• Selamlar,

     

    Internet'in daha sık kullanılır olmasıyla bilgi akışının hızlanması hepimizin şahit olduğu bir hakikat. Bununla birlikte, kirli bilginin de daha hızlı bir şekilde akarak pek çok zihinde yanlışların filizlenmesine yol açtığını da aynı emniyet hissiyle biliyoruz. Bu ikinci durumun bir yansımasını da Üstad'la alakalı paylaşımlarda sıklıkla karşımızda görmekteyiz.

     

    Özellikle sosyal paylaşım sitelerinde Üstad'a ait olmadığı halde ona aitmiş gibi gösterilen söz ve şiirler oldukça vahim bir bilgi kirliliği oluşturuyor. Üstad'a atfedilen sözler kaliteli olsa dahi bu hal hakikat cinayeti olacakken, bir de bu sözlerin önemli bir kısmında cümle akışının bozuk, mananın sakat ve üslubun zevksiz olduğu dikkat çekiyor. Üstad'ın bu söz ve şiirlerle bilinmesi, herkesin tetkike müsait bir zihin yapısı olmadığından ilerisi için ciddi bir tehdit oluşturuyor.

     

    Üstad'ı en doğru şekilde anlatabilmek amacıyla yola çıkan sitemizde, Üstad'a ait olmadığı halde ona atfedilen sözleri bu başlık altında derlemeye karar verdik. Üstad'a ait olmayan söz ve şiirlerin ona yapışıp kalmasının önüne geçme yolunda önemli bir mücadeleye giriştiğimizin farkındayız. Bu sözleri başlık altında paylaşırken, bir sözün bir kişiye ait olmadığını iddia etmenin çok da kolay bir iş olmayacağının bilincindeyiz. Kesin olarak üstad'a ait olmadığını söyleyeceğimiz sözlerde ince eleyip sık dokumak borcu altında oluşumuzun farkındayız. Burada Üstad'a ait olmadığını onaylayacağımız sözlerde bu hassasiyet daima yol gösterenimiz olacaktır. Dolayısıyla internet üzerinde Üstad'a ait olmayan bir sözle karşılaşıldığında, gönül rahatlığıyla müracaat edilebilecek bir çalışma hazırlama çabasında olduğumuzu vurgulama gereği hissediyorum. Gerek tamamını incelediğimiz Üstad'ın basılı eserleri, gerek hakkında kaleme alınan muteber kaynaklar, gerek fikir ve üslubuna aşinalığımız, gerekse de henüz kitap halinde yayınlanmamış olan Üstad'a ait vesikalar üzerindeki bilgi birikimimiz ve araştırma imkanlarımızla aşağıdaki liste hazırlanmıştır.

     

    Başlığa yazılacak olan mesajlar devamlı olarak göz önünde tutulacak ve listenin kolay incelenebilmesini sağlamak üzere, yazışmalar zamanla temizlenecektir.

     

    Üstad'a ait olmadığı halde ona atfedilen sözler:

     

    1- Örtüsüz kadın perdesiz eve benzer, perdesiz ev de ya satılıktır, ya kiralık...

     

    2- Armut deyip geçmeyin, onun ilk hecesi çoğu kişide yoktur!

     

    3- İnsanın sevdiğini kaybetmesi, dişini kaybetmesi kadar ilginçtir.

    Acısını o an yaşar, yokluğunu ömür boyu.

     

    4- İnsan sevme hissini israf etmemeli,

    Kim ne kadar sevilmeye layıksa,onu o kadar sevmeli.

     

    5- Hayatın çilesine tahammül gerek

    Değil mi ki sefâ ile cefâ müşterek?

    Sizce ağlamak için gözyaşı mı gerek?

    Bazen dertliler de ağlar, ama gülerek...

     

    6- Gökler ağlıyor biz ağlamışız çok mu?

    Bize yobaz diyorlar haberin yok mu?

    Her ne derse desinler,

    Allah için yobaz olmuşuz çok mu?

     

    7- Yar olmaz servetinin sana bir tek kuruşu,

    Secde yoksa bekleme, kabirde kurtuluşu (Cengiz Numanoğluna aittir)

     

    8- Benim ayağımın altı da müsait başımın üstü de.. Nerde duracağını kendin belirle.

     

    9- Dünya güzel olsaydı doğarken ağlamazdık.. Yaşarken temiz kalsaydık ölünce yıkanmazdık.

     

    10- Yüz daha versen, yüz uman yüzler bilirim.

    Yokuşlara kardeş olan düzler bilirim.

    Dünya öküzün üstünde derler;

    Ama dünyanın üstünde nice öküzler bilirim !..

     

    11- Değer verdiklerinin, verdiğin değere layık olmadıklarını anlarsan,

    Sen üzülme bırak layık olamadıkları için onlar utansın.

     

    12- Yalnızım diye üzülmüyorum.. Çünkü biliyorum, yalnız insanın ihanet edeni de olmaz.

     

    13- Dinde zorlama yoktur, insan hürdür elbette.

    İster dünyada pişer, isterse âhirette... (Cengiz Numanoğluna aittir)

     

    14- Ne başını kapat, altını göster; ne altını kapat, üstünü göster. Hepsini kapat, İMANINI göster.

     

    15- Ey deli gönül aşk mı istiyorsun,

    Yaradan sana yar değil mi

    Hep soğuk mu geçti ömrün,

    Kışın sonu bahar değil mi?

     

    16- Bir insanda olmayınca haya ile edep,

    Neylesin ona medrese ile mektep,

    Okusa da alim de olsa;

    Yine merkep, yine merkep

     

    17- ''Sanki aşk sustu'' dedim...

    ''Aşk hiç susar mı?'' dedi...

    ''Sen susuyorsun ya'' dedim...

    ''Ben aşk mıyım?'' dedi......

    ''Aşksın'' dedim...

    ''Sustu'...

     

    18- Kime yâr dediysek, o yâr açtı yarayı,

    Belli ki gerçek sevenimiz yoktur Allahdan gayrı

     

    19- Boğuşmak, hayat denen sebepsiz savaş için,

    Yaşamak en sonunda dikilen bir taş için,

    Bütün ızdırapların işte en korkuncu bu,

    Bir avuç toprak olmak düşünen bir baş için...

     

    20- Bizi ister bir toz yap savur mahşer yelinde,

    İster sürü çöp yap tufanların selinde,

    Sonunda bir varlığa ulaştır da, Allahım

    Bırakma tabiatın merhametsiz eline...

     

    21- Camiye dikey olarak gel, yatay olarak zaten geleceksin

     

    22- Yedi hristiyan bir danaya ortak olmadıkça, çam ağacı süslemem...

     

    23- Evini yönetirken zorlanan ilerici!

    Üç kıtaya hükmeden ecdadın mı gerici? (Hayati Vasfi Taşyürek'e aittir)

     

    24- Benim istediğimi Allah istemiyorsa, konu kapanmıştır.

     

    25- Üç günlük dünyaya gayret üstüne gayret

    Ebedi hayat var gayret yok hayret.

     

    26- Sokak lambası gibi olma ey yar!

    Kime yandığın belli olsun...

     

    27- Biz Aşkı erostan merostan öğrenmedik.! Biz Aşkı Mekkeli bir yetimden öğrendik.. O Resul Ki, Hz. Muhammed (s.a.v)

     

    28- Kızgınlığım geçer de; Kırgınlığıma çâre bulamadım!

     

    29- Sevdiğini belli et, gizlemek başkalarına fırsat vermektir

     

    30- Yusuf baştan aşağı iffet olduktan sonra, Züleyha baştan aşağı afet olsa ne yazar.

     

    31- Hayırlı eş Allah'ın kuluna özel bir ikramıdır, Hayırsız eş ise dünyanın en ağır imtihanıdır.

     

    32- Yanında olduğum zaman değerimi bilmezsen; Değerimi bildiğin gün beni yanında bulamazsın...

     

    33- Ömür ağaç dalında savrulan bir yapraktır;

    Ne kadar genç olursan ol sonun kara topraktır!

     

    34- Önüne Gelenle Değil, Seninle Ölüme Gelenle Beraber Ol.

     

    35- Bana bir ben lazım, bir de beni anlayan.

    Beni bir ben anlarım, bir de beni yaradan

     

    36- Ya Allah'a baş eğer hiç kimseye eğmezsin,

    Ya da herkese baş eğer hiçbir şeye değmezsin. (Cengiz Numanoğluna aittir)

     

    37- Kendini dünyalar kadar değerli zannedenlere kısa bir not; Dünya beş para etmiyor..

     

    38- Sustum, birikti yanaklarıma alfabe

    Ya ilahi ya Rab sükutumu en güzel duam eyle.

     

    39- Dün geçti bugünü düşünüyorum, yarın var mı?

    Gençliğine güvenme, ölenler hep ihtiyar mı?

     

    40- Ben bir garip insanım..

    Ne tahtım var,ne tacım..

    Tut elimden Allah'ım.

    Yalnız Sana muhtacım.

     

    41- Fazla ciddiye almayın bu hayatı, nasıl olsa içinden canlı çıkamayacaksınız.. (Derman İskender Över'e aittir)

     

    42- Yılbaşı, Noel, Fişek; Yeryüzünde Özgürlük Diye Tepinir Eşek..!

     

    43- Allah'tan korkana, ölüm yâr gelir;

    Ölümden korkana, dünya dar gelir.. (Cengiz Numanoğlu'na aittir.)

     

    44- Allah dersen mürtecî, Tanrı dersen çağdaşsın;

    Bu özürlü beyinle, akıl nasıl bağdaşsın?.. (Cengiz Numanoğlu'na aittir.)

     

    45- Hayvanlara kızmayın, mâzeretleri çoktur,

    Meselâ, hiçbirinde, utanma hissi yoktur (Cengiz Numanoğlu'na aittir.)

     

    46- İki günlük yol için, hemen sıvanır kollar;

    Ve iğneden ipliğe, hazırlanır bavullar

    Bir yol var ki, hazırlık, düşünülmez nedense;

    Musalla taşlarında, çalınırken davullar. (Cengiz Numanoğlu'na aittir.)

     

    47- Biz; ayakları şişene kadar namaz kılan Peygamberin, gözleri şişene kadar uyuyan ümmetiyiz...

     

    48- Yahudiler mi dediniz? Onlar, yumurtalarını pişirmek için,

    dünyayı ateşe vermekten çekinmeyen lanetlilerdir.

     

    49- Gençliğine güvenip vakit çok erken derken

    Belki elveda bile diyemezsin giderken... (Ahmet Mahir Pekşen'e aittir)

     

    50- Ne gelirse başımıza Hakk'tandır...

    Fakat geliş sebebi Hakk'tan ayrılmaktandır...

     

    51- Bir "hoşçakal"a sığdırdı beni, yere göğe sığdıramadığım.

     

    52- Sakın ola köprüyü geçinceye kadar ayıya dayı deme, olurya tam yarı yolda köprü yıkılıverir. Öteki tarafa ayının yeğeni olarak gidersin.

