toplum baskısı ve yalnızlık hislerini anlatması olmuş. Japon edebiyatında cinsellik bir tabu yıkılışı gibi bir yerlerde mutlaka geçiyor ilginç biçimde. En sevmediğim özelliği ise felsefi konuların kumlar ile bağlandığı kısımlarda zorlama gibi gelen ve konular arasında bütünlük oluşturamadığım şekilde ilerlemesi. Kendi başına baktığımızda bilgiler ve önermeler çok güzel fakat bütünlük anlamında zorluyor. İlginç bir deneyim yaşamak isteyenlere öneririm.
  • FAULKNER'IN "SES VE ÖFKE"SİNİ NASIL OKUMALIYIZ ?

    Uyarı :Kitapla ilgili bütün sürpriz bozucu bilgileri içerir.

    William Faulkner'in “Ses ve Öfke” adlı eseri, şimdiye kadar yazılmış en büyük Güney romanı olabilir. Modernist bir romanda ırk konusunun en şiddetli işlenmiş hali de olabilir. Aynı zamanda şimdiye kadar yaratılan en büyük aile dramı da olabilir. Bu kitap en büyük Amerikan Romanı olabilir. Birçok insan 1929'da “Ses ve Öfke” yayımlandığından beri buna benzer şeyler söylüyor. “Ses ve Öfke”, Faulkner'ın iyi eleştiriler alan ilk romanıydı ve yazarı edebi ilgi odağı haline getirdi.

    Tabii ki, bu hikâyenin komik yanı Faulkner'in 1931 yılına kadar “Tapınak”ı yayınladığı zamana kadar geniş bir okuyucu kitlesi kazanamamasıydı. Çok fazla alkol, seks ve şiddet içeren bir roman olan “Tapınak” başarı kazandıktan sonra insanlar Faulkner’ın diğer çalışmalarının teknik olarak (ve duygusal olarak) mükemmel olduğunu fark etmeye başladı. Eserleri o kadar mükemmeldi ki Faulkner 1949'da Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandı.

    “Ses ve Öfke”, dayandığı Güney toplumunun çürüyen değerlerini takip ederken, aynı zamanda Compson alesindeki üç erkek kardeşin umutsuzluklarını ve umutsuzluklarını izleyerek kız kardeşlerinin yasını tutmaya çalışmalarını anlatıyor. Kız kardeş Caddy’nin cinselliği, erken hamileliği, hızlı ve mutsuz evliliği bu romanın gizemli kalbidir: romandaki her şey Caddy'nin eylemlerinden sonra (ve buna karşılık olarak) meydana gelir.

    İronik olarak, Caddy romanın kendi hikayesini keşfetmesi için bir bölüm verilmemiş olan bir Compson üyesi. Bunun yerine, Faulkner, romanın merkezinin, çeşitli anlatıcıların geçmişin kendi anılarını doldurmaya çalıştığı bir boşluk olarak var olmasına izin veriyor.

    Faulkner üzerine yazdığı “Ses ve Öfke: Faulkner'ın Çalışma Zamanı” adlı çok ünlü makalesinde Jean-Paul Sartre, geçmişin bu şekilde algılanmasınım Faulkner’in romanını modern teknik ve varoluşsal felsefenin parlak bir örneği haline getirdiğini savundu:

    “Geçmiş bir çeşit süper gerçeklik kazanıyor; kontürleri sert ve net, değiştirilemez. Şimdiki zaman geçmişin karşısında kısacık, çaresiz, boşluklarla dolu ve bu boşluklar vasıtasıyla, geçmişin işleri, yargılar veya bakışlar gibi sabit, hareketsiz ve sessizdir, onu istila etmeye gelir. Faulkner'ın monologları, hava boşluklarını hatırlatıyor. Her bir hava boşluğunda, kahramanın bilinci "geçmişe batar" ve sadece tekrar geri batmaya mahkûm şekilde yeniden yükseliyor. Şu an yoktur; şimdiki zaman yavaş yavaş oluşur. Herşey öyleydi. Sartoris'te, geçmişe "hikâye" deniyordu, çünkü bir ailenin kurgulanmış anıları söz konusuydu, çünkü Faulkner henüz tekniğini bulamamıştı.

    Ses ve Öfke daha bireysel ve belirsiz. Ancak o kadar güçlü bir saplantı ki, şimdiki zamanı gizlemek daha uygundur ve şimdiki zaman bir yeraltı nehri gibi gölgede ilerler ve yalnızca kendisi geçmiş olduğunda yeniden ortaya çıkar.”

    Sartre’ın bizden çok daha akıllı olduğunu kabul etmemiz lâzım. Ve o da çok iyi bir yazar. Onu aşmaya çalışmayacağız: Sartre için Faulkner'ın “Ses ve Öfke”de kullandığı zamanla oynama olgusuna ve “Ses ve Öfke”nin yeni bir edebi biçimin ayırt edici özelliği haline geldiğine dikkat çekeceğiz. Aynı zamanda bir karakteri (veya kişiyi) tamamen anlama zorluğunu ön plana çıkaran modernist estetiğin güzel bir örneğidir bu eser. Modernistler için dilin kendisi zor bir araçtır, iletmesini istediğiniz şeyi asla tam olarak iletmez. Arkadaşlarınızdan birine bir şeyler açıklamaya çalışmak gibi bir şey diye düşünebiliriz: tüm hikâyeyi açıkça anlattığınızdan eminsiniz, ancak arkadaşlarınız size delirmişsiniz gibi bakıyorlar. Başka bir ünlü modernistin bir zamanlar yazdığı gibi, "Ben bunu demek istemedim. Kesinlikle bunu demek istemedim" diye düşünmek zorunda kalırsınız. (Bu arada, T.S. Eliot’un "J. Alfred Prufrock’un Aşk Şarkısı").

