• Kadınlar susarak giderler,
    Çok uzun emekler verir ilişkisini yürütmek için.
    Birinin kadını olmayı yüreği, beyni, ruhu o kadar zor kabul etmiştir ki, başka bir adama ait olmayı istemez.
    Erkek gibi, çorbanın tuzu eksik diye kavga çıkarmaz mesela, tam tersi, konuşmamız lazım der.
    Erkekler de en çok bu cümleye sinir olurlar. Ertelenir o konuşmalar, maç bitimine, yemek sonrasına ve daha birçok lüzumsuz şeyin ardına ötelenir.

    Kadınlar inatçıdır, hayata tutundukları gibi, aşklarına da sahip çıkarlar.
    Bu yüzdendir, konuşup derdini anlatma isteği, karşı tarafı ikna edene kadar uğraşırlar.
    Sonunda pes eder adam, bir ışık görür kadın, tüm derdini paylaşır.
    Genellikle ne cevap alır? Abuk sabuk konuşma!
    Gereksiz ve saçma gelmiştir adama anlatılanlar, hiç de üstünde durmamıştır.

    Yine bir sıkıntı, tatmin edilemeden geçiştirilir ve adam gün gelip bunların kendisine ok gibi döneceğini bilemez.
    Bir kadın şikayet ediyorsa, ya da erkeklerin deyimi ile vıdı vıdı ediyorsa; erkek bilmelidir ki, o ilişkiden hala ümidi vardır kadının.
    Yürütmek, birlikte yaşamak, sorunları çözerek mutlu olmak istiyordur.
    Daha önemlisi, o adamı hala seviyordur.

    Kadın susarak gider!
    En önemli detaydır, erkeklerin hiç anlayamadığı durum işte bu kadar basittir.
    O gün gelene kadar konuşan, kavga eden, tartışan kadın, kendini sessizliğe vermiştir.
    Ne zaman ümidini o ilişkiden kestiyse, o zaman sevgisi de yara almış demektir.
    Yüreğindeki bavulları toplamıştır, kafasındaki biletleri almış ve aslında bedeni orada durarak, ilişkiden çıkıp gitmiştir.

    Kadın, gerçekten gitmişse, çok sessiz olmuştur ayrılışı, kimse hissetmeden, kapıları vurup kırmadan gitmiştir.
    Her akşam eve geldiğinde, kapının açıldığını gören adam anlamaz ama bir kadın sessizce gider.
    Ne mutfağında yemek pişiren, ne yan koltukta televizyon izleyen, ne gece ruhunu kenara koyarak yatakta sevişmeye çalışan kadın, artık o kadındır.
    Bir kadının çığlıklarından, kavgalarından korkmamak gerekir, çünkü kadının gidişi sessiz ve asildir.
  • 94 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Altıkırkbeş yayınları'ndan çıkan Mehmet Ada Öztekin kitabı ki kendisi aynı zamanda kaybedenler kulübünün de yönetmenidir.


    Escortlarıyla ünlü Veronica isimli bir patroniçeyi merak edip ona ulaşmaya çalışan bir adamın hikayesi.

    Yarım kalmış olmasından dolayı kaybedenlerin, loserlerin buruk bir sevinçle okuduğu kitaptır. Kadınlar hakkında az ama öz tespitler içeren bir kitaptır.
    Bir 6:45 tribidir, karanlıktır.
    Ne yazık ki yarım kalmıştır.
    Ama bir loser iyi bilir ki hayatta bazı şeyler tamamlanamaz.
  • ‘Kawaii’ kelimesi 11’inci yüzyılda kullanılan ‘mahcup olmak, utanmak’ anlamına gelen ‘kawa hayushi’ (yüzü kızarmak) ifadesinden gelmektedir. 12’inci yüzyılda ‘kawa hayushi’ kelimesi ‘utanmak, kendini bir garip hissetmek’ anlamına gelen ‘kawayui’ şeklinde sadeleştirildi. Zamanla ‘kawayui’ ‘acınacak bir halde olma’ ve ‘birine/bir şeye acımak veya merhamet duymak’ anlamlarıyla özleşleşti. Günümüzde ‘zavallı’ anlamına gelen ‘kawaisou’ kelimesi de ‘kawa hayushi’ ifadesinden türemiştir. (Kaynak:Sharon Kinsella)

    Kawaii ifadesinin sevimli, güzel ve tatlı gibi anlamlarda kullanılması 16’ıncı yüzyılın sonlarına doğru oldu. Japonya’daki kawaii kavramının bildiğimiz ‘sevimlilikten’ farkı, kawaii bulunan bir şeye/kimseye insanın dönüşmeyi veya onun ta kendisi olmayı istemesidir. (Kaynak:Sharon Kinsella)

    ——-
    İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki dönemde Japon halkı ülkenin yeniden inşası için devlet eliyle bir seferberlik moduna sokuldu. Her şeyi feda ederek ülkesi için uzun saatler çalışan Japonlar, Meiji döneminde (1868–1912) başlayan, Japonya’nın modernleşme çabalarının bir ürünüdür. Bugün bile Japonlar, II. Dünya Savaşı’ndan sonra ünlen bu namı değer ‘çalışkanlıklarıyla’ bilinmektedir.