     

    53- İki Çeşit İnsan Vardır ! Zaman Geçtikçe Hatalarıyla Yüzleşen, Zaman Geçtikce Yüzsüzleşen !

     

    54- Başörtüsü Bilime Engelmiş.! Siz Uzaya Mekik Gönderdiniz de, Başörtüsüne mi Takıldı?

     

    55- Dünyada bin yıllık tarihi silinen ve o günü bayram olarak kutlayan başka bir millet daha yoktur.

     

    56- Aldığımız nefesi bile geri veriyorsak, hiçbir şey bizim değil

     

    57- Var mı Allah'tan yukarı, kabirden aşağı..?

    Toparlan ruhum gidiyoruz; sen yukarı, ben aşağı..!

     

    58- Kadın Mezarlığa Girerken Başını Kapıyor, Dışarı Çıkarken Açıyor, Ölüye Karşı Kapayıp, Diriye Karşı Açmak Akıl Almaz.

     

    59- Bu ülkede biri size; çağdışı, yobaz, gerici, eski kafalı, deli, aşırıcı diyorsa emin olun ki doğru yoldasınız.

     

    60- Moda, Cehennemde bir oda..

     

    61- Arsızlığa cesaret, zinaya aşk dediler. Bir neslin ahlakını, işte böyle yediler!

     

    62- Geminin tek kaptanı olur, gerisi mürettebattır. Kalbin de tek sahibi olur, gerisi teferruattır

     

    63- Her kahkahanda Allah'a teşekkür etmiyorsan, Neden her ağladığında O'na kızıyorsun?

     

    64- Çok sıkıldıysan hayattan, bir mezarlığa git. Ölüler iyi bilir ; Yaşamak güzeldir.

     

    65- Herşeyin İlacı Zaman Diyenler... Bir de Bu Kelimeyi Tersten Okumayı Deneseler...

     

    66- Tanrı sizi korusun, bizi Allah korur.

     

    67- Denildi mi bir yerin adına "Türk" beldesi, Gözüm al bayrak arar,kulağım ezan sesi...

     

    68- Yıkılasın ey israil ! Enkazını göreyim . Sana ülke diyenin yüzüne tüküreyim.

     

    69-Makyajı abdest olan bir kadının hayatıda güzeldir, hayasıda..

     

    70- Secde görmemiş alnın alınyazısı olmak istemem.

     

    71- Örtü şuuruyla takılmadığında da Allah katında bir değeri olsaydı, Cennetin baş köşesine rahibeler otururdu.

     

    72- Öz anne-babasını huzurevine gönderip, evde kedi köpek besleyen insanların olduğu bir ülkede yaşıyoruz...

     

    73- Yaprak sıkılmıştı ağaçtan, bahane idi sonbahar...

     

    74- Bak da ibret al yere düşen yaprağa,

    eskiden o da yukardan bakardı kara toprağa...

     

    75- İnsan namaz kılarsa namaz da insanı insan kılar.

     

    76- Parası olan pazardan, imanı olan mezardan korkmaz!

     

    77- Hayatta üç çeşit insandan korkacaksın; dağdan inme, dinden dönme, sonradan görme!

     

    78- Bazı insanlar alçak gönüllüdür, bazıları ise alçak olmaya gönüllüdür.

     

    79- Ya İslâm'da erirsin

    Ya inkârda çürürsün

    Yol mezarda bitmiyor

    Girdiğinde görürsün. (Abdurrahim Karakoç'a aittir.)

     

    80- İnsan, büyük bulmaca, çözmeden öleceğim

    İnsan bulsam inan ki , alnından öpeceğim!

     

    81- Deden bile söndüremedi İslamın nurunu,

    Sen mi söndüreceksin Ebu Cehilin torunu? (Nevzat Karataş'a aittir.)

     

    82- Kişiye göre davranacaksın, küçükle küçük olacaksın hatta;

    Ama seviyesizin seviyesine inecek kadar düşmeyeceksin hayatta...

     

    83- İnsanlar ikiye ayrılır: vaktini "beşe" ayıranlar, vaktini "boşa" ayıranlar...

     

    84- Şah damarına bakmayı akıl edemeyenler Allah'ı hep gökyüzünde aradılar. Bilmezmisin Allah mekân münezzehtir.

    Yukarda Allah var demek bile Allah'a sınır çizmektir.

     

    85- Hayvandan insana dönen yoktur ama, insandan hayvana dönen çoktur.

     

    86- Dualarımda özgür biri olduğumu hissediyorum... Bir ben, bir de beni bilen...

     

    87- Hayat dediğin Allâh için değilse,

    Ne çıkar hayat önünde eğilse.

     

    88- Bir lastik yuvarlak, 3 manyak, 22 dangalak, bir yığın avanak...

     

    89- Benim dünyam namazımı kıldığım yer kadardır.

     

    90- Batı'ya özene özene, özümüzü kaybettik. Oysa biz, Batı'nın hayranlıkla izlediği, gıpta ettiği bir medeniyet idik...

     

    91-Dün çimen benim ayaklarımın altında idi. Bu gün üstümde bitiyor, Görüyor musun? Toprak günahlardan başka herşeyi örtüyor!

     

    92- Sonunda 'eyvah' diyeceğin şeylere başında 'eyvallah' deme. Pişman ol, fakat pişman ölme.

     

    93- Öyle birine ata de ki Peygamber övgüsü almış olsun.

     

    94- Güzele bakmak değil, güzel bakmak sevaptır.

     

    95- Savaşın ortasında komutansız kalmaktır babasız kalmak...

     

    96- Helal ile beslersen çocuğunu hürmet ile öder borcunu,

    Haram ile beslersen onu, hakaret ile öder borcunu!

     

    97- Konuşsam dilim yanar... Sussam kalbim

     

    98- Dostlarımı hiçbir zaman satmadım, çünkü hepsi beş para etmez çıktılar.

     

    99- Ömrün ilk yarısı; ikinci yarısını beklemekle, ikinci yarısı da; ilk yarısının hasretiyle geçer.

     

    100- Yalan söylemek beceri ister. Biz de becerikli insanlara aşık oluruz.

     

    101- Ölümüz dirimiz. Her gün birimiz.

    Bir gün hepimiz. Hakk'a gideceğiz...

     

    102- Yola çıktıklarını yolda bulduklarına değişirsen; hem yolunu kaybedersin, hem dostunu!

     

    103- Kapkara tabloya ak mı diyelim?

    Necis olanlara pak mı diyelim?

    Biz bir batıl için başka batıla,

    Allah'tan korkmadan hak mı diyelim?

     

    104- Uygarlığa engelmiş takke, türban, cübbeler...

    Bize yobaz diyor hippi, ayyaş, züppeler!

     

    105- 'Hayatımda biri yok, birinde hayatım var' diyebilmektir Aşk...

     

    106- Ne senden rüku artık, ne de benden kıyam...

    Bundan sonra.. Selamun aleyküm, Aleyküm selam.

     

    107- Namaz; adım bile atmadan 'Sevgili'ye yürümektir.

     

    108- İnsanın kazandığı paradan değil, paranın kazandığı insandan kork!

     

    109- Benim bir tanrım yok Allah'a çok şükür.

     

    110- Orta Doğu'nun gayri meşru çocuğu; İsrail! Döktüğün kanda boğulacaksın!

     

    111- İnsanı olgunlaştıran yaşı değil, yaşadıklarıdır...

     

    112- Gerçek bir dosta sahipsen, dünya'nın geri kalanına ihtiyacın yoktur.

     

    113- Tövbe kapısı açık dediysek, yeni günahlara koşman mı gerek?

     

    114- Ali! hoca as,

    Sabiha bomba at,

    Kazım rahat dur,

    Fethi partiyi kapat,

    İsmet tuzu uzat,

    Öyle işte...

     

    115- Evdeki hesabımız bile çarşıya uymuyorken, ahiret hesabımızın vay haline!

     

    116- Ne gariptir ki toplum olarak, yüreği kör olana değil de gözü kör olana acırız. (Halil Cibran'a aittir.)

     

    117- Şimdi Fatih kalksa mezarından, ne ben onu tanırım ne o beni tanır. Ama İstanbul'u Bizanslılar almış deyip bir daha savaşır.

     

    118- Japonlar kendi alfabeleri ile 3000 yıl önce yazılmış bir kitabı okuyabiliyorlar. ... İngilizler kendi alfabeleri ile 1200 yıl önce yazılmış olan bir kitabı okuyabiliyorlar. ... Bizler 100 sene önce ceddimizin yazdığı bir kitabı okuyamıyoruz !?

     

    119- Ölüden mektup gelmiş, diri okur anlamaz.

    Sorsan herkes Müslüman! Ne şükür var ne Namaz...

     

    120- Haram kazanılan aş, aştan sayılmaz.

    Hak için akmayan yaş,yaştan sayılmaz.

    Kişi başım var diye övünmesin;

    Secdeye varmayan baş, baştan sayılmaz

     

    121- Kafire karşı ELİF gibi dimdik, ALLAH'a karşı VAV gibi eğilirim

     

    122- Kadın olmak, her erkekte bir parça bırakmak değil, bir erkekte bütün olabilmektir. Erkek olmak mükemmelliğini bir çok kadında ispat etmek değil, tek bir kadına mükemmeli yaşatabilmektir.

     

    123- Rabbin huzuruna biçare giden, bin çareyle döner.

     

    124- Veren de O, alan da O, nedir senden gidecek?

    Telaşını gören de can senin zannedecek.

     

    125- Ölüm bir saniye kadar yakınken, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamanın alemi ne?

     

    126- Ey şehr-i Ramazan, geldinde gidiyorsun öyle mi?

    Seni tutmayanlar, sana tutunamayanlar düşünsün sonunu..

     

    127- Karıncayı bile incitmeyeceğim deme. "Bile" sözünden karınca incinir.

     

    128- Uğruna ölmekse eğer seni yaşatmak, bin defa ölürüm de adına leke sürdürmem. Gururdur, namustur 'BAYRAK' Aksa da kanım korkma; haini güldürmem...

     

    129- Ezanları duyduğunda şükretmeyen bir gönül taşıyorsan yüreğine bir sela oku !

     

    130- Üstad'a sormuşlar... Aşk'la sevda arasındaki fark nedir...? Üstad cevap vermiş: "Aşk hevesin bitene kadar... Sevda nefesin yetene kadar."

     

    131- HATIRANA DÜECEĞİM

    Kopkoyu bir sis içinde bir akşam

    Hatırına düşeceğim belki

    Bir an ıslayacak yağmur yüzünü

    Birden o tatlı demleri hatırlayacaksın

    Sonra sıcak yatağında uzun uzun

    Ağlayacaksın Ağlayacak.!

     

    Boğazında bir şeyler düğümlenecek

    Ah yanımda olsaydı diyeceksin

    Tüm yıldızlar gülecek haline Ay'da göz kırpacak

    İliklerine işleyecek bensizlik

    Kahrolacaksın...!

