• Mektepte bize bir şiir ezberletmişlerdi. Insan, yaşadığı yerlerde beraber bulunduğu insanlara görünmez ince tellerle bağlanırmış; ayrılık vaktinde bu bağlar gerilmeye, kopan keman telleri gibi acı sesler çıkarmaya başlar, her birinin gönlümüzden kopup ayrılması, bir ayrı sızı uyandırırmış. Bunu yazan şair ne kadar haklıymış!
  • Bu yazı içerik hakkında bilgi içerir.

    Bir Reşat Nuri klasiğini daha okuyup bitirmiş olmaktan haklı bir mutluluk duyuyorum. Bu okuduğum dördüncü kitabı oluyor. Elbette ki hepsinin ayrı bir konusu, ayrı bir lezzeti var. Ama Reşat Nuri nasıl yapıyor, ediyor, bilmiyorum. Bir şekilde çok naif ve saf karakterler yaratmayı başarıyor. Üstelik her seferinde farklı bir seviyede, değişik bir derecede bir naiflik ve saflık elde ediyor. Yaprak Dökümü'nün Ali Rıza Bey'i, Acımak'ın Mürşit Efendi'si ve tabii ki Çalıkuşu, ah Çalıkuşu! Reşat Nuri nasıl oluyor da hayata karşı bu kadar tecrübesiz olan karakterleri hayatla savaştırıp, mutsuzlaştırıp, sersefil bir hale sokabiliyor? Bütün kitap boyunca acımayı anlatırken kendisi karakterlerine hiç mi acımıyor acaba? Oysa bizim içimiz sızlıyor Mürşit Efendi'nin hayat hikayesini okurken. Ahlakı, istekleri, idealleri olan bir adamdı o. Bu yüce memleket için çalışacak, ne pahasına olursa olsun mutlu olacaktı. Lakin hayallerdeki hesap asla hayattaki çarşıya uymaz. Mürşit Efendi memur olur, tüm zorluklara rağmen dik durmaya çalışır, belini bükerler. Doğru şeyi yaptığı halde bizzat korumaya çalıştığı kanunlar dikilir karşısına, çöker kalır olduğu yere. Ve en sonunda mutlu mesut bir yuva kuracağına inanarak evlenir, hepten yıkılır, harap olur.

    Kitap küçük bir kasabada öğretmen Zehra Hanım'dan sözün açılmasıyla başlar. Son derece gayretli, dirayetli, çalışkan bir kadın olan Zehra Hanım kasabada herkes tarafından sevilip sayılmaktadır. Adeta bir melektir o. Lakin melekliğini bozacak bir duygu eksiktir onda: Acımak. Yıllarca kendisine ve ailesine zulmeden babasının ölüm haberini alması üzerine İstanbul'a gider. Orada babasının günlüğünü bulur ve okumaya başlar. Biz böylece Mürşit Efendi'nin hayat hikayesini kendi ağzından dinleriz. Günlüğü okudukça hem Zehra, hem de biz okuyucular acımayı öğreniriz. Aslında hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını, yargılamadan önce mutlaka bir de karşı tarafı dinlemek gerektiğini acı bir şekilde öğreniriz. Keşke Zehra'nın annesi Meveddet Hanım'ın ağzından da dinleyebilseydik olayları. Belki de ona daha çok acıyacak, onun daha haklı olduğuna karar verecektik, kim bilir.

    Kitap işleniş açısından Kürk Mantolu Madonna'yla benzerlik taşıyor. Zehra'yla başlayan kitap birden yön değiştirip Mürşit Efendi'yi anlatmaya başlıyor ve kitabın sonuna kadar böyle devam ediyor. Karakterlerini ne olursa olsun bir şekilde okuyucuya karşı haklı çıkarıyor Reşat Nuri. Karakter öyle bir duruma düşüyor ki, biz okuyucu olarak "Dur, öyle değil de böyle yap!" diyemiyoruz. Hayat koşullarının çapraşıklığı izin vermiyor çünkü. Kitapta inceden bir "İçki, bütün kötülüklerin anasıdır." fikri de işleniyor, söylemeden geçemeyeceğim. Kitap inanılmaz bir yalınlıkla ve okuyucuyu hiç sıkmadan ilerliyor. Nerede bulursanız alın derim. Keyifli okumalar...