    Daha önce hiç böyle hissettiyseniz, tebrikler. Modernistleri anlamaya başladınız. Modernistler dilin zorluğu ile oynamaya karar verdi - okuyucunun dilin ne kadar zor olabileceğini tecrübe etmesi için. Bu çok sinir bozucu olabilir. Ama aynı zamanda harika bir şey . Faulkner'a göre dille oynamak, karakterlerinin psikolojik derinliğini ve Güney'in karakterlerinin yaşamlarındaki derin duygusal rezonansını keşfetmesini sağlar.

    1-SES VE ÖFKE NE HAKKINDA?

    Diyelim ki bir arkadaşınızla konuşuyorsunuz. Aklınıza şaşırtıcı bir fikir geldi. Şaşırtıcı fikirler dolaşıyor zihninizde . Bu mükemmel düşünceni / planını/ fikrini en iyi arkadaşına anlatmaktan heyecan duyuyorsun. Ve onun da ilgisini çekmiş görünüyor: dinliyor, başını sallıyor ve hatta biraz ilgi duyuyor gibi görünüyor. Birdenbire, gözleri parlıyor… ve ne hakkında konuştuğunuz hakkında hiçbir fikri olmadığını fark ediyorsunuz. Son üç dakikayı köpeğinizle de konuşarak geçirebilirdiniz. Ve aynı tepkiyi alırdınız.

    Hiç sizi anlayan kimse yokmuş gibi hissettiniz mi? Arkadaşlarınız iyiler, elbette, ama sizi anlamıyorlarmış gibi hisseder misiniz bazen? Ya aileniz? Onlarla konuşmayı denersiniz, ama… karmaşık bir durum. Aynen öyle. Karmaşık, bu romanın için kullanılabilecek en iyi sözcük. İnsanları anlamak o kadar da kolay değil. Bir romandaki karakterlerle tanışınca bile. Elbette, “Ses ve Öfke”nin kapağını açarsınız ve aniden Compson ailesinin hayatını izleyen ön sıra koltuklarda oturmaya başlarsınızz, ancak bu onların hayatınızdaki insanlardan daha kolay anlayacağınız insanlar olduğu anlamına gelmez.

    Dil - konuşma - kelimeler - hepsi başa çıkması zor şeyler. Herkes her şeyi farklı şekilde anlar. "Üzgünüm" diyorsunuz. Kız kardeşiniz "senden nefret ediyorum" diye duyuyor. Zor, biliyoruz. Ve sizi uyarmalıyız, William Faulkner kartlarını pek kibarca oynamıyor, her zaman her şeyi anlamayı kolaylaştırmıyor, mutlu sonlar için söz vermiyor. Ancak, bunu oldukça gerçek hissi vererek yapıyor. “Ses ve Öfke”, tüm görkemli, sinir bozucu, inanılmaz etkileyici potansiyeliyle düşünceleri ve dili yeniden yaratır. Ne söylemek istediğini söyleyemesen bile, yine de nefes kesici şeyler söyleyebilirsin. En azından bu, Faulkner’ın tarzı. Arkanıza yaslanın ve tadını çıkarın.

    2-SES VE ÖFKE ÖZETİ

    Geleneksel olay örgüsü özetini “Ses ve Öfke”ye uygulamaya çalışmak zordur. Roman, temel düzeyde, üç Compson kardeşin kız kardeşi Caddy ile olan takıntılarına ilişkindir, ancak bu kısa özet romanın içerdiği yüzeyi temsil eder sadece. Dört bölümde, dört farklı sesle ve kronolojik sıra dışında söylenen bir hikâyeye sahip olan “Ses ve Öfke”, yorumlamak ve anlamak için yoğun bir konsantrasyon ve sabır gerektirir.

    Romanın ilk üç bölümü, üç farklı günde üç Compson kardeşin özet düşünceleri, sesleri ve hatıralarından oluşmaktadır. Kardeşler; Nisan 1928’de konuşan, ciddi bir şekilde engelli otuz üç yaşındaki bir erkek olan Benjy; Haziran 1910'da genç bir Harvard öğrencisi olan Quentin; ve acı bir çiftlik tedarikçisi olan Jason’dır, o da 1928 yılının Nisan ayındadır. Faulkner, dördüncü bölüme kendi anlatı sesini katıyor, ancak Compson ailesinin zenci aşçısı olan Dilsey'e odaklanıyor. Faulkner, bir zamanlar önde gelen Compson ailesinin düşüşünü önceden ima etmek ve İç savaştan bu yana Güney aristokrat sınıfının bozulmasını incelemek için tek bir sembolik an olarak kardeşlerin kız kardeşleri Caddy'yi hatırlamalarını kullanır.