     

    Bir sigara tüttüreceksin ihtimal

    Ufku seyredeceksin saatlerce

    Bir rüzgar kopçalayacak yüzünü

    Sonra hayalim gelecek karşına

    Bir Şiirimi mırıldanacaksın

    Hıçkıracaksın..!

     

    Gönlünden atamadığın gibi kafandan da

    Silemeyeceksin beni düşlerine gireceğim her gece

    İnce bir hüzün bürüyecek yüzünü

    Ve çırılçıplak gerçekleri o zaman

    Anlayacaksın..!

     

    Sonra bir şeyler yazmak isteyeceksin

    Kafan gibi kaleminde işlemeyecek

    Unutmak isteyeceksin her şeyi

    Ama unutamayacaksın hiç bir şeyi

    Kıvranacaksın.!

     

    132- Nerelisin diye sormuştu; oralı olmadım..Tepkisizliğimi görünce o da oralı olmadı..Artık ikimizde oralı değildik hemşeri sayılırdık..

     

    133- Adam olmak cinsiyet meselesi değil şahsiyet meselesidir.

     

    134- Elin oğlu okur atomu böler, bizimkiler okur milleti böler

     

    135- Zaman insanları değil, armutları olgunlaştırır.

     

    136- Allah tanrının belasını versin!

     

    137- Öyle ucuz değil gül koklamak. Gül tutan ele diken batmalı. Bir aşka gönül veren o aşkın kapısında yatmalı!

     

    138- Bir doğrunun imanı bin eğriyi düzeltir.

    Mukaddes davalarda ölüm bile guzeldir. (Abdurrahim Karakoç'a aittir.)

     

    139- Biz yılbaşında hediye getiren noel babanın değil, Miraçtan namaz getiren Hz. Muhammed'in ümmetiyiz

     

    140- Düşünmek şu, bu değil, öteleri düşünmek; Sizinse düşünceniz yataklarda eşinmek. (Üstad'a ait olan beyit:Düşünmek)

     

    141- Bir bekleyenin olmalı. Sen kendinden vazgeçsen de senden vazgeçmeyen...

     

    142- Bir nar ağacı var bir de dar ağacı

    Namerde nar düştü yiğide dar ağacı

     

    143- Bizler açlıkdan karnına taş bağlayan Peygamberin , doymak bilmeyen ümmetiyiz

     

    144- Bana çağdışı diyorlarmış. Ne büyük bir onur! Ben bu çağın dışında kalmayayım da, içinde mi boğulayım.

     

    145- Ölüm herkesin başına gelir, ama geç ama erken.. Ya kazanırken, ya da kazandığını yerken.

     

    146- Ölüm her aklına geldiğinde 'ah' edip 'vah' edip inleme. Bu halinle Rabbimi incitmiş olacaksın. Ecel kapıyı çaldığı zaman evi telaşa verme; O geldiği zaman, sen çoktan gitmiş olacaksın.

     

    147- Bir namazım, bir duam, birde eski seccadem,

    Hepsi hepsi bu kadar, işte benim sermayem.

     

    148- Seni affetmek hayatımın en büyük hatasıydı. Nerden bilebilirdim ki katilini affedersen seni yine öldüreceğini..

     

    149- Ağaçtan düşen yaprak nasıl kurumaya mahkumsa; gönülden düşen insan da unutulmaya mahkumdur.

     

    150- Kula kulluk etme ! Unutma ki sen de kulsun. Ve gerektiğinden fazla önem verme ! Yoksa, unutulursun.

     

    151- Kimileri vardır aşkın en yücesine layıktır. Kimileri vardır aşkın en yücesini versen de, aşağılıktır.

     

    152- Soruldu mu ne bilirsin diye;"Haddimi bilirim" Soruldu mu ne istersin diye; "Haddimi bilir, hakkımı isterim" demeli...

     

    153- Ayağın taşa takıldığında "Allah kahretsin" bile dememelisin, Dua etmelisin ki taşa takılan bi ayağın var...

     

    154- Payımıza sükût düştüğünden beridir, kalbimizin sesini daha bir güzel duyar olduk.

     

    155- Sizde olan tükenir onda olan sonsuz,

    Feza sizin olsa ne yapacaksınız Onsuz.

     

    156- Eğer tadını bilirseniz ekmeği paylaşmak ekmekten daha lezzetlidir.

     

    157- Salaklık bulaşıcıdır.

     

    158- Bin günahın olsa da bana, bir gün ahım yok sana...

     

    159- Nazım benim cezaevi arkadaşımdı, düşüncelerimiz farklı olsada..

     

    160- Ben ve Nazım herzaman kavga etmiştiriz ama biz hapishanede birbirimize ekmek vermiş insanlarız ey benim düşümdekiler nazım sevin demiyorum ama saygı duyun onun kadar türkiye sevdalısı yoktur.

     

    161- Bu hayatın sonunda hesap yok mu zannettin sen?

    Lokantanın garsonu bile; 'hesap lütfen' diyor

     

    162- Kıtmir bir köpekti. Ashab-ı Kehfin köpeği. Ama cennete gitti. Kim olduğun kadar kimlerle olduğun da önemli.

     

    163- Hayatı müsvette yaşamayın; temize çekmeye vaktiniz olmayabilir!

     

    164- Yanlızca Allah'a inanın, gerisi inanılacak gibi değil.

     

    165- Şu dünyada kimsenin bulamadığı huzuru arayacak değiliz. Kalkar abdest alır. Huzurda eğiliriz.

     

    166- İki kişilik duanın adıysa saadet, Ya Rabb'i beni onunla beraber affet...

     

    167- Bir çok eser ortaya koydum, bir çok şiir kaleme aldım, düzinelerce yazı yazdım, ama hiç biri ile övünemem övünülecek bir şeyim varsa oda Maraşlı olmamdır.

     

    168- Hava kirliliğinden değil, haya kirliliğinden nefes alamıyoruz.

     

    169- Kurban olduğum Allah'a bile günde beş vakit ulaşılabiliyorken,

    Kendini ulaşılmaz sananlara selam olsun.

     

    170- Basit kişiler hep ilgi görür, kaliteli kişiler hep yalnızdır. Ucuz malın alıcısı çoktur.

     

    171- Mecnun olup Leyla için çöller aşmışsın ne fayda! Mümin olup Mevla için secdeye varmadıktan sonra....

     

    172- Ne şirinde vefa var, ne leyladır sana yar.

    Hep Allah güzel vekil, hep ALLAH insana yar...

     

     

    173- Üzülme davanın sahibi Hak'tır,

    Hak olan davada zafer muhakkaktır.

     

    174- Bir gemi arıyorum pusulası İmandan.

    Alıp götürsün beni bu hüzünlü limandan..

     

    175- Deli gibi sevmek bir işe yaramıyor, sadece uykusuz bırakıyor.

     

    176- Şeytan, önce insana, Allahı unutturur;

    Sonra, Çağdaş çöplükte, ne bulursa yutturur. (Cengiz Numanoğlu'na aittir.)

     

    177- Namaz, camiden çıkınca, Hac, Mekke'den dönünce, Ramazan, oruç bitince başlar...

     

    178- SORU VE CEVAP

    Bir yumak gibi hayat, kör düğümlerle dolu

    Ömür süreli sınav, sonsuz meçhul sorulu

    Avutmak mı kendini, yumakla kedi gibi?

    Uyumak mı, ölmek mi? Yokmu kurtuluş yolu

     

    Bulunmaz sorulara raflarda bazen cevap

    Bulunmazsa raflarda âleme rahmet kitap

    Düğümlenmiş kalplere, şaraptan beter şarap

    Mü'min'e nur afitap zümrüt köşklerin holü

     

    179- Kızgınlık gürültülüdür, kırgınlık sessiz...

     

    180- BİR YUDUM İNSAN

    Denizin ve güneşin battığı yerde,

    Bilin ki yeni umutlar da yeşerir,

    Gündüzün bittiği, karanlığın bastığı yerde,

    Bekler durur gece bitmez.

     

    Her haliyle bitecek o gece,

    Yerini bırakacak, güne gündüze,

    Ağaçlar yemyeşil rengi besbelli,

    Yaşıyorum hala bu yeni günle.

     

    Denizin ve güneşin birleştiği yerde,

    Umutlar tükendi ve umutlar bitti,

    Gündüz bitse de, karanlık gelse de

    Umrunda değil artık bir yudum insanın..

     

    181- Boş yere canı yanmaz insanın. Ya bir eksiklik vardır geleceğe dair, ya da bir fazlalık geçmişten gelen.

     

    182- Sarhoşu bile 'Allah' diye nara atan bir toplumdan umut kesilmez!

     

    183- Yarına sağ çıkmaktan nasıl olurum emin?

    Genç bir delikanlının tabutu geçti demin. (Ahmet Mahir Pekşen'e aittir)

     

     

     

    184- Bir kadına 365 gün seni düşündüm dersen; diğer 6 saatte ne yaptın der.

     

     

     

    185- Nimete şükredersen fazlasını bulursun. Aç gözlülük edersen nimetten de olursun.

     

     

     

    186- Öleceğini bilerek yaşayan tek canlı insandır ve hiç ölmeyecekmiş gibi yaşar

     

     

     

    187- Can saatini Rahman, ezelde kuruvermiş...

    Bir gün göreceksin ki o saat duruvermiş...

     

     

     

    188- Başım önde bu aralar. Suçlu olduğumdan değil! Görülmeye değer hiçbir şey kalmadığından... (Cezmi Ersöz'e aittir.)

     

    189- İnsanları tanıdıkça seveceksin yalnızlığını...

     

    190- İpi kopan tesbihim,

    Dağılmış tane tane,

    Acı ama teşbihim,

    Hani nerede imame?

     

    Taneleri toplayın,

    Hakk ipine derleyin..

    Bir imame bağlayın...

    Tevhid gelsin meydane. (Mehmed Said Çekmegil'e aittir)

     

    191- Güneş ile dünya arasına ay girince dünya karanlıkta kalır.

    ALLAH ile kul arasına dünya girince kul karanlıkta kalır.

     

    192- Kula kulluk etme! Unutma ki sen de kulsun.

    Ve kimseye gerektiğinden fazla önem verme! Yoksa, unutulursun

     

    193- Dünyayı verseler iki gözünü vermezsin

     

     

    İki gözünü verene neden secde etmezsin?

     

    194- Adalet mülkün temeli ama bir de insanlığın temeli var, o da sevgi.

     

    195- Sen gülerken gamzene ansızın düşüversem

    Susuşunla ölürken, gülüşünle dirilsem...

     

    196- Cevabımın şiddetinden susuyorum!

     

    197- Secdelerdeymiş aşk.. Bulmak alnıma düştü.(Behçet Necatigil'e ait olan şiir:Akşamlar, Savaş Sonu)

     

    198- Ol der hemen oluverir.. Ol de olalım Rabbim.. Kul olalım.. Kül olalım .. Gül olalım

     

    199- İnsan değer verdiği şeylere; gözüyle bakar, yüreğiyle taşır. (Mehmet Deveci'ye aittir.)

     

    200- Amerikan politikasını korumakla mükellefiz.

