• “Ancak unutmamalıyız ki, sadece bize hitap ettiği sürece sanatın değeri vardır. Eğer bizim duygularımız evrenselse, sanat da evrensel bir dil haline gelebilir. Güncel yaşantımız, geleneklerin gücü, kalıtsal içgüdülerimiz bizim sanatsal zevklerimizin ufkunu daraltmaktadır. Aşırı bireyselciliğimiz anlayışımıza bir şekilde bir sınırlama getirir ve estetik kişiliğimiz sürekli olarak geçmişte kendi benzerlerini arar. Onu işleyeceğimiz takdirde sanat anlayışımızın gelişeceği ve bugüne dek tanımlayamamış olduğumuz pek çok güzellik ifadesinden zevk almaya başlayabileceğimiz doğrudur.”
  • Charles Chaplin`in annesi, parasızlıktan davulu yarılsa da, cumartesi oldu mu, bir penilik şebboy almadan eve gelmezmiş.

    Çiçek sevgisi birçok insanların, birçok ulusların kanına karışmıştır. Japonlar çiçeğe gösterdikleri saygı oranında ruhlarının yüceleceğine inanırlar. Onlara göre, doğanın özüne yakın olmak, insana da yakın olmaktır. Onlar yolları üzerinde rastladıkları çiçeklere hiç dokunmazlar. Çocuklar bile, ormana gittikleri vakit dalları yolmaktan, bitkileri sökmekten kaçınırlar. Japon yazıtlarından birinde şöyle bir uyarı vardır.
    -Bu ağaçtan tek bir dal koparanın parmağı kesilecektir.
    Diyeceğim, Japonlar çiçekleri kendi çevrelerinden ayırmak istemezler. Onları saksılarda, evlerin içine kapatılmış yada limonluklarda yapma sıcaklıklarla bunaltılmış görmek kendilerini üzer.
    Bir imparatoriçe korka korka dokunduğu bir çiçeğe şöyle demiştir:
    -Seni koparırsam, elim seni kirletir!
    Çiçekçiler de çiçekleri rasgele koparmazlar. Her dalı, her sapı özenle seçerler. Çayname yazarı Okakura Kakuzo gereğinden çok çiçek koparan çiçekçilerin utançtan yüzlerinin kızardığını yazar.
    Çiçek sevgisinde Çinliler de, Japonlardan geri kalmaz. Onlar da doğaya bir sağlıkevi gözüyle bakar. Doğanın hiçbir hastalığı iyileştirmese de, kendini beğenmişlere iyi geldiğine inanırlar. Yazarlar ise anılarında, mektuplarında en çok doğu güzelliklerinden açarlar. Onlara bakılırsa, bir doğa parçasını dile getirmeyen yazı, hayatı gitmiş, bayatı kalmış bir nesneden başka bir şey değildir.
    Çiçek Türk yaşamının da içine sokulmuştur. Hele İstanbul, iyisinden çiçek ve ağaç vurgunudur. XVII. yüzyılın ilk yılarında İstanbul`a gelen Polonyalı Simeon, İstanbul`daki her bahçenin bir selvilik olduğunu söyler. Fransız gezginlerinden Jean Thevenot da, ondan 60 yıl sonra bütün Boğaz`ın bahçelerle dolu olduğunu görecektir. Bayram yerlerinde kurulan salıncaklar bile çiçek ve ağaç dallarıyla süslüdür.
    I. Abdülhamit çağında -1786 yılında- İstanbul`un altını üstüne getiren Lady Graven ise Kağıthane`de karşılaştığı dev boylu çınarlar karşısında şaşırıp kalır. Lady Graven, Kaptan Paşanın Rumeli`deki bahçesinin büyüklüğü ile de çarpılmıştır. Konukların bahçeyi gezmekle bitiremediklerini söyler.
    O çağlarda İstanbul`un dört bir bucağında padişahlara özgü bahçeler de pek çoktur. (...)