    Compsonlar, Mississippi kasabasındaki Jefferson kasabasındaki önde gelen isimlerden biri. Ataları, bölgenin yerleşmesine yardımcı oldu ve daha sonra İç Savaş sırasında savundu. Savaştan bu yana, Compsonlar giderek zenginliklerini, topraklarını ve statülerini kaybetti. Bay Compson bir alkolik. Bayan Compson, dört çocuğunu büyütmek için neredeyse tamamen Dilsey'e bağlı, kendisiyle meşgul bir hastalık hastasıdır. Quentin, en büyük çocuk, hassas bir nevroz ürünüdür. Caddy inatçı, ama sevgi dolu ve şefkatlidir. Jason doğumdan bu yana zor ve kötü ruhlu biri olmuştur ve diğer çocuklar tarafından büyük ölçüde reddedilmiştir. Benjy, zaman ve ahlâk kavramlarını anlamayan “aptal” bir zihinsel engellidir. Hastalık hastası Bayan Compson'un yokluğunda Caddy, Benjy ve Quentin için bir anne figürü ve şefkat sembolü olarak hizmet eder.

    Bununla birlikte, çocuklar büyüdükçe, Caddy cinsel anlamda uygunsuz şekilde davranmaya başlar, bu durum Quentin'e acı verir Benjy'yi çok huzursuz eder. Quentin Harvard'a gitmeye hazırlanır ve Bay Compson, öğrenim için fon sağlamak için aile topraklarının büyük bir kısmını satar. Caddy bekaretini kaybeder ve hamile kalır. Çocuğun babasını adlandıramaz veya isimlendirmeyi istemez, ancak baba kasabadan bir genç olan Dalton Ames olabilir.

    Caddy’nin hamileliği Quentin'i duygusal olarak mahveder. Hamileliğin sahte sorumluluğunu üstlenmeye çalışır, Caddy'nin kendisinin ensest yapmış olduğu yalanını babasına yalan söyler. Bay Compson, Caddy’nin uygunsuz cinsel davranışlarına kayıtsızdır, Quentin’in hikâyesini reddeder ve oğluna Kuzeydoğu’ya erkenden gitmesini söyler.

    Güvenilmezliğini örtmeye çalışan Caddy, Indiana'da tanıştığı bir bankacı olan Herbert Head ile evlenir. Herbert, Jason Compson'a bankasında bir iş sözü verir. Herbert hemen Caddy'den boşanır ve karısının başka bir adamın çocuğuna hamile olduğunu fark ettiğinde Jason'ın iş teklifini iptal eder. Bu arada, Caddy’nin günahı yüzünden mahvolmuş olan Quentin, Harvard’daki ilk senesinin bitiminden hemen önce Charles Nehri’ne kendini atarak intihar eder.

    Compsonlar Caddy'yi aileden uzaklaştırır, ama yeni doğan kızı , onun adı da Quentin’dir, alır. Quentin'i büyütme görevi tamamen Dilsey'e kalır. Bay Compson, Quentin’in intiharından bir yıl sonra, alkol yüzünden ölür. Hayatta kalan en büyük oğul Jason, Compson evinin başına geçer. Yerel çiftlik malzemeleri mağazasında çalışan Jason, Caddy'nin Quentin'in yetişmesini desteklemek için gönderdiği parayı çalmak için iş çevirir.

    Bayan Quentin, zorba bir insan olan Jason ile sürekli çatışan, mutsuz, asi ve cinsel anlamda uygunsuz davranışları olan bir kız olarak büyür. 1928 yılı Paskalya Pazarında, Quentin, Jason'dan birkaç bin dolar çalar ve sirkte çalışan bir adamla kaçar. Jason, Quentin'in peşinden boşuna giderken, Dilsey, Benjy ve ailesinin geri kalanını yerel kilisedeki Paskalya hizmetine götürür.

    3-GÜNEY ARİSTOKRAT DEĞERLERİN ÇÜRÜMESİ

    On dokuzuncu yüzyılın ilk yarısı, Compsons gibi tanınmış Güneyli ailelerin yükselişini gördü. Bu soylu aileler geleneksel Güney değerlerini benimsemişlerdir. Erkeklerin, aile adlarının onurunu savunurken cesaret, ahlaki güç, sebat ve şövalyelik sergileyen, beyefendi gibi davranmaları bekleniyordu. Kadınların, çocukların aile mirasını devralmalarını sağlama zamanı gelinceye kadar kadınsı saflık, zarafet ve bekaret modelleri olmaları bekleniyordu. Tanrıya iman ve ailenin itibarını korumak için derin endişe duymak, bu inançların temelini oluşturdu.

    İç Savaş ve Yeniden Yapılanma süreci, bir zamanların büyük Güneyli ailelerinin çoğunu ekonomik, sosyal ve psikolojik olarak tahrip etti. Faulkner, bu süreçte, Compson'lar ve diğer Güneyli ailelerin, etraflarındaki dünyanın gerçekliği ile temaslarını kaybettiğini ve kendini özümseme hapsinde kaybolduğunu iddia eder. Bu kendi kendini yeme hâli, bu ailelerin bir zamanlar yücelttikleri temel değerleri bozdu ve yeni nesilleri, modern dünyanın gerçekleriyle başa çıkamayacak kadar yetersiz bir hale getirdi.

    Compson ailesinde bu yolsuzluğun arttığını görüyoruz. Bay Compson, belirsiz bir aile onuru anlayışına (Quentin'e aktardığı bir şey) sahiptir, ancak alkoliktir ve ailesinin başına gelen olayları kontrol edemediğine dair kaderci bir inancı sürdürmektedir. Bayan Compson, kendisine gömülmüştür, ikiyüzlülüğe bürünür ve kendine acı verir, çocuklarından duygusal olarak uzak durur. Quentin’in eski Güney ahlakına takıntısı onu felç eder ve ailesinin günahlarını aşamaz. Caddy, Güneyli kadınsı saflık nosyonunu çiğner, aynen kızının yaptığı gibi. Jason, kişisel kazanım için sürekli çaba sarf ederek, daha yüce duygular barındırmadan kendine acıma hissi ve açgözlülükle zekâsını heba eder. Benjy hiçbir gerçek günah işlemez; ancak Compsonların gerilemesi, Benjy’nin fiziksel geriliği ve ahlak ile ahlaksızlık arasında ayrım yapamamasıyla kendini gösterir.

    Compsonların Güney’deki değerleri yozlaştırması, bir zamanlar aileyi bir arada tutan güçten, tamamen sevgisiz bir ev ile sonuçlanır. Her iki ebeveyn de uzak ve yetersizdir. Sevme yeteneğini gösteren tek çocuk olan Caddy sonunda reddedilir. Quentin, Caddy'yi sevmesine rağmen, sevgisi nevrotik, takıntılı ve aşırı korumacıdır. Erkeklerin hiçbiri herhangi bir gerçek romantik aşkı yaşamaz ve bu nedenle evlenip aile adını sürdüremez.

    Romanın sonunda, ailenin sevgi dolu tek üyesi olan Dilsey, kendi dertlerine gömülmeden değerlerini koruyan tek karakterdir. Bu nedenle, geleneksel Güney değerlerinin bozulmamış ve olumlu bir biçimde yenilenmesi için bir umut ifade eder Dilsey. Roman, bu değerler için meşale sahibi olan Dilsey ile sona erer ve Compson mirasının korunması için tek umut budur. Faulkner, sorunun mutlaka eski Güney'in değerleri olmadığı, ancak bu değerlerin Compsonlar gibi aileler tarafından bozulduğu ve eski zamanlardaki Güneyli ihtişamın geri dönmesi için bu değerlerin yeniden ele alınması gerektiği anlamına gelir.

    4-DİRİLİŞ VE YENİDEN YAPILANMA

    Romandaki dört bölümünün üçü, 1928'de Paskalya'da veya çevresinde gerçekleşiyor. Faulkner’ın, bu hafta sonu Mesih'in çarmıha gerilmesi ve Paskalya Pazarında dirilişi ile ilgili olması nedeniyle, Roman’ın hafta sonunda doruğa çıkması önemli. Romandaki bazı sembolik olaylar Mesih'in ölümüne benzetilebilir: Quentin’in ölümü, Bay Compson’ın ölümü, Caddy’nin bekâret kaybı veya genel olarak Compson ailesinin yıkılışı.

    Bazı eleştirmenler Benjy'yi Mesih figürü olarak nitelendirdi, çünkü Benjy Kutsal Cumartesi günü doğdu ve şu anda otuz üç yaşında, çarmıha gerilmiş olan Mesih ile aynı yaşta. Benjy'yi bir Mesih figürü olarak yorumlamanın çeşitli olası sonuçları vardır: Benjy, Mesih'in modern dünyadaki iktidarsızlığını ve ortaya çıkacak yeni bir Mesih figürüne duyulan ihtiyacı temsil edebilir. Alternatif olarak, Faulkner modern dünyanın Mesih'i kendi içinde tanıyamadığını ima ediyor olabilir.

    Paskalya hafta sonu ölümle ilişkili olmasına rağmen, aynı zamanda yenileme ve diriliş umudunu da beraberinde getiriyor. Compson ailesi düşmüş olsa da, Dilsey bir umut kaynağıdır. Dilsey, bir şekilde bir Mesih figürüdür. Dilsey, dağılmakta olan Compson ailesine verdiği hizmet boyunca Mesih gibi zorluklara katlandı. Bayan Compson’ın kendine acımasına, Jason’ın zulmüne ve Benjy’nin sinir bozucu beceriksizliğine sürekli tahammül etti. Compsonlar onun etrafında parçalanırken, Dilsey, Compsonların uzun zamandır terk ettiği değerleri başarıyla hayata geçiren getiren tek karakter olarak ortaya çıkıyor - sıkı çalışma, dayanıklılık, aile sevgisi ve dini inanç.

    5-DİLİN VE ANLATININ YETERSİZLİĞİ

    Faulkner, “Ses ve Öfke”yi hiçbir zaman tek bir anlatıcı sesiyle tatmin edici bir şekilde aktaramadığını itiraf etti. Dört farklı anlatıcı kullanmaya karar vermesi, her bir anlatının öznelliğini vurguluyor ve dilin kesinlikle gerçeği ya da anlamını iletme yeteneğinden şüphe etmemizi mümkün kılıyor.

    Benjy, Quentin ve Jason, Compson trajedisi üzerine çok farklı görüşlere sahip, ancak hiçbir bakış açısı diğerlerinden daha geçerli görünmüyor. Her yeni açı ortaya çıktıkça, daha fazla ayrıntı ve soru ortaya çıkar. Son bölüm bile, her şeyi bilen üçüncü şahıs anlatıcısı tamamlansa bile romanın tüm gevşek yönlerini birleştirmiyor. Röportajlarda Faulkner, “en görkemli başarısızlığı” olarak nitelendirdiği romanın son versiyonunun kusurunu dile getirdi. Dört farklı bakış açısının derinliğini sağlayan dört anlatıcı ile bile Faulkner, kendi dilinin ve anlatısının hâlâ yetersiz olduğuna inanıyordu.

    6-SEMBOLLER

    ---Su
    Su, özellikle Caddy ile ilgili olarak, roman boyunca temizlik ve saflığı sembolize eder. derede bir çocuk olarak oynayan Caddy, saflığı ve masumiyeti özetler gibi görünüyor. Bununla birlikte, Caddy iç çamaşırlarını kirletir, bu da sonradan yaşanacak olaylara bir işarettir. Benjy, Caddy'ye parfüm sürdüğünde ilk kokusunu aldığında üzülüyor. Bu noktada hâlâ bakir olan Caddy, parfümü temizler, sembolik olarak günahını temizlemiş olur. Aynı şekilde, Benjy onu Charlie ile birlikte salladıktan sonra ağzını sabunla yıkar. Caddy bekâretini kaybettiğinde, hiçbir su veya yıkama suyunun onu temizleyemediğini bilir.

    ---Quentin’in Saati
    Quentin’in saati, Quentin’in zamanı izlemeye kendini adaması gerektiğini hissetmesini ümit eden babasının bir hediyesidir. Quentin, saat olsa da olmasa da zaman takıntısından kaçamaz . Saat bir zamanlar Bay Compson'a ait olduğu için, ailesinin çok önemli olduğunu düşündüğü o muhteşem mirası Quentin'e sürekli hatırlatır. Saatin sürekli tıklaması, zamanın durmaksızın ve inanılmaz şekilde geçişini sembolize eder. Quentin saati kırarak zamandan kaçmaya çalışır, saati odasına bıraktıktan sonra bile, akrep ve yelkovanı olmadan dahi saat çalışmaya devam eder.

    7-ANA MOTİFLER
    ---Zaman
    Faulkner’ın bu romanda zamanı ele alışı ve yaklaşımı devrim niteliğindeydi. Faulkner, zamanın sabit veya nesnel olarak anlaşılabilir bir varlık olmadığını ve insanların bununla çeşitli şekillerde etkileşime girebileceğini öne sürer. Benjy'nin zaman kavramı yoktur ve geçmiş ile şimdi arasında ayrım yapamaz. Geçmiş ile günümüz arasında başkalarının göremeyebileceği bağlantılar kurmasını sağlar ve diğer Compson adının geçmiş teki ihtişamına olan saplantılarından kaçmasına izin verir. Buna karşın, Quentin zaman içinde sıkışıp kalıyor, geçmişin anılarının ötesine geçmek istemiyor. Saatini kırarak zamanın kavranmasından kaçmaya çalışıyor, ancak geçmesi onu daha sonradan izlemeye devam ediyor ve intihardan başka bir çözüm görmüyor. Kardeşi Quentin'den farklı olarak, Jason'ın geçmişe faydası yok. Tamamen şimdiki zamana ve yakın geleceğe odaklanır. Jason'a göre, zaman sadece kişisel kazanç için vardır ve israf edilemez. Dilsey belki de zamanla barışık olan tek karakterdir. Dilsey, zamandan kaçmaya ya da avantajları için manipüle etmeye çalışanların aksine, hayatının sınırsız zaman ve tarih aralığında küçük bir şerit olduğunu anlar.

    ---Düzen ve Kaos
    Compson kardeşlerin her biri düzeni ve kaosu farklı bir şekilde anlar. Benjy, zihnindeki tanıdık hatıraların kalıbının düzenini oluşturur ve uygun olmayan bir şey yaşadığında üzülür. Quentin, düzen sağlamak için idealleştirilmiş Güney koduna güvenir. Jason, dünyadaki her şeyi potansiyel kişisel kazanca dayalı olarak düzenler, tüm koşulları kendi avantajına çevirmeye çalışır. Compson ailesi kaosa sürüklendiğinde bu sistemlerin üçü de başarısız olur. Sadece Dilsey'in güçlü bir düzen anlayışı vardır. Dilsey değerlerini korur, o Compsonların kargaşalı çöküşüne katlanabilen ve sonunda zarar görmeden ayakta kalan tek kişidir.

    ---Gölgeler
    Öncelikle Benjy’nin ve Quentin’in bölümlerinde görülen gölgeler, Compson ailesinin bugünkü durumunun yalnızca geçmiş büyüklüğünün gölgesi olduğunu ima eder. Gölgeler, bir gün boyunca güneşle yavaşça kaydığından zamanın geçişini ince bir şekilde hatırlatır. Quentin, gölgelere karşı özellikle hassastır, Compson adının bir zamanlar onun sadece bir gölgesi olduğuna dair farkındalığının bir işaretidir bu.


    @@@ Bu yazı, sparknotes ve shmoop sitelerindeki bilgilerden derleme bir çeviridir.
  • 136 syf.
    Gerçeküstü olayları en gerçekçi biçimde yazıya döken Jose Emmi’ nin 6 hikayeden oluşan kitabı. Alışık olduğumuz gibi sadece nokta ve virgül kullanan yazar, bu kitabında genel yazım kurallarına sadık kalıp diğer noktalama işaretlerini de kullanmış. Blok halinde yazılmış uzun satırlardan oluşan sayfaların sayısı az. Tavsiyem okuduğunuz hikayelerde kopukluklar olmaması için hikayeleri bitirmeden ara vermemeniz.

    Sandalye hikayesinde bir diktatörün düşüşünü konu ediyor. Sahneye assolist gibi çıkan diktatörün aralık duran ağzından dökülen salyalar eşliğinde yıkılışı. Saramago’ nun her zaman yaptığı tanrı yergisi ve güzel betimlemeleri sıkça karşımızda. Adem’ den Havva’ ya, Charlie Chaplin’ den Tom Mix’ e ve bazı mitolojik karakterlerle göndermeler eşliğinde hikaye akışı devam ediyor.

    Bir diktatörün yıkılışını ; ‘’ Düşerken ters dönmüş bir tosbağa gibi çırpınıyor, sonra aniden yaz tatilinde köydeki ailesinin evine dönen ve ailesi tarlaya gittiği sırada çavuşu tokatlayan çizmeli bir ilahiyat öğrencisi gibi kasılıp kalıyor. ‘’ gibi cümlelerle muzipçe anlatan ender yazarlardan. Bu alıntıyı ilk defa isimsiz bir şekilde başka bir yerde okusam aklıma gelecek ilk isim Jose Saramago olurdu.

    Ambargo; bir şehre ve/ veya ülkeye uygulanan ambargo nedeniyle sorun yaşayan halkın, akaryakıt sıkıntısı üzerinden arabası tarafından esir alınan bir adamın hikayesi. Ülkemize uyarlasak gaz kuyruğu sıkıntısı ve gaz lambası tarafından esir alınan bir adam üzerinde hikaye yazılabilirdi.

    Kısırdöngü: Yine bir hürmetli büyük bir yönetici tarafından çıkarılan yasaya halkın uyumu ve değişerek şekillenen yaşayış biçiminin hikayesi. Kıymetlimiz ölümle ilgili bir şey görmek istemediği için tüm ölülerin tek bir yere gömülmesini ve etrafının büyük duvarlarla çevrilmesini emreder. Halkın tüm alışkanlıkları, gelenekleri ve yaşayış biçimleri kralın emrine göre şekillenmeye başlar. Her ne kadar önemli değişiklikler olsa da su akar yolunu bulur misali zengin ve fakir sınıflar bu düzende de bir şekilde üstlerine düşen rolü yeni düzene göre oynarlar, şehirleşme yeni yasaya göre şekillenir vs. Temelde her şeye kuzu gibi boyun eğen halkın bir adamın keyfi uygulamasına adapte olup yaşamlarını ona göre şekillendirmelerine eleştiri de olabilir.

    Nesneler: Kitaptaki en çok beğendiğim hikaye. Eşyaların/ nesnelerin insanlara baş kaldırması. Almışsın 4k bir tv, daha ilk taksit yeni ödenmiş, sabah bir kalkmışsın tv almış başını gitmiş. Asansörler, kapılar, sürahiler, binalar yavaş yavaş ortadan kaybolmaya başlar. Bu isyanın başladığı bölgede/ ülkede kast sistemi vardır. Alfabetik sıraya göre insanlar a, b, c diye devam eden sınıflara mensup vatandaşlardır. İsyan devam ederken hükümet yetkililerin aldığı önlemler bu sınıf farklarının da çatırdamaya başlamasına neden olur.

    Bir arkadaşımla sohbet ediyoruz. Ne okuduğum kitaptan konu açıldı ne de Jose’ den. Aşağıda linki olan 6 dakikalık bir kısa filmden bahsetti. Tam da nesneler hikayesinde kalmışken. Şimdi nesneler mi insanlara isyan etti yoksa nesneleşen insanlar mı ayaklandı? Hikayenin son cümlesi bu konuda insanı düşünmeye sevk ediyor.

    https://www.youtube.com/...amp;feature=youtu.be

    Sentor: İnsanlar tarafında kutsallığı elinden alınan ve yüzyıllardır hayatta kalma mücadelesi veren Sentor’ un sürgün yaşamından son kesitler. Mitolojiyle bezenmiş masalsı bir anlatımı olan hikaye.

    Kısas: Kısas kitapta yer alan son hikaye. Kafamda oturtup şekillendiremedim ve biraz havada kaldı.

    Keyifli okumalar.
  • Bu öykü, İsa’nın, Allah’ın dinini insanlara tebliğ ettiği sıralarda geç­ miştir.
    İsa’nın tebliğ ettiği bu din öyle açık, uygulanması öyle kolay bir dindi ki, geniş kitlelere yayılmasına hiçbir şey engel olamıyordu. Bu din insanları kötülükten öyle kesin bir şekilde alıkoyuyordu ki onu
    kabul etmemek elden gelmiyordu.
    İşte bu yüzden, tüm şeytanların reisi olan Velzevul büyük bir endi­ şe içindeydi. Eğer İsa, bu dini tebliğden vazgeçmezse, insanlar üzerin­ deki otoritesini, bir daha geri gelmemesiyle kaybedeceğini açıkça gö­rüyordu. Evet kaygı içindeydi ama asla ümitsizliğe düşmedi. İsa’yı mümkün olduğunca yıpratmak için, kendi yolunda giden sapık softa­ları ve bilginleri ona karşı kışkırtıyor; havarilere de, onu tek başına bı­rakmaları için telkinlerde bulunuyordu. İsa’nın, yapılan işkenceler, sövülüp sayılmalar karşısında fazla dayanamayacağını, bir de bunlara tüm havarilerinin kendisini terketmesi ve öldürülme korkusu ekle­
    nince dinini inkar edeceğini umuyordu. Böylece bu dinin tüm gücü­ nü yok etmeyi tasarlıyordu.
    İsa çarmıha çıkarılırken: “Allahım! Niçin beni bıraktın” deyince Velzevul sevinçten kabına sığamadı. Fakat bir müddet sonra İsa çar­ mıhta: “Allahım onları affet. Onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar” diye­ rek son nefesini verince, Velzevul bundan böyle yapabilecek birşey
    kalmadığını, kendisi için herşeyin bittiğini anladı. Kendi elleriyle ayaklarına geçirdiği zincirleri çıkarıp kaçmak istedi ama zincirler
    ayaklarımı bırakmıyordu. Kanatlarına dayanarak ayağa kalkmak istedi ama bir türlü kanatlarını açamadı. Bir süre sonra İsa’nın nur saçarak, cehennemin kapıları önünde durduğunu gördü. Tüm günahkarlar ce­ hennemden çıkıyor, şeytanlar oraya buraya kaçışıyorlardı. Sonra, ce­
    hennemin duvarları büyük bir gürültü çıkararak çöktü. Velzevulun yüreği bu manzara karşısında daha fazla dayanamadı ve Velzevul kor­ kunç bir çığlık atarak yarılan topraktan Araf’a yuvarlandı.
    II
    Aradan üç aşıra yakın bir zaman geçti. Velvezul’un her yanım bir ölü sessizliği kaplamıştı. Zifiri karanlıkta hiç kımıldamadan yatıyor, olup bitenleri aklına getirmemek için kendini zorluyordu. Fakat kendi fe- lakenine sebep olan İsa’ya diş bilemekten de kendini alamıyordu.
    Bir gün, aşağıdan ayak seslerine, bağırıp çağırmalara, inleyişlere ve diş gıcırtılarına benzer sesler geldiğini duydu. Başını kaldırıp, gelen seslere kulak kabarttı. İsa’nın zaferinden sonra cehennemin yeniden kurulacağı aklının köşesinden geçmiyordu. Olur şey değildi bu. Fakat
    bu arada, patırtılar, inleyişler, diş gıcırtıları gittikçe artıyordu.
    Velzevul o anda biraz doğrulup, prangalı ayaklarını kendine doğru çekti. O sırada prangalar kendiliğinden açılmıştı. Velzevul bu işe çok
    şaşırdı. Kanatlarını çırpıp, eskiden olduğu gibi ıslığını çalarak yardım­ cılarını yanına çağırdı. Henüz bir saniye bile geçmemişti ki yukarıdan açılan delikten bir sürü şeytan inip, Velzevulun etrafını leş kargaları gibi sarıverdi. Bu şeytanların kimisi iri, kimisi ufak, kimisi şişman, ki­misi de zayıftı. Kısacası kısa kuyrukludan, eğri boyunluya varıncaya dek her çeşit şeytan vardı.
    O sırada küçük pelerinli, siyah tenli, yuvarlak yüzlü, sakal ve bıyığı olmayan, kocaman göbekli, çırılçıplak bir şeytan, dizlerini büküp Vel- zevul’un tam karşısına oturmuş, ateş gibi gözlerini kah açıyor, kah ka­ pıyor, uzun ve ince kuyruğunu sağa sola sallayarak durmadan Velze- vula sırıtıyordu.
    III
    Velzevul yukarıya doğru bakarak:
    — Bu gürültü de ne? Ne oluyor orada? dedi. Küçük pelerinli şeytan cevap verdi:
    — Değişen birşey yok, eski tas, eski hamam.
    — Demek yine günah işleyenler var?
    — Hem de bir sürü.
    —Peki, adını ağzıma almak istemediğim o adamın dini ne durum­
    da?
    Bu soru üzerine küçük pelerinli şeytan öyle bir sırıttı ki sivri dişleri
    göründü. Diğer şeytanlar da kıs kıs gülmeye başladılar.
    Küçük pelerinli Şeytan:
    —Bu din bize hiç engel olmuyor. Çünkü onlar gerçekte bu dine
    inanmıyorlar, dedi. Velzevul:
    —Canım, bu din, onları bizim şerrimizden korumuyor muydu? Hem o, kendini kurban ederek bu dini sağlamlaştırmamış mıydı? diye sordu.
    Küçük pelerinli şeytan kuyruğunu hızla döşemeye vurarak:
    — Ben bu dini yeni baştan işledim, dedi.
    — Nasıl işledin?
    —Oyle bir hale getirdim ki, insanlar onun dinine değil benimkine
    inanıyor ama onun adıyla anıyorlar.
    — Nasıl yaptın bunu?
    —Aslında kendiliğinden böyle oldu. Ben yalnızca destekledim o
    kadar. Velvezul:
    — Kısaca anlat, dedi.
    Küçük pelerinli şeytan başını önüne eğip, düşünüyormuş gibi ya­
    parak anlatmaya başladı:
    —O korkunç olay, yani cehennemin yıkılışı başımıza gelip de sen
    bizi yalnız bıraktığın zaman, ben neredeyse hepimizin kökünü kazı­ yacak olan bu dinin yayıldığı yerlere gittim. Bu dine mensup insanla­ rın yaşantılarını görmek istedim ve gördüm ki bu din doğrultusunda yaşayan insanlar tam anlamıyla mutlu, bizim bu insanlara yaklaşma­ mız mümkün değil... Bunlar birbirine darılıp küsmüyor, kadınların
    cazibesine kapılmıyor, ya hiç evlenmiyor ya da bir tek kadın alıyor, mal-mülk edinmiyor, herşeylerini birbirleriyle paylaşıyor, üstlerine saldıranlara karşı kendilerini savunmuyor, kötülüğe iyilikle karşılık veriyorlardı. Ûyle güzel yaşıyorlardı ki bu yaşayış diğer insanları onlara yaklaştırıyordu. Bu hali görünce ben, herşeyden ümidimi kestim ve oradan uzaklaşmayı düşünmeye başladım. Tam o sırada önemsiz gibi görünen bir şey oldu ve ben kalmaya karar verdim. Olay şuydu: Ora­ da bulunan insanların bir kısmı sünnet olmanın zorunlu olmadığını, bir kısmı da sünnet olmanın şart olduğunu ve putlar için kesilen kur­
    banların yenilemeyeceğini söylüyordu. Ben her iki tarafa da, bu mese­ lenin çok önemli olduğunu, Allah’a kulluk ile alakalı olduğu için da­ valarını sonuna kadar savunmaları gerektiğini fitlemeye başladım. Onlar da bana kandı ve tartışma büyüdükçe büyüdü. İki taraf da bir­ birine kızmaya başladı. O zaman onlara, davalarının doğruluğunu ispatlayabileceklerini telkin etmeye başladım. Gerçi hiçbir zaman muci­ zelerle bir davanın doğruluğu ispat edilemezdi. Fakat onlar, birbirleri­ ne karşı haklı çıkmaya çalıştıkları için bana inandılar. Kimileri kendi­ lerine ilahı haberler geldiğini, kimileri de İsa’yı gördüklerini söylüyor­ du. Hiç durmadan buna benzer birçok şey uyduruyor, farkına varma­
    dan İsa’ya iftira ediyorlar, bu işi bizden daha iyi beceriyorlardı. Sürekli olarak birbirlerini yalanlıyorlardı.
    İşler yolundaydı. Fakat bu müthiş aldatmacanın farkına varırlar di­ ye ödüm kopuyordu. O zaman “kilise” diye birşey uydurmak aklıma geldi. Onlar ona inanınca rahatladım. Böylece cehennemin yeniden kurulduğunu ve bizlerin de kurtulduğunu anladım.
    Yardımcılarının kendinden daha akıllı olduğuna inanmak isteme­ yen Velzevul, sert sert:
    — O ‘kilise’ dediğinde de ne biçim şey? diye sordu.
    — Kilise, yalanları Allah’a doğrulatan kurumun adıdır. Bu işi Al­ lah’a dayanarak ve: “Vallahi bu şey doğrudur” diyerek yapar. Kilisenin en büyük özelliği yanılmaz olarak kabul edilmesidir. Kiliseye mensup insanlar da kendilerini yanılmaz gördüğü için ne kadar hata ederse et­ sin bunda diretirler. Kilise, Allah’ın kitabını doğru olarak anlamanın,
    Allah’ın seçtiği insanların söylediklerine uymakla mümkün olacağı düşüncesinden doğmuştur. Seçkin olduğunu iddia eden bu grup za­ manla yetkilerini başka bir gruba devreder. Böylece bu grup da seçkin olmuş olur. Allah’ın kitabını güya sadece bu insanlar doğru anlar. Bu­
    nun böyle olduğuna hem kendileri, hem de başkaları inanır. Bu işi Al­ lah’tan devraldıklarını söylerler. Böylece, kiliseye mensup olan şahıs­ lar Allah’ın talebeleri sayılırlar. Bu mantığın bizim açımızdan faydası şudur, Kilise kendini bu şekilde tarif ettiği için söyledikleri şeyler ne kadar saçma olursa olsun, bunu savunmak zorunda kalıyorlar.
    Velvezul bunun üzerine:
    —Peki, kilise bu dini niçin bizim lehimize yorumluyor? dedi. Küçük pelerinli şeytan devam etti:
    — Çünkü onlar kendilerini Allah kitabının biricik yorumcuları gö­rüyor, insanları da buna inandırıyor, böylece insanların kaderini belir­ leyen en yüce kurum oluyorlar. Bunun neticesinde havalara giriyor ve yoldan çıkıyorlar. Bunu gören insanlar onlara kızıp, düşman kesili­ yorlar. Kilise de düşmanlarına karşı zor kullanıyor, onları afaroz edi­ yor, ölüm cezasına çarptırıyor, diri diri yakıyor, işte bu duruma düş­ tükleri için dini, kendilerini haklı gösterecek şekilde yorumlamak zo­runda kalıyorlar. Böylece de bizim menfaatimize çalışmış oluyorlar.
  • Aldığım her nefes bir gün sayılır.