     

    201- "Ermiyor çağdaşların aklı başka bir aşka;

    İki duble rakıyla, mini etekten başka.." (Cengiz Numanoğlu'na aittir)

     

    202- Yeryüzü dediğin koca bir mabed,

    Geldik bu mabede maksat ibadet,

    Ezanlar ederken secdeye davet;

     

    Hep yarın diyorsun, oysa kim bilir;

    O yarın belki hiç gelmeyebilir... (Cengiz Numanoğlu'na aittir.)

     

    203- Stadyumlar maç için deği, bir dava sevdası için dolarsa, o gün kurtuluş günüdür.

     

    204- Benim inandığım sistemde, sabah bir masumun öldürüldüğünü duyarsanız,

    Akşam darağacında sallanan birini görürsünüz.

     

    205- Biz bize gerici diyenlere "deh" demek için gerideyiz.

     

    206- Siz hiç bir sarrafın bağırdığını duydunuz mu? Kıymetli malı olanlar bağırmaz. Domatesçi, biberci bağırır da kuyumcu bağırmaz. Eskici bağırır ama antikacı bağırmaz. İnsan bağırırken düşünemez. Düşünemeyenler ise hep kavga içindedir. Popçular, folkçular boğazlarını patlatana kadar bağırıp duruyor. Ama Dede Efendi'yi okuyanlar bağırmıyor...

     

    207- Müziği kısmaya üşendiğiniz ezanı şimdi dört gözle bekliyorsunuz.

     

    208- Bu millet gol dediği kadar ol deseydi şimdi islam oluvermişti.

     

    209- Benim için yanan bir tek sigara var.

     

    210- Kadın diri diri gömülürken, Onu oradan çıkarıp ayaklarının altına Cenneti seren dinin adıdır, İSLAM.

     

    211- Aydınlık yolu herkes bulur, mesele karanlık yolda ışık aramak.

     

    212- NEFSİMMİŞ MEĞER

    Yıllardır kendimi, güyâ tanırdım;

    Sanık ben, yargıç ben, hep aklanırdım.

    Şeytanı, en büyük düşman sanırdım;

    Ondan da beteri.. Nefsimmiş meğer...

     

    Gönlümü, hevâya kaptıran oymuş,

    Şuûru şehvete saptıran oymuş,

    Tutkuları, putlar yaptıran oymuş,

    En sinsi düşmanım.. Nefsimmiş meğer...

    ... (Cengiz Numanoğlu'na aittir)

     

    213- Yamadık dünyamızı yırtarak dinimizden,

    Din de gitti, dünya da gitti elimizden.

     

    214- Sen Aşkı "ELİF" gibi dik Tutarsın da,

    Ben "VAV" gibi, Egilmem mi Yollarında...

     

    215- Korkutuyorsa Kıyamet,

    Durma sen de kıyam et!

    ____________

    Facebook: http://www.facebook.com/...zilaAitOlmayanSozler

    Twitter: http://www.twitter.com/NFK_asilsizsoz

    Instagram: http://www.instagram.com/NFK_asilsizsoz

     

    NOT: "Gerçek Necip Fazıl Sözleri" başlıklı listemiz için: http://www.n-f-k.com/...nakly/

    Necip Fazıl Kısakürek
  • Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
    1. Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da(1) eşini yaratan; ikisinden birçok erkek ve kadın (meydana getirip) yayan Rabbinize karşı gelmekten sakının. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'a karşı gelmekten ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının. Şüphesiz Allah, üzerinizde bir gözetleyicidir.

    (1) Buradaki "ondan" ifadesi "onun türünden" şeklinde de anlaşılabilir.
    2. Yetimlere mallarını verin. Temizi pis olanla (helâli haramla) değişmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katıp yemeyin. Çünkü bu, büyük bir günahtır.

    3. Eğer, (velisi olduğunuz) yetim kızlar (ile evlenip onlar) hakkında adaletsizlik etmekten korkarsanız, (onları değil), size helâl olan (başka) kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikâhlayın.(2) Eğer (o kadınlar arasında da) adaletli davranmayacağınızdan korkarsanız, o taktirde bir tane alın veya sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için daha uygundur.

    (2) Bu âyette yer alan "nikâhlayın" emri, gereklilik anlamı değil, ruhsat ve cevaz anlamı taşımaktadır. Bu itibarla İslâm dininde çok evlilik kural değil, gerektiğinde başvurulacak istisnaî bir durumdur.
    4. Kadınlara mehirlerini (bir görev olarak) gönül hoşluğuyla verin. Eğer kendi istekleriyle o mehrin bir kısmını size bağışlarlarsa, onu da afiyetle yiyin.

    5. Allah'ın, sizin için geçim kaynağı yaptığı mallarınızı aklı ermezlere vermeyin. O mallarla onları besleyin, giydirin ve onlara güzel söz söyleyin.(3)

    (3) Bu âyette, yetimlerin mallarını ellerinde bulunduran velilere hitab ediliyor. Âyetteki "mallarınız" ifadesi ile, yetimlere ait olup velilerin elinde bulunan mallar kast edilmektedir. Ayrıca harcamalarda meşru ölçüler içinde akıllıca davranılmasına da işaret edilmektedir.
    6. Yetimleri deneyin. Evlenme çağına (buluğa) erdiklerinde, eğer reşid olduklarını görürseniz, mallarını kendilerine verin. Büyüyecekler (ve mallarını geri alacaklar) diye israf ederek ve aceleye getirerek mallarını yemeyin. (Velilerden) kim zengin ise (yetim malından yemeğe) tenezzül etmesin. Kim de fakir ise, aklın ve dinin gereklerine uygun bir biçimde (hizmetinin karşılığı kadar) yesin. Mallarını kendilerine geri verdiğiniz zaman da yanlarında şahit bulundurun. Hesap görücü olarak Allah yeter.

    7. Ana, baba ve akrabaların (miras olarak) bıraktıklarından erkeklere bir pay vardır. Ana, baba ve akrabaların bıraktıklarından kadınlara da bir pay vardır. Allah, bırakılanın azından da çoğundan da bunları farz kılınmış birer hisse olarak belirlemiştir.

    8. Miras taksiminde (kendilerine pay düşmeyen) akrabalar, yetimler ve fakirler hazır bulunurlarsa, onlara da maldan bir şeyler verin ve onlara (gönüllerini alacak) güzel sözler söyleyin.

    9. Kendileri, geriye zayıf çocuklar bıraktıkları takdirde, onlar hakkında endişeye kapılanlar, (yetimler hakkında da) ürperip korksunlar. Allah'a karşı gelmekten sakınsınlar ve doğru söz söylesinler.

    10. Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, ancak ve ancak karınlarını doldurasıya ateş yemiş olurlar ve zaten onlar çılgın bir ateşe (cehenneme) gireceklerdir.

    11. Allah, size, çocuklarınız(ın alacağı miras) hakkında, erkeğe iki dişinin payı kadarını emreder. (Çocuklar sadece) ikiden fazla kız iseler, (ölenin geriye) bıraktığının üçte ikisi onlarındır.(4) Eğer kız bir ise (mirasın) yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, geriye bıraktığı maldan, ana babasından her birinin altıda bir hissesi vardır. Eğer çocuğu yok da (yalnız) ana babası ona varis oluyorsa, anasına üçte bir düşer. Eğer kardeşleri varsa, anasının hissesi altıda birdir. (Bu paylaştırma, ölenin) yapacağı vasiyetten ya da borcundan sonradır. Babalarınız ve oğullarınızdan, hangisinin size daha faydalı olduğunu bilemezsiniz. Bunlar, Allah tarafından farz kılınmıştır. Şüphesiz Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    (4) Âyette, aynı konumdaki iki kız çocuğunun hissesi açıkça ifade edilmemişse de; bunlar da, ikiden fazla olanlar gibi, üçte iki hisse alırlar.
    12. Eğer çocukları yoksa, karılarınızın geriye bıraktıklarının yarısı sizindir. Eğer çocukları varsa, bıraktıklarının dörtte biri sizindir. (Bu paylaştırma, ölen karılarınızın) yaptıkları vasiyetlerin yerine getirilmesi, yahut borçlarının ödenmesinden sonradır. Eğer sizin çocuğunuz yoksa, bıraktığınızın dörtte biri onlarındır. Eğer çocuğunuz varsa, bıraktığınızın sekizde biri onlarındır. (Yine bu paylaştırma) yaptığınız vasiyetin yerine getirilmesinden, yahut borçlarınızın ödenmesinden sonradır. Eğer kendisine varis olunan bir erkek veya bir kadının evladı ve babası olmaz ve bir erkek veya bir kız kardeşi bulunursa, ona altıda bir düşer.(5) Eğer (kardeşler) birden fazla olurlarsa, üçte birde ortaktırlar. (Bu paylaştırma varislere) zarar vermeksizin(6) yapılan vasiyetin yerine getirilmesinden, yahut borcun ödenmesinden sonra yapılır. (Bütün bunlar) Allah'ın emridir. Allah, hakkıyla bilendir, halîmdir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir.)

    (5) Burada sözü edilen kardeşler ana bir kardeşlerdir. Bunlar, İslâm hukukunda "evlâd-ı Ümm" diye anılırlar. Bunlar varis oldukları takdirde, kendi aralarında erkek kadın farkı gözetilmez. Ana baba bir kardeşler ise varis olduklarında, kendi aralarında "erkeğe iki, kıza bir" olmak üzere pay alırlar. (Ana baba bir kardeşlerin durumu için bakınız: Nisâ sûresi, âyet,176)
    (6) Bu âyetin genel ifadesinde, kendilerine vasiyet edilecek kimseler ile vasiyetin miktarında bir sınırlama yoktur. Ancak Hz.Peygamber, âyetin bu genel ifadesini, hem vasiyet edilecek kimseler açısından, hem de vasiyetin miktarı açısından sınırlandırmış; varislere vasiyet yapılamayacağını ve vasiyetin terikenin üçte birini aşamayacağını belirtmiştir. Böylece varisin vasiyet yoluyla zarara uğraması önlenmiş olmaktadır.
    13. İşte bu (hükümler) Allah'ın koyduğu sınırlarıdır. Kim Allah'a ve Peygamberine itaat ederse, Allah onu, içinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlere sokar. İşte bu büyük başarıdır.

    14. Kim de Allah'a ve Peygamberine isyan eder ve O'nun koyduğu sınırları aşarsa, Allah onu ebedî kalacağı cehennem ateşine sokar. Onun için alçaltıcı bir azap vardır.

    15. Kadınlarınızdan fuhuş (zina) yapanlara karşı içinizden dört şahit getirin. Eğer onlar şahitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye veya Allah onlar hakkında bir yol açıncaya kadar kendilerini evlerde tutun (dışarı çıkarmayın).(7)

    (7) Zina suçu için belirlenen ve İslâm'ın ilk dönemlerinde yürürlükte olan bu evlerde alıkoyma cezası, daha sonra, 16. âyetle kınama ve azarlama cezasına çevirilmiş, nihayet bu hüküm de Nûr sûresinin ikinci âyetiyle değiştirilmiştir. Bazı müfessirler, 15. âyetin kadının kadınla cinsel ilişkisi şeklindeki fuhuş (sevicilik); 16. âyetin ise erkeğin erkekle cinsel ilişkisi şeklindeki fuhuş hakkında olduğu kanaatindedirler.
    16. Sizlerden fuhuş (zina) yapanların her ikisini de incitip kınayın. Eğer onlar tövbe edip ıslah olurlarsa, onları incitip kınamaktan vazgeçin. Çünkü Allah, tövbeleri çok kabul edendir, çok merhamet edendir.

    17. Allah katında (makbul) tövbe, ancak bilmeyerek günah işleyip sonra çok geçmeden tövbe edenlerin tövbesidir. İşte Allah, bunların tövbelerini kabul buyurur. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    18. Yoksa (makbul) tövbe, kötülükleri (günahları) yapıp yapıp da kendisine ölüm gelip çatınca, "İşte ben şimdi tövbe ettim" diyen kimseler ile kâfir olarak ölenlerinki değildir. Bunlar için ahirette elem dolu bir azap hazırlamışızdır.

    19. Ey iman edenler! Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helâl değildir. Açık bir hayâsızlık yapmış olmaları dışında, kendilerine verdiklerinizin bir kısmını onlardan geri almak için onları sıkıştırmayın. Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmadıysanız, olabilir ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız da Allah onda pek çok hayır yaratmış olur.(8)

    (8) İslâm'dan önce Araplar arasında kişi, kocası ölen dul kadına mal gibi varis olurdu. Kadın, mal, eşya gibi rızasına bakılmaksızın alınıp satılırdı. Âyet, bu haksız tasarrufu yasaklayıp kadına lâyık olduğu hakkı ve hürriyeti teslim etmiştir.
    20. Eğer bir eşin yerine başka bir eş almak isterseniz, öbürüne (mehir olarak) yüklerle mal vermiş olsanız dahi ondan hiçbir şeyi geri almayın. İftira ederek ve açık günaha girerek mi verdiğinizi geri alacaksınız?(9)

    (9) Evlilik esnasında, erkek evleneceği kadına mehir adıyla bir miktar para ya da mal verir. Mehir kadının hakkı, onun özel malıdır. Boşanma hâlinde, bu malın geri alınmaması bu âyette emrediliyor.
    21. Hem, siz eşlerinizle birleşmiş ve onlar da sizden sağlam bir söz almış iken, onu nasıl (geri) alırsınız?

    22. Geçmişte olanlar hariç, artık babalarınızın evlendiği kadınlarla evlenmeyin. Çünkü bu bir hayâsızlık, öfke ve nefret gerektiren bir iştir. Bu, ne kötü bir yoldur.

    23. Size şunlarla evlenmek haram kılındı: Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeş kızları, kız kardeş kızları, sizi emziren sütanneleriniz, süt kız kardeşleriniz, karılarınızın anneleri, kendileriyle zifafa girdiğiniz karılarınızdan olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız, -eğer anneleri ile zifafa girmemişseniz onlarla evlenmenizde size bir günah yoktur- öz oğullarınızın karıları, iki kız kardeşi (nikâh altında) bir araya getirmeniz. Ancak geçenler (önceden yapılan bu tür evlilikler) başka.(10) Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

    (10) Âyetin bu cümlesinde, geçmişte yapılan bu tür çirkin uygulamaların affedildiği vurgulanmaktadır. Ancak âyetin hükmü gereği, yasak kapsamına giren mevcut evliliklere de son verilmesi gerekmiyordu.
    24. (Savaş esiri olarak) sahip olduklarınız hariç, evli kadınlar (da size) haram kılındı. (Bunlar) üzerinize Allah'ın emri olarak yazılmıştır. Bunların dışında kalanlar ise, iffetli yaşamak ve zina etmemek şartıyla mallarınızla (mehirlerini verip) istemeniz size helâl kılındı. Onlardan (nikâhlanıp) faydalanmanıza karşılık sabit bir hak olarak kendilerine mehirlerini verin. Mehir belirlendikten sonra, onunla ilgili olarak uzlaştığınız şeyler konusunda size günah yoktur. Şüphesiz ki Allah (her şeyi) hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    25. Sizden kimin, hür mü'min kadınlarla evlenmeye gücü yetmezse sahip olduğunuz mü'min genç kızlarınızdan (cariyelerinizden) alsın. Allah, sizin imanınızı daha iyi bilir. Hepiniz birbirinizdensiniz. Öyle ise iffetli yaşamaları, zina etmemeleri ve gizli dost tutmamaları hâlinde, sahiplerinin izniyle onlarla evlenin, mehirlerini de güzelce verin. Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa, onlara hür kadınların cezasının yarısı uygulanır. Bu (cariye ile evlenme izni), içinizden günaha düşmekten korkanlar içindir. Sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

    26. Allah, size (hükümlerini) açıklamak, size, sizden öncekilerin yollarını göstermek ve tövbelerinizi kabul etmek istiyor. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    27. Allah, sizin tövbenizi kabul etmek istiyor. Şehvetlerine uyanlar ise sizin büyük bir sapıklığa düşmenizi istiyorlar.

    28. Allah, sizden (yükümlülükleri) hafifletmek istiyor. Çünkü insan zayıf yaratılmıştır.

    29. Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin. Ancak karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle olursa başka. Kendinizi helâk etmeyin. Şüphesiz Allah, size karşı çok merhametlidir.

    30. Kim haddi aşarak ve zulmederek bunu yaparsa, onu cehennem ateşine atacağız. Bu, Allah'a pek kolaydır.

    31. Eğer size yasaklanan (günah)ların büyüklerinden kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi güzel bir yere koyarız.

    32. Allah'ın, kiminizi kiminize üstün kılmaya vesile yaptığı şeyleri (haset ederek) arzu edip durmayın. Erkeklere kazandıklarından bir pay vardır. Kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır. Allah'tan, O'nun lütfunu isteyin. Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.

    33. (Erkek ve kadından) her biri için ana-babanın ve akrabanın bıraktıklarından (pay alan) varisler kıldık. Yeminlerinizin bağladığı (ahitleştiğiniz) kimselere de kendi hisselerini verin.(11) Şüphesiz Allah her şeye şahittir.

    (11) "Yeminlerin bağladığı kimseler" ifadesiyle kastedilen, "velâ akti" yoluyla mirasçı olanlardır. Velâ akti, nesebi belli olmayan, varisi bulunmayan bir kimsenin, ikinci bir şahsa "Ben ölürsem varisim ol. Diyet gerektirecek bir suç işlemem hâlinde de, diyetimi sen öde" demesi ve onun da bu istekleri kabul etmesiyle gerçekleşen akittir.
    34. Erkekler, kadınların koruyup kollayıcılarıdırlar.(12) Çünkü Allah, insanların kimini kiminden üstün kılmıştır. Bir de erkekler kendi mallarından harcamakta (ve ailenin geçimini sağlamakta)dırlar. İyi kadınlar, itaatkârdırlar. Allah'ın (kendilerini) koruması sayesinde onlar da "gayb"ı(13) korurlar. (Evlilik yükümlülüklerini reddederek) başkaldırdıklarını gördüğünüz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın. (Bunlar fayda vermez de mecbur kalırsanız) onları (hafifçe) dövün.(14) Eğer itaat ederlerse, artık onların aleyhine başka bir yol aramayın. Şüphesiz Allah, çok yücedir, çok büyüktür.

    (12) "Koruyup kollayıcı" diye tercüme edilen ifadenin âyet metnindeki aslı "kavvâm"kelimesidir. Erkeklere, koruyup kollama görevinin verilmiş olması, iki cins arasında bir eşitsizlik gözetilmiş olmasından değil; erkeklerin güç, kuvvet ve fizikî oluşum bakımından farklı bir yapıya sahip bulunmalarındandır. Bu durum kadını erkekten aşağı bir konuma düşürmez. Buna karşılık erkeklere, ailenin geçimini ve yönetimini sağlamak gibi ağır bir sorumluluk yükler.
    (13) Burada "gayb", eşinden uzakta bulunan erkeğin namusu, malı ve her türlü hakkı anlamındadır.
    (14) Mü'minler için en güzel örnek Hz. Muhammed Aleyhisselâmdır. Bu âyet-i kerimeyi en iyi anlayan da şüphesiz ki odur. Kesin olarak biliyoruz ki o ömründe bir defa olsun elini kaldırıp bir kadına vurmamıştır. "Kadınlarını dövenleriniz iyileriniz değildir" buyuran da odur, "İçinizden biri, karısını köle döver gibi dövüp sonra da gece onunla yatabilir mi?" diyerek karı koca ilişkilerinin sevgiye dayanması gerektiğine dikkat çeken de odur. Bilindiği gibi Peygamber Efendimiz Veda Hutbesi'nde, çok can alıcı konulara temas etmiştir. Bu hutbesinde kadınların haklarının gözetilmesini ve bu konuda Allah'tan korkulmasını özellikle vurgulamıştır. Kadının, evlilik sorumluluklarını yerine getirmemek, kocanın haklarını ihlal etmek, onun şahsiyet ve vakarını zedeleyici tavırlar sergilemek veya iffet ve namusunu tehlikeye sürükleyebilecek durumlara meyletmek gibi olumsuz davranışlara girmesi hâlinde, aile yuvasının devamını sağlamaktan birinci derecede sorumlu olan kocanın, içine düştüğü mecburiyetten dolayı bazı tedbirlere başvurması tabiidir. Bu tedbirler, zaman, mekân ve sosyal şartlara göre farklılık gösterebilir. Âyette son seçenek olarak zikredilen darp meselesi de çok istisnaî bir tedbirdir. Böyle bir tedbirin fayda getirmeyeceği, tam tersine zarar getireceği bilinen durumlarda, İslâm bilginleri, kesinlikle bu seçeneğe başvurulmaması konusunda ittifak hâlindedirler.
    35. Eğer karı-kocanın arasının açılmasından endişe ederseniz, erkeğin ailesinden bir hakem, kadının ailesinden bir hakem gönderin. İki taraf (arayı) düzeltmek isterlerse, Allah da onları uzlaştırır. Şüphesiz Allah, hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdardır.

    36. Allah'a ibadet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz Allah, kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez.

    37. Bunlar cimrilik eden, insanlara da cimriliği emreden ve Allah'ın, lütfundan kendilerine verdiği nimeti gizleyen kimselerdir. Biz de o nankörlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.

    38. Bunlar, mallarını insanlara gösteriş için harcayan, Allah'a ve ahiret gününe de inanmayan kimselerdir. Şeytan kimin arkadaşı olursa, o ne kötü arkadaştır.

    39. Bunlar, Allah'a ve ahiret gününe iman etselerdi ve Allah'ın verdiği rızıktan (gösterişsiz olarak) harcasalardı, kendilerine ne zarar gelirdi? Allah, onları en iyi bilendir.

    40. Şüphesiz Allah (hiç kimseye) zerre kadar zulüm etmez. (Yapılan) çok küçük bir iyilik de olsa onun sevabını kat kat arttırır ve kendi katından büyük bir mükâfat verir.

    41. Her ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onların üzerine bir şahit yaptığımız zaman, bakalım onların hâli nice olacak!.

    42. O kıyamet günü, Allah'ı inkâr edip Peygamber'e isyan edenler, yer yarılıp içine girmiş olmayı isterler ve Allah'tan hiçbir söz gizleyemezler.

    43. Ey iman edenler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar, bir de -yolcu olmanız durumu müstesna- cünüp iken yıkanıncaya kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta olur veya yolculukta bulunursanız, veyahut biriniz abdest bozmaktan gelince ya da eşlerinizle cinsel ilişkide bulunup, su da bulamazsanız o zaman temiz bir toprağa yönelip, (niyet ederek onunla) yüzlerinizi ve ellerinizi meshedin. Şüphesiz Allah, çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır.

    44. Kendilerine Kitap'tan bir nasip verilmiş olanları görmüyor musun? Onlar sapıklığı satın alıyorlar ve sizin de yoldan sapmanızı istiyorlar.

    45. Allah, sizin düşmanlarınızı çok daha iyi bilir. Allah, dost olarak yeter. Allah, yardımcı olarak da yeter.

    46. Yahudilerden öyleleri var ki, (kelimeleri yerlerinden kaydırıp) tahrif ederek onları anlamlarından uzaklaştırırlar. Dillerini eğip bükerek ve dine saldırarak "İşittik, karşı geldik", "İşit, işitmez olası!" "Râ'inâ"(15) derler. Hâlbuki onlar, "İşittik ve itaat ettik; dinle ve bize bak" deselerdi, bu kendileri için daha hayırlı olurdu. Fakat Allah, küfürleri yüzünden kendilerini lânetlemiştir. Bu yüzden pek az iman ederler.(16)

    (15) Bakara sûresinin 104. âyeti ile ilgili olarak da açıklandığı gibi, "Râ'inâ" Arap dilinde "Bizi gözet", "Bize bak" demektir. Yahudiler, bu kelimeyi İbrânice'de hakaret ifade eden bir anlama; bir başka yoruma göre ise, peygamberimize hitaben "Çobanımız" anlamına gelecek şekilde hakaret kastederek "Râ'înâ" şeklinde söylüyorlardı.
    (16) Konu ile ilgili olarak ayrıca Bakara sûresinin 104. âyetine bakınız.
    47. Ey kendilerine kitap verilenler! Birtakım yüzleri silip de tersine çevirmeden, yahut cumartesi halkını(17) lânetlediğimiz gibi onları lânetlemeden, yanınızda bulunanı (Tevrat'ı) doğrulayıcı olarak indirdiğimiz bu kitaba (Kur'an'a) iman edin. Allah'ın emri mutlaka yerine gelecektir.

    (17) "Cumartesi halkı" ifadesi ile, Hz. Mûsâ'nın dinine göre, cumartesi günü ile ilgili bazı yasakları çiğneyenler kastedilmektedir. Konu ile ilgili olarak ayrıca bakınız: Bakara sûresi, âyet, 65; Nisâ sûresi, âyet, 154; A'râf sûresi, âyet, 163-166; Nahl sûresi, âyet, 124.
    48. Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar. Allah'a şirk koşan kimse, şüphesiz büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur.

    49. Kendilerini temize çıkaranları görmedin mi? Hayır! Allah, dilediğini temize çıkarır ve kendilerine kıl kadar zulmedilmez.

    50. Bak, Allah'a karşı nasıl yalan uyduruyorlar. Apaçık bir günah olarak bu yeter.

    51. Kendilerine Kitap'tan bir nasip verilmiş olanları görmüyor musun? Onlar "cibt"e ve "tâğût"a(18) inanıyorlar. İnkâr edenler için de, "Bunlar, iman edenlerden daha doğru yoldadır" diyorlar.

    (18) "Cibt", put, sihirbaz, kâhin, Allah'ın haram kıldığı her şey ve Allah'tan başka tapılan her şey demektir. "Tâğût" ise sözlük anlamıyla haddi aşan demektir. Kur'an'da kullanıldığı şekliyle kelime, "şeytan", "nefis", "putlar", "sihirbaz" gibi çeşitli şekillerde yorumlanmıştır. Kısaca cibt ve tâğût, insanları azdıran, saptıran şeylerin hepsini ifade eder. (Tâğût için ayrıca bakınız: Bakara sûresi, âyet, 256-257; Nisâ sûresi, âyet, 60,76; Mâide sûresi, âyet, 60; Nahl sûresi, âyet, 36; Zümer sûresi, âyet, 17.)
    52. Onlar, Allah'ın lânet ettiği kimselerdir. Allah, kime lânet ederse, artık ona asla bir yardımcı bulamazsın.

    53. Yoksa onların hükümranlıkta bir payı mı var? Öyle olsa, insanlara bir zerre bile vermezler.

    54. Yoksa, insanları; Allah'ın lütfundan kendilerine verdiği şey dolayısıyla kıskanıyorlar mı? Şüphesiz biz, İbrahim ailesine de kitap ve hikmet vermişizdir. Onlara büyük bir hükümranlık da vermiştik.(19)

    (19) Âyeti kerimede geçen "insanlar"dan maksat, Hz. Muhammed; ona verilen "şey" ise peygamberliktir.
    55. Böylece onlardan kimi ona iman etti, kimi de sırt çevirdi. (O iman etmeyenlere) çılgın ateş olarak cehennem yeter.

    56. Şüphesiz âyetlerimizi inkâr edenleri biz ateşe atacağız. Derileri yanıp döküldükçe, azabı tatmaları için onların derilerini yenileyeceğiz. Şüphesiz Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    57. İman edip salih ameller işleyenleri ise, içinden ırmaklar akan, içlerinde ebedî kalacakları cennetlere koyacağız. Onlara orada tertemiz eşler vardır. Onları, koyu gölgeler altında bulunduracağız.

    58. Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.

    59. Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygamber'e itaat edin ve sizden olan ulu'l-emre (idarecilere) de. Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, Allah'a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resûlüne arz edin.(20) Bu, daha iyidir, sonuç bakımından da daha güzeldir.

    (20) Allah ve Resûlüne arz etmekten maksat, meselelerin Kur'an ve Sünnete göre çözüme kavuşturulmasıdır.
    60. (Ey Muhammed!) Sana indirilen Kur'an'a ve senden önce indirilene inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tâğût'u tanımamaları kendilerine emrolunduğu hâlde, onun önünde muhakeme olmak istiyorlar. Şeytan da onları derin bir sapıklığa düşürmek istiyor.(21)

    (21) Münafıklardan biri, bir yahudi ile anlaşmazlığa düşmüştü. Anlaşmazlığın çözümü için yahudi, Peygamberimize başvurmayı teklif etti, münafık ise bunu kabul etmedi. Münafık, şiirleriyle Hz.Peygamberi kötüleyen Ka'b b. el-Eşref'i hakem yapmayı önerdi. Sahabilerden İbni Abbas'ın ifadesine göre, âyette zikredilen "Tâğût" ile kastedilen işte bu Ka'b'dır. Bu şahsın, Cüheyne, ya da Eslem Kabilesinden bir kâhin olduğu yorumunda bulunanlar da vardır. (Tâğût'un diğer anlamları ile ilgili olarak Nisâ sûresi, 51. âyetinin dipnotuna bakınız.)
    61. Münafıklara, "Allah'ın indirdiğine (Kur'an'a) ve Peygambere gelin" dendiği zaman, onların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün.

    62. Kendi işledikleri yüzünden başlarına bir musibet geldiği, sonra da "Biz iyilik etmek ve uzlaştırmaktan başka bir şey istememiştik" diye Allah'a yemin ederek sana geldikleri zaman hâlleri nasıl olur?

    63. Onlar, Allah'ın kalplerindekini bildiği kimselerdir. Öyleyse onlara aldırma. Onlara öğüt ver ve onlara, kendileri hakkında etkili ve güzel söz söyle.

    64. Biz her peygamberi sırf, Allah'ın izni ile itaat edilmek üzere gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah'tan günahlarının bağışlamasını dileseler ve Peygamber de onlara bağışlama dileseydi, elbette Allah'ı tövbeleri çok kabul edici ve çok merhametli bulacaklardı.

    65. Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar.

    66. Eğer biz onlara, "Hayatlarınızı feda edin veya yurtlarınızdan çıkın" diye yazmış olsaydık, içlerinden pek azı hariç, bunu yapmazlardı. Eğer kendilerine verilen öğütleri tutsalardı, elbette haklarında hem daha hayırlı, hem de (imanlarını) daha çok pekiştirici olurdu.

    67. O zaman kendilerine elbette katımızdan büyük bir mükâfat verirdik.

    68. Onları elbette doğru yola iletirdik.

    69. Kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehidlerle ve iyi kimselerle birliktedirler. Bunlar ne güzel arkadaştır.

    70. Bu lütuf Allah'tandır. Hakkıyla bilen olarak Allah yeter.

    71. Ey iman edenler! (Düşmana karşı) tedbirinizi alıp, küçük birlikler hâlinde, yahut topluca savaşa gidin.

    72. Şüphesiz, aranızda öyle kimseler var ki, (onların her biri savaşa gitme konusunda) hakikaten pek ağır davranır. Eğer başınıza bir musibet gelirse, "Allah, bana lütfetti de onlarla beraber bulunmadım" der.

    73. Eğer Allah'tan size bir lütuf (zafer) erişse, bu sefer de; sizinle kendisi arasında hiç tanışıklık yokmuş gibi şöyle der: "Keşke ben de onlarla beraber olsaydım da büyük bir başarıya (ganimete) ulaşsaydım."

    74. O hâlde, dünya hayatını ahiret hayatı karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse, biz ona büyük bir mükâfat vereceğiz.

    75. Size ne oluyor da, Allah yolunda ve, "Ey Rabbimiz! Bizleri halkı zalim olan şu memleketten çıkar, katından bize bir dost ver, bize katından bir yardımcı ver" diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların uğrunda savaşa çıkmıyorsunuz?

    76. İman edenler, Allah yolunda savaşırlar. İnkâr edenler de tâğût(22) yolunda savaşırlar. O hâlde, siz şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır.

    (22) Tâğût: Şeytan, nefis, put, sihirbaz.. gibi insanları azdıran, saptıran her şeyi ifade eder. (Bakınız: Bakara sûresi, âyet, 256-257; Nisâ sûresi, âyet, 51,60,76; Mâide sûresi, âyet, 60; Nahl sûresi, âyet, 36; Zümer sûresi, âyet, 17.)
    77. Daha önce kendilerine, "(savaşmaktan) ellerinizi çekin, namazı kılın, zekâtı verin" denilenleri görmedin mi? Üzerlerine savaş yazılınca, hemen içlerinden bir kısmı; insanlardan, Allah'tan korkar gibi, hatta daha çok korkarlar ve "Rabbimiz! Niçin bize savaş yazdın? Bizi yakın bir zamana kadar erteleseydin ya!" derler. De ki: "Dünya geçimliği azdır. Ahiret, Allah'a karşı gelmekten sakınan kimse için daha hayırlıdır. Size kıl kadar haksızlık edilmez."

    78. Nerede olursanız olun, sağlam ve tahkim edilmiş kaleler içinde bulunsanız bile ölüm size ulaşacaktır. Onlara bir iyilik gelirse, "Bu, Allah'tandır" derler. Onlara bir kötülük gelirse, "Bu, senin yüzündendir" derler. (Ey Muhammed!) De ki: "Hepsi Allah'tandır." Bu topluma ne oluyor ki, neredeyse hiçbir sözü anlamıyorlar!

    79. Sana ne iyilik gelirse Allah'tandır. Sana ne kötülük gelirse kendindendir. (Ey Muhammed!) Seni insanlara bir peygamber olarak gönderdik. Şahit olarak Allah yeter.

    80. Kim peygambere itaat ederse, Allah'a itaat etmiş olur. Kim yüz çevirirse, (bilsin ki) biz seni onlara bekçi göndermedik.

    81. Sana "baş üstüne" derler. Fakat senin yanından çıktıklarında, içlerinden birtakımı, geceleyin; (senin gündüz) söylediklerinin aksini kurarlar. Allah, onların geceleyin kurduklarını yazmaktadır. Sen onlara aldırma. Allah'a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter.(23)

    (23) Münafıklar, İslâm toplumunu dağıtmak için akla hayale gelmedik hile ve desiselere başvurdular. Hz.Peygamberin huzurunda, "Tamam, kabul, baş üstüne" dedikleri hâlde, kendi başlarına kalınca gizli plânlar ve tuzaklar hazırlıyorlardı. Allah, onların bütün tuzaklarını boşa çıkarmıştır.
    82. Hâlâ Kur'an'ı düşünüp anlamaya çalışmıyorlar mı? Eğer o, Allah'tan başkası tarafından (indirilmiş) olsaydı, mutlaka onda birçok çelişki bulurlardı.

    83. Kendilerine güvenlik (barış) veya korku (savaş) ile ilgili bir haber geldiğinde onu yayarlar. Hâlbuki onu peygambere ve içlerinden yetki sahibi kimselere götürselerdi, elbette bunlardan, onu değerlendirip sonuç (hüküm) çıkarabilecek nitelikte olanları onu anlayıp bilirlerdi. Allah'ın size lütfu ve merhameti olmasaydı, pek azınız hariç, muhakkak şeytana uyardınız.

    84. (Ey Muhammed!) Artık Allah yolunda savaş! Sen ancak kendinden sorumlusun! Mü'minleri de savaşa teşvik et. Umulur ki Allah inkâr edenlerin gücünü kırar. Allah'ın gücü daha üstündür, cezası daha şiddetlidir.

    85. Kim güzel bir (işte) aracılık ederse, ona o işin sevabından bir pay vardır. Kim de kötü bir (işte) aracılık ederse, ona da o kötülükten bir pay vardır. Allah'ın her şeye gücü yeter.

    86. Size bir selâm verildiği zaman, ondan daha güzeliyle veya aynı selâmla karşılık verin. Şüphesiz Allah, her şeyin hesabını gereği gibi yapandır.

    87. Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayandır. Andolsun, sizi kıyamet gününde mutlaka bir araya toplayacaktır. Bunda asla şüphe yoktur. Kimdir sözü Allah'ınkinden daha doğru olan?

    88. Size ne oluyor da münafıklar hakkında iki gruba ayrıldınız? Allah, onları yaptıkları işlerden dolayı baş aşağı ederek eski konumlarına (küfre) döndürmüştür. Allah'ın saptırdığını yola getirmek mi istiyorsunuz? Allah kimi saptırırsa, sen onun için asla bir çıkış yolu bulamazsın.

    89. Arzu ettiler ki kendilerinin küfre saptıkları gibi siz de sapasınız da beraber olasınız. Bu sebeple, onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar içlerinden dost edinmeyin. Eğer bundan yüz çevirirlerse, onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün. Onlardan ne bir dost edinin, ne de bir yardımcı.

    90. Ancak sizinle aralarında anlaşma olan bir topluma sığınmış bulunanlar, yahut ne sizinle ne de kendi kavimleriyle savaşmayı içlerine sığdıramayıp (tarafsız olarak) size gelenler başka. Eğer Allah dileseydi, onları size musallat kılardı da sizinle savaşırlardı. Eğer onlar sizden uzak durur, sizinle savaşmayıp size barış teklif ederlerse; Allah, onlara saldırmak için size bir yol (yetki) vermemiştir.

    91. Diğer birtakım kimselerin de hem sizden emin olmak, hem de kavimlerinden emin olmak istediklerini göreceksin. Bunlar küfre her döndürüldüklerinde ona atılırlar. Eğer bunlar sizden uzak durmazlar, sizinle barış içinde yaşamak istemezler, ellerini savaştan çekmezlerse, onları yakalayın ve onları nerede bulursanız öldürün. İşte bunlara karşı size apaçık bir yetki verdik.

    92. Bir mü'minin bir mü'mini öldürmesi olacak şey değildir. Ancak yanlışlıkla olması başka. Kim bir mü'mini yanlışlıkla öldürürse, bir mü'min köleyi azad etmesi ve bağışlamadıkları sürece ailesine diyet ödemesi gerekir. (Öldürülen kimse) mü'min olur ve düşmanınız olan bir topluluktan bulunursa, mü'min bir köle azad etmek gerekir. Eğer sizinle kendileri arasında antlaşma bulunan bir topluluktan ise ailesine verilecek bir diyet ve mü'min bir köle azad etmek gerekir. Bunlara imkân bulamayanın, Allah tarafından tövbesinin kabulü için iki ay ard arda oruç tutması gerekir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    93. Kim bir mü'mini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedî kalacağı cehennemdir. Allah, ona gazap etmiş, lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.

    94. Ey iman edenler! Allah yolunda sefere çıktığınız zaman, gerekli araştırmayı yapın. Size selâm veren kimseye, dünya hayatının geçici menfaatine (ganimete) göz dikerek, "Sen mü'min değilsin" demeyin. Allah katında pek çok ganimetler vardır. Daha önce siz de öyle idiniz de Allah size lütufta bulundu (müslüman oldunuz). Onun için iyice araştırın. Çünkü Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

    95,96. Mü'minlerden özür sahibi olmaksızın (cihattan geri kalıp) oturanlarla, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler eşit olamazlar. Allah, mallarıyla, canlarıyla cihad edenleri, derece itibariyle, cihattan geri kalanlardan üstün kılmıştır. Gerçi Allah (mü'minlerin) hepsine de en güzel olanı (cenneti) va'detmiştir. Ama mücahitleri büyük bir mükâfat ile kendi katından dereceler, bağışlanma ve rahmet ile cihattan geri kalanlara üstün kılmıştır. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

    97. Kendilerine zulmetmekteler iken meleklerin canlarını aldığı kimseler var ya; melekler onlara şöyle derler: "Ne durumdaydınız? (Niçin hicret etmediniz?)" Onlar da, "Biz yeryüzünde zayıf ve güçsüz kimselerdik" derler. Melekler, "Allah'ın arzı geniş değil miydi, orada hicret etseydiniz ya!" derler. İşte bunların gidecekleri yer cehennemdir. O ne kötü varış yeridir.(24)

    (24) Bu âyette, hicret emrinin gelmesi üzerine, mü’minlerle birlikte hicret etmeyip Mekke’de müşriklerle beraber kalan, onlarla içli dışlı olan bazı müslümanlar kınanmaktadır.
    98. Ancak gerçekten zayıf ve güçsüz olan(25), çaresiz kalan ve hicret etmeye yol bulamayan erkekler, kadınlar ve çocuklar başkadır.

    (25) Bu âyette, Medine'ye hicret edildiğinde, hicret edemeyerek, Mekke'de müşriklerin baskısına maruz kalan müslümanlar söz konusu edilmektedir.
    99. Umulur ki, Allah bu kimseleri affeder. Çünkü Allah çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır.

    100. Kim Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde gidecek çok yer de bulur, genişlik de. Kim Allah'a ve Peygamberine hicret etmek amacıyla evinden çıkar da sonra kendisine ölüm yetişirse, şüphesiz onun mükâfatı Allah'a düşer. Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

    101. Yeryüzünde sefere çıktığınız vakit kâfirlerin size saldırmasından korkarsanız, namazı kısaltmanızdan ötürü size bir günah yoktur. Şüphesiz kâfirler sizin apaçık düşmanınızdır.(26)

    (26) Bu âyette geçen "namazın kısaltılması" ifadesini İslâm bilginleri başlıca iki şekilde yorumlamışlardır. Bir görüşe göre namazın kısaltılması, dört rekatlı namazların yolculuk sebebi ile iki rekat olarak kılınması demektir. Diğer görüşe göre ise, âyette yolculuk hâli söz konusu olduğundan dört rekatlı namazlar zaten iki rekat olarak kılınacaktır. Burada kastedilen kısaltma, düşman korkusundan dolayı uygulanacak yeni bir kısaltmadır. Bu da seferde zaten iki rekat olarak kılınacak namazların, düşman tehlikesinin derecesine göre bazen yürüyerek, bazen de ima ile kılınması ile gerçekleşir. 102. âyette düşman karşısında durumun izin vermesi hâlinde, namazı kısaltmanın, cemaatle birlikte uygulanabilecek özel bir şekli anlatılmaktadır.
    102. (Ey Muhammed!) Cephede sen de onların (mü'minlerin) arasında bulunup da onlara namaz kıldırdığın vakit, içlerinden bir kısmı seninle beraber namaza dursun. Silâhlarını da yanlarına alsınlar. Bunlar secdeye vardıklarında (bir rekât kıldıklarında) arkanıza (düşman karşısına) geçsinler. Sonra o namaz kılmamış olan diğer kısım gelsin, seninle beraber kılsınlar ve ihtiyatlı bulunsunlar, silâhlarını yanlarına alsınlar. İnkâr edenler arzu ederler ki, silâhlarınızdan ve eşyanızdan bir gafil olsanız da size ani bir baskın yapsalar. Yağmurdan zahmet çekerseniz, ya da hasta olursanız, silâhlarınızı bırakmanızda size bir beis yoktur. Bununla birlikte ihtiyatlı olun (tedbirinizi alın). Şüphesiz Allah, inkârcılara alçaltıcı bir azap hazırlamıştır.(27)

    (27) Bu durumda imam iki rekat kılmış olmakta ve namazı tamamlanmış bulunmaktadır. Birer rekat kılmış bulunan her iki grup da yine nöbetleşe olarak kalan birer rekatlarını kılıp namazlarını tek başlarına tamamlarlar. Ancak birinci grup tamamlayacağı rekatı kıraatsız olarak, ikinci grup ise kıraatte bulunarak kılar.
    103. Namazı kıldınız mı, gerek ayakta, gerek otururken ve gerek yan yatarak hep Allah'ı anın. Güvene kavuştunuz mu namazı tam olarak kılın. Çünkü namaz, mü'minlere belirli vakitlere bağlı olarak farz kılınmıştır.

    104. Düşman topluluğunu izlemekte gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı duyuyorsanız, kuşkusuz onlar da sizin acı duyduğunuz gibi acı duyuyorlar. Üstelik siz Allah'tan onların ümit edemeyecekleri şeyleri umuyorsunuz. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    105. (Ey Muhammed!) Biz sana Kitab'ı (Kur'an'ı) hak olarak indirdik ki, insanlar arasında Allah'ın sana öğrettikleri ile hüküm veresin. Sakın hainlerin savunucusu olma.

    106. Allah'tan bağışlama dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

    107. Kendilerine hainlik edenleri savunma. Zira Allah, hiçbir haini, hiçbir günahkârı sevmez.

    108. Bunlar, insanlardan gizlenmeye çalışırlar da Allah'tan gizlenmezler. Hâlbuki Allah, geceleyin, razı olmayacağı sözleri kurarlarken onlarla beraberdir. Allah, onların yaptıklarını (ilmiyle) kuşatmıştır.

    109. İşte siz öyle kimselersiniz (ki, diyelim) dünya hayatında onları savundunuz. Ya kıyamet günü onları Allah'a karşı kim savunacak, yahut kim onlara vekil olacak?

    110. Kim bir kötülük yapar, yahut kendine zulmeder, sonra da Allah'tan bağışlama dilerse, Allah'ı çok bağışlayıcı ve çok merhamet edici bulur.

    111. Kim bir günah kazanırsa, onu ancak kendi aleyhine kazanmış olur. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    112. Kim bir hata işler veya bir günah kazanır da sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa, şüphesiz iftira etmiş, apaçık bir günah yüklenmiş olur.

    113. (Ey Muhammed!) Eğer Allah'ın sana lütuf ve merhameti olmasaydı, onlardan bir grup seni saptırmaya çalışırdı. Hâlbuki onlar, ancak kendilerini saptırırlar, sana hiçbir zarar veremezler. Allah, sana kitabı (Kur'an'ı) ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir. Allah'ın sana lütfu çok büyüktür.

    114. Bir sadaka vermeyi, yahut iyilik yapmayı, yahut da insanların arasını düzeltmeyi emredenleri hariç, onların aralarındaki gizli konuşmaların çoğunda hiçbir hayır yoktur. Kim bunları sırf Allah'ın rızasını kazanmak için yaparsa, biz ona büyük bir mükâfat vereceğiz.

    115. Kim, kendisine hidayet (doğru yol) besbelli olduktan sonra peygambere karşı çıkar, mü'minlerin yolundan başkasına uyarsa, onu yöneldiği yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir varış yeridir.

    116. Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışındaki günahları, dilediği kimseler için bağışlar. Allah'a ortak koşan, kuşkusuz, derin bir sapıklığa düşmüştür.

    117. Onlar, Allah'ı bırakıp ancak dişilere tapıyorlar.(28) Hâlbuki (aslında) azgın bir şeytana tapmaktadırlar.

    (28) Âyetteki "dişiler"den maksat, müşrik Arapların; genellikle "dişi" (ünsâ) diye adlandırdıkları, Lât, Uzzâ, Menât gibi putlarıdır.
    118. Allah, o şeytana lânet etti ve o da, "Andolsun ki senin kullarından elbette belirli bir pay alacağım" dedi.

    119. "Onları mutlaka saptıracağım, mutlaka onları kuruntulara sokacağım ve onlara emredeceğim de (putlara adak için) hayvanların kulaklarını yaracaklar. Yine onlara emredeceğim de Allah'ın yarattığını değiştirecekler."(29) Kim Allah'ı bırakıp da şeytanı dost edinirse, şüphesiz o apaçık bir hüsrana düşmüştür.

    (29) Allah'ın yarattığının değiştirilmesi, hem maddî alanda, hem de fıtrat alanında gerçekleşebilir. Zamanımızda yeryüzünde doğal dengeyi bozucu her türlü girişimi, bu çerçevede değerlendirmek mümkündür.
    120. Şeytan onlara (birçok) vaadde bulunur ve onları kuruntulara sürükler. Oysa şeytan, ancak aldatmak için onlara vaadde bulunuyor.

    121. İşte onların barınağı cehennemdir. Ondan bir kaçış yolu bulamazlar.

    122. İman edip salih ameller işleyenleri de ebedî olarak kalacakları, içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Allah, gerçek bir vaadde bulunmuştur. Kimdir sözü Allah'ınkinden daha doğru olan?

    123. İş, ne sizin kuruntunuza, ne de kitap ehlinin kuruntusuna göredir. Kim kötü bir iş yaparsa, onunla cezalandırılır. O, kendisine Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı bulabilir.

    124. Mü'min olarak, erkek veya kadın, her kim salih ameller işlerse, işte onlar cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar.

    125. Kimin dini, iyilik yaparak kendini Allah'a teslim eden ve hakka yönelen İbrahim'in dinine tabi olan kimsenin dininden daha güzeldir? Allah, İbrahim'i dost edindi.

    126. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah'ındır. Allah, her şeyi kuşatıcıdır.

    127. Kadınlar hakkında senden fetva istiyorlar. De ki: "Onlar hakkında size fetvayı Allah veriyor." Kitapta, kendilerine (verilmesi) farz kılınan (miras)ı vermediğiniz ve evlenmek istediğiniz yetim kızlara, zavallı çocuklara ve yetimlere âdil davranmanıza dair, size okunmakta olan âyetler de bunu açıklıyor. Ne hayır yaparsanız, şüphesiz Allah onu bilir.

    128. Eğer bir kadın kocasının, kendisine kötü davranmasından, yahut yüz çevirmesinden endişe ederse, uzlaşarak aralarını düzeltmelerinde ikisine de bir günah yoktur. Uzlaşmak daha hayırlıdır. Nefisler ise kıskançlığa ve bencil tutkulara hazır (elverişli) kılınmıştır. Eğer iyilik eder ve Allah'a karşı gelmekten sakınırsanız, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.

    129. Ne kadar uğraşırsanız uğraşın, kadınlar arasında adaleti yerine getiremezsiniz. Öyle ise (birine) büsbütün gönül verip ötekini (kocası hem var, hem yok) askıda kalmış kadın gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve Allah'a karşı gelmekten sakınırsanız, şüphesiz Allah çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir.

    130. Eğer ayrılırlarsa, Allah bol lütuf ve nimetiyle onların her birini zengin kılar (başkalarına muhtaç bırakmaz). Allah, lütfu geniş olandır. O, hüküm ve hikmet sahibidir.

    131. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah'ındır. Sizden önce kendilerine kitap verilenlere de, size de "Allah'a karşı gelmekten sakının" diye tavsiye ettik. Eğer inkâr ederseniz, (bilin ki) göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah'ındır. Allah, zengindir, övülmeye lâyıktır.

    132. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah'ındır. Vekil olarak Allah yeter.

    133. Ey insanlar! Allah dilerse sizi yok eder ve başkalarını getirir. Allah, buna hakkıyla gücü yetendir.

    134. Kim dünya sevabı (nimeti) istiyorsa (bilsin ki), dünya sevabı da, ahiret sevabı da Allah katındadır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.

    135. Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa, Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. (Şahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. (Onları sizden çok kayırır.) Öyle ise adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın. Eğer (şahitlik ederken gerçeği) çarpıtırsanız veya (şahitlikten) çekinirseniz (bilin ki) şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

    136. Ey iman edenler! Allah'a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse, derin bir sapıklığa düşmüş olur.

    137. İman edip sonra inkâr eden, sonra inanıp tekrar inkâr eden, sonra da inkârlarında ileri gidenler var ya; Allah, onları bağışlayacak da değildir, doğru yola iletecek de değildir.

    138. Münafıklara, kendileri için elem dolu bir azap olduğunu müjdele.

    139. Onlar, mü'minleri bırakıp kâfirleri dost edinen kimselerdir. Onların yanında izzet ve şeref mi arıyorlar? Hâlbuki bütün izzet ve şeref Allah'a aittir.

    140. Oysa Allah size Kitap'ta (Kur'an'da) "Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze geçmedikleri müddetçe, onlarla oturmayın, aksi hâlde siz de onlar gibi olursunuz" diye hüküm indirmiştir. Şüphesiz Allah, münafıkların ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır.

    141. Onlar sizi gözetleyip duran kimselerdir. Eğer Allah tarafından size bir fetih (zafer) nasip olursa, "Biz sizinle beraber değil miydik?" derler. Şayet kâfirlerin (zaferden) bir payı olursa, "Size üstünlük sağlayıp sizi mü'minlerden korumadık mı?" derler. Allah, kıyamet günü aranızda hükmünü verecektir. Allah, mü'minlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeyecektir.

    142. Münafıklar, Allah'ı aldatmaya çalışırlar. Allah da onların bu çabalarını başlarına geçirir. Onlar, namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar ve Allah'ı pek az anarlar.

    143. Onlar küfür ile iman arasında bocalayıp dururlar. Ne bunlara (mü'minlere) ne de şunlara (kâfirlere) bağlanırlar. Allah, kimi saptırırsa ona asla bir çıkar yol bulamazsın.

    144. Ey iman edenler! Mü'minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. Kendi aleyhinize Allah'a apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?

    145. Şüphesiz ki münafıklar, cehennem ateşinin en aşağı tabakasındadırlar. Onlara hiçbir yardımcı da bulamazsın.

    146. Ancak tövbe edenler, durumlarını düzeltenler, Allah'ın kitabına sarılanlar ve dinlerini Allah'a has kılanlar müstesnadır. Bunlar mü'minlerle beraberdirler. Allah, mü'minlere büyük bir mükâfat verecektir.

    147. Eğer şükreder ve iman ederseniz, Allah size niye azab etsin ki? Allah, şükrün karşılığını verendir, hakkıyla bilendir.

    148. Allah, zulme uğrayanın dile getirmesi dışında, çirkin sözün açıklanmasını sevmez. Şüphesiz Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

    149. Bir hayrı açıklar veya gizlerseniz, yahut bir kötülüğü affederseniz (bilin ki), Allah da çok affedicidir, her şeye hakkıyla gücü yetendir.

    150,151. Şüphesiz, Allah'ı ve peygamberlerini inkâr edenler, Allah'a inanıp peygamberlerine inanmayarak ayrım yapmak isteyenler, "(Peygamberlerin) kimine inanırız, kimini inkâr ederiz" diyenler ve böylece bu ikisinin (imanla küfrün) arasında bir yol tutmak isteyenler var ya; işte onlar gerçekten kâfirlerdir. Biz de kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.

    152. Allah'a ve peygamberlerine iman edenler ve onlardan hiçbirini diğerlerinden ayırmayanlara gelince, işte onlara Allah mükâfatlarını verