Lord byron
"Aşkın dili öpücüktür, lakin öpüşürken kelimelerden çok daha fazlası konuşulur."
Öpüşmek
Başkalarının kusurlarını tartarken parmağıyla terazinin kefelerini bastırmayan insan pek enderdir. Byron Langenfeld
Reklam
Sadece yalnız olma ihtiyacını yenilemek için dışarı çıkarım. Lord Byron
Sadece yalnız olma ihtiyacını yenilemek için dışarı çıkarım. Lord Byron
Alıntı
Bir Fikrin Doğuşu #1 | Frankenstein
Selam! Yeni bir ileti serisiyleyiz bu gün ve konumuz Frankenstein ya da Modern Prometheus . Çok uzatmadan kitabın nasıl vâr olduğunu incelemek istiyorum. Yıl 1816. Dünya gerçekten kararmıştı. Endonezya’daki Tambora Yanardağı’nın patlaması yalnızca binlerce insanın ölümüne neden olmadı; atmosfere yayılan küller yüzünden bütün dünyanın iklimi değişti. Avrupa’da yaz gelmedi. Gökyüzü griydi. Hava soğuktu. Gündüzler bile sanki akşam gibiydi. İnsanlar bunun kıyametin başlangıcı olabileceğini düşünüyordu. Tarihe “Yazsız Yıl” olarak geçecek bu kasvetli dönemde genç bir kadın, modern korku edebiyatını sonsuza kadar değiştirecek bir hikâye yazmaya başlayacaktı. Mary Shelley sıradan bir ailede büyümemişti zaten. Annesi , kadın hakları tarihinin en önemli figürlerinden biri kabul edilir. “ Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi ” adlı eseriyle modern feminist düşüncenin temellerinden birini atmıştır. Babası ise dönemin radikal filozoflarından ve yazarlarından biriydi. Yani Mary Shelley daha çocukluğundan itibaren edebiyatın, felsefenin ve siyasi tartışmaların içinde büyüdü. Ancak hayatı aynı zamanda büyük kayıplarla şekillendi. Annesi onu doğurduktan kısa süre sonra öldü. Ölüm fikri Mary Shelley’nin hayatında daha en başından beri vardı. Daha sonra genç yaşta şair Percy Bysshe Shelley ile ilişki yaşamaya başladı. Bu ilişki dönemi için büyük bir skandaldı. Birlikte Avrupa’ya kaçtılar, maddi sorunlar yaşadılar, çocuklarını kaybettiler ve sürekli toplumsal baskıyla karşı karşıya kaldılar. Mary Shelley’nin eserlerindeki yalnızlık, yas ve dışlanmışlık hissinin bu kadar güçlü olmasının sebeplerinden biri biraz da buydu. 1816 yazında Mary ve Percy Shelley, Lord Byron’ın İsviçre’deki Villa Diodati adlı evine gittiler. Yanlarında Byron’ın doktoru olan John Polidori de vardı. Sürekli yağan yağmurlar yüzünden günlerce dışarı çıkamadılar. Bunun
Edebiyat
Helenofil (Yunanseverlik) Batı medeniyetinin entelektüel köklerini Antik Yunan’da bulan ve bu mirasa tutkuyla bağlı olan bir dünya görüşüdür. Ancak bu kavram, diğer "fil" eklerinden biraz farklı işler; zira Helenofillik genellikle modern Yunanistan’dan ziyade, Platon’un, Perikles’in ve heykellerin temsil ettiği o idealize edilmiş geçmişe duyulan bir aşkı ifade eder. Batı dünyası için Helenofillik, barbarlıktan kurtuluşun ve aklın zaferinin sembolüydü. Karakter özellikleri, Antik Yunan demokrasisi, felsefesi ve sanatı "kusursuz insan"ın ulaştığı en yüksek nokta olarak görüldü. Goethe’den Schiller’e kadar Alman aydınlanmacıları, Alman ruhunu Yunan estetiğiyle (vakar ve sadelik) terbiye etmeye çalıştılar. Alman eğitim sistemindeki "Humanistisches Gymnasium" geleneği, tam bir Helenofil fabrikasıydı. İşte bu nokta, Türk tarihi ve siyaseti için en kritik olanıdır. Osmanlı’ya karşı başlayan Yunan isyanı (1821), Avrupa’daki Helenofillik ateşini "Filhelenizm"e (Yunan Dostluğu) dönüştürdü. Lord Byron gibi şairler, "antik bilgelerin torunlarını Türk boyunduruğundan kurtarma" romantizmine kapıldılar. Bu dönemde Helenofillik, akademik bir ilgi olmaktan çıkıp anti-Osmanlıcı bir siyasi eyleme dönüştü. Bu akım, modern Yunan halkını doğrudan Perikles’in biyolojik ve kültürel mirasçısı sayarak, aradaki Bizans ve Osmanlı yüzyıllarını yok saydı. Türkiye’de ise Cumhuriyet sonrası ilginç bir Helenofil damar gelişti. Azra Erhat, Halikarnas Balıkçısı ve Sabahattin Eyüboğlu gibi isimlerin başını çektiği "Mavi Anadoluculuk", Yunan mirasını bir "Batı malı" değil, "Anadolu malı" olarak sahiplendi. Homeros’un İyonyalı (Anadolulu) olduğunu savunarak, Antik Yunan kültürünü Türkiye’nin öz mirası gibi konumlandırdılar. Bu, Türk kimliğini rasyonel bir temele oturtma çabasıydı; ancak bu çaba
1000Kitap
Reklam
Reklam