    Modern ve güçlü bir Japonya’nın inşasında kadın ve erkeklere bir birinden ayrı görevler düşüyordu. Erkeklerin eve ekmek getirmesi, kadınların ise işe gitmek yerine yuva kurması ve ev işleriyle uğraşması bekleniyordu. Kadın ve erkeklerin toplumdaki rollerinin bu kadar kesin ayrılmış olması, kadınların gelecekleri hakkında söz sahibi olmadıkları ve onları gelecekte bekleyen pek bir fırsatın olmadığı anlamına gelmekteydi. Kawaii kültürü, kadınların bu geleneksel ve basmakalıp görüşlere karşı çıkmasıyla başladı.

    1970’lerin sonunda kız öğrenciler okulda öğretilen dilbilgisi ve güzel yazı kurallarına bilerek uymayarak, özellikle yanlış kelimeler seçerek farklı farklı kawaii yazı şekilleri kullanmaya başladı. Gençlerin kawaiileştirdikleri Japonca yoluyla, onlara nasıl davranılması gerektiğini söyleyen yetişkinlere ilk kez karşı çıkmaya başladı.(Kaynak: Kazuma Yamane) Daha sonra bu yazı okullarda yasaklanmıştır.

    Kawaii geleneksel kültüre karşı kullanılıyordu. Geleneklerin onlara verdiği rollere başkaldıran kızlar (daha sonra yetişkin kadınlar) zekayı kucaklayarak mevcut standartlara uymuyorlardı.

    Kawaii modasına uygun giyinen genç kızlar, bu şekilde giyinirsen bir koca bulamazsın” tarzı cümlelere “iyi” şeklinde cevap veriyordu.
    ——
    Ayrıca insalara ulaşmak için anime, manga ve oyunları kullanılmaya başlandı. 90’lardan sonra Pokemon ve Tamagotchi’nın (sanal hayvan) ünlenmesi bu kültürün bir parçasıdır.(Kaynak: Jennifer Robertson).

    http://japonoloji.com/kawaii-ne-anlama-gelir/
  • 430 syf.
    ·7/10
    İyi Akşamlar Sevgili Dostlarım

    Uçurtma Avcısı'nın yazarından diye kapağına çokça önemli bir not düşülmüş fakat bence Uçurtma Avcısı'ndan da güzel bir kitap ile buradayım.

    Khaled Hosseini için yazdığı her kitapta çeşitli ülkelerde kitlelerin gönlünü kazanan evrensel yazarlardan olmayı başardı diyebiliriz. Onu bence böylesine devleştiren şey ülkesindeki herkes olabilmesi, anlattığı her ne ise o olabilmesi, betimlemeleriyle size film izliyormuş hissi vermesi ve realde de anlattıklarının benzerine mutlaka tanık olması. Gerçeklik her zaman bir hayalin gölgesiyle büyür neticede.

    Kitaba geçersek:
    Yine kadın olmanın eşsiz kutsallığının ve kadın olmanın dayanılmaz eziyetlerini gözler önüne seren bir kitap. İmkansızlığın imkanı gibi bir kaide.
    Afganistan ve savaş. Önüne geleni yakıp yıkan kendi insanlarını bile paramparça eden filler ve onların ayaklarının altında ezilen papatyalar.
    Savaşın soğuk yüzünü kadın gözüyle anlatan bu kitabı okurken, düşünmeden, duraksamadan, hıçkırmadan okuyamıyor insan. İçlerindeki o cevherle bütün bu olan bitenle baş etmeye çalışan çocuk kadınlar. 14'ünde 50+ yaş üstü adamlara verilen çocuk kadınlar. Sizinle gurur duydum. Okurken sizinle ağlayıp, sizinle sevdalandım. Nana, Meryem ve Leyla... İyiki tanıdım sizi..
  • 200 syf.
    ·2 günde·8/10
    Otuz beş yaşında reklam ajansında çalışan Aslı' nın mutlu, huzurlu sandığı evliliğinin aslında yalandan ibaret olduğunu öğrenmesi ve sonrasında gelişen duygusal süreci anlatan akıcı bir roman. Duygusal gelgitler, var olan ama görmek istemediğimiz gerçeklerin yoruculuğu, kadınların yaşadıkları ortama ve hayat koşullarına göre dışa vurdukları yüzlerini çok güzel anlatmış yazar kitabındaki kadın karakterler üzerinden. Zaten yazarın daha öncesinde okuduğum her iki kitabında da kadınlar ön planda tutularak kaleme alınmış. Tavsiye ediyorum
  • 146 syf.
    ·2 günde
    "Feminizm cinsiyetçiliği, cinsiyetçi sömürüyü ve baskıyı sona erdirmeye çalışan bir harekettir.

    Feminizm budur işte; herhangi bir cinsin toplanma alanı değil de her iki cinsin sömürüsüne engel olma uğraşıdır Feminizm.

    Yazarın objektif olması ve basit bir dille Feminizm düşüncesini ayrıntılara inerek anlatması cidden çok guzel olmuş, bazı kitaplar var ki anlaşılmak dahi istenmediğini bas bas bağırıyor o kadar yoğun terimler, bilinmesi gereken kuramcıların özellikleri ile donanımlı olduğunu hissettiren lakin alt sınıflara hitap etmeyen o kitapları okumayı pek istemiyorum; çünkü yazarın da değindiği gibi Feminizm akademik çevre kadınları arasında sıkıştırılmış, yalnızlığa terk edilmiş belki de bu yüzden istenilen etkiyi hiçbir zaman gösterecek boyuta gelememiştir.

    Feminizm savunucularına bakın çoğu akademik alanda ilerlemiş bireyler halbuki Feminizmin savunucuları ilk başta çocuk yaşta zorla evlendirilip tecavüze uğrayan, aile onayı ile resmi veya dini farketmeden bir nesne olarak dağıtılan kadınların ilk başta savunması gereken bir alan olması gerekirdi, yazar buna şöyle değiniyor:

    "Başta imtiyazlı beyaz kadınlar olmak üzere çoğu kadın, mevcut toplumsal yapı içinde ekonomik güç kazanmaya başladığında devrimci feminist anlayışı zihninden sildi. Bu anlamda, devrimci feminist düşüncenin en çok akademik çevrelerde kabul görmüş olması ise ironikti. Bu çevrelerde devrimci feminist teori geliştirildi, fakat neredeyse hiçbir zaman halka açılmadı. Zamanla etrafımızdaki okuryazar, iyi eğitimli ve genellikle de maddi anlamda imtiyazlı olan kişilere mahsus bir söylem haline geldi ve hâlâ da öyledir."

    Devrimci bir Feminist teorinin varlığından bahsetmek için tüm topluma ulaşabilir hale getirilmesi gerekir bunu nasıl yapabiliriz peki? yazara göre:

    "Dünyanın dört bir yanında, feminizmin sözünün yayılmasını sağlayan reklam panoları kurulmalı; dergilerde, otobüslerde, metrolarda, trenlerde, televizyonlarda reklamlar ve tanıtımlar yayımlanmak. Bugün henüz o noktada değiliz; fakat feminizmi paylaşmak, hareket adına herkesin aklına ve yüreğine seslenmek için yapmamız gereken budur. Feminist değişim halihazırda yaşamlarımızı olumlu yönde etkilemiş bulunuyor. Ancak feminizm hakkında duyduğumuz her şey olumsuz olunca, onun olumlu yönlerini de görememeye başlıyoruz."

    Tabii bu günümüzde de hala gerçekleştirilebilecek bir alan değil çünkü iktidar ve sağ kolu olan medyanın gücünün kırılması gerekir, okutarak feminizm bilinci tabii ki arttırılabilir lakin Devrimci bir teori haline gelmesi ancak güç odaklarının vereceği bir destekle sağlanabilir ve bu sömürü düzeninde, bu nefret çağında yayılmak istenen en son şey feminizm olur."Vizyoner feministler erkekleri de hareketin içine çekmek gerektiğini daima anlamışlardır. Hepimiz biliyoruz ki dünyadaki tüm kadınlar feminist olsalar da, erkekler cinsiyetçiliklerini sürdürdüğü müddetçe yaşamlarımız kısıtlanacak ve toplumsal cinsiyetler arasındaki savaş hali bir norm olmaya devam edecektir. Erkekleri mücadelede yoldaş olarak görmeyi reddeden, şayet erkekler feminist politikalardan herhangi bir fayda görürse kaybedenin kadınlar olacağı gibi akıldışı korkular besleyen feminist aktivistler, hatalı bir şekilde, toplumun feminizme kuşku ve küçümsemeyle yaklaşmasına katkıda bulunmuş oldular. Erkeklerden nefret eden kadınlar zaman zaman, erkeklerle yaşadıkları sorunlarla yüzleşmek yerine, feminizmin ilerlememesini tercih ettiler. Erkeklerin feminizmin bayrağını ellerine alıp ataerkiye meydan okuması acil bir ihtiyaçtır. Gezegendeki yaşamın devamı ve güvenliği feminizmin erkekleri harekete çekmesini gerektiriyor."

    Kitaptaki en kritik noktalardan biri de bu bana göre. Feminizmi aşırı uçlarda yaşayan bazı teorisyenler ve onları takip eden kitleler farkında olsun ya da olmasın cinsiyetler arası uçurumu arttırmaktan başka bir işe yaramıyor. Bilinçli insanların yapması gereken şey kadın erkek cinsi demeden varolan şiddet ve ayrımcılığı gidermek için elden geleni yapmak, illa sokaklara çıkıp eylem yapmak gerekmiyor yazdıklarımız, okuduklarımız ve konuştuklarımız toplumun istediğinin dışında olduğu sürece doğru bir yoldayız demektir, çünkü bizi tuzağa düşürenler en başta siyasiler ondan sonra onların medya kanatları, kapitalist temsilcileri ve en önemlisi bir uyanış ruhuna aykırı olan içi boş eğitim sistemlerine karşı mücadele etmek zorundayız..

    Bell Hoks'un bu konu için bir tespitine de yer verirsem:

    "Her sınıftan genç erkeğin aile üyelerini, arkadaşlarını ve okul arkadaşlarını vahşice Öldürdüğü durumlarla karşılaşıp toplumumuz bunlara tepki vermeye davet edildiğinde, söz konusu kavrayış noksanlığı hepten su yüzüne çıkıyor. Kitle medyasında herkes bu şiddetin neden ortaya çıktığını soruyor, ama kimse bunu ataerkil düşünce sistemiyle ilişkilendirmiyor."

    Ülkemizde her gün süregelen kadın taciz, tecavüz ve katliamlarının oluşturduğu kitle tepkisine baktığımız vakit bu durumu daha iyi kavrayabiliriz. Erkek şiddetinin sanki bar olan bir haklılık, kadınının da bu konuda mutlaka bir hatasını arayan, toplum mühendisleri bir bilincin oluşmasının önündeki en büyük engellerdir.


    Kitabın önemli gördüğüm bir bölümünü daha paylaşmak istiyorum:

    "İster kadın olalım ister erkek, hepimiz, doğduğumuz andan itibaren toplumsallaşma vasıtasıyla cinsiyetçi düşünce ve eylemi kabul etmeye yönlendiriliyoruz. Bunun bir sonucu olarak, kadınlar da erkekler kadar cinsiyetçi olabiliyor."

    Çarklar hep bu yönde işliyor cinsiyet rolleri bazıları tarafından belirleniyor ve kadına "yüce" "kutsal" bir görev sayılan "ev hanımlığı" uygun görülüyor ve binlerce yıldır kadınlar da buna uysal bir şekilde boyun eğen köleler olarak "anneden kıza" olacak şekilde eğitiliyor acı olan taraf ise 21. Yüzyıl olmasına rağmen hâlâ aynı sistem işliyor ve hâlâ kadınların büyük bir çoğunluğu uysal bir şekilde kabullenip yazgısına boyun eğiyor.

    Erkeklerin çoğu ise tesadüfi olarak doğdukları cinsten başka bir farkları olmadığı kadın cinsini aşağılamaya devam ediyor, Ataerkil düzen ile ufaklığından beri sömürülmeye ve gücünü sevgide, akılda aramak yerine; kaslarında, iriliğinde aramakta ve insani tarafı yerine hayvani taraflarını sergileyerek hayat döngüsünü tamamlamakta.. yapmamız gereken en önemli şey kendimizin ne kadarının kendimize ait olduğunu sorgulamak, bize dayatılan ve kabul ettiğimiz fazlalıkları atabilmek ve tek bir şeyi savunmak o tek bir şeyi de bize Ahmet Cemal söylesin:

    "Bütün yaşamları savunmayı ilke olarak benimsediğimiz gün, tek tek öldürmelere ve ölümlere karşı çıkışımız hiç kuşkusuz daha etkili ve daha inandırıcı olacaktır..."



    Bütün yaşamları savunmak ilkemiz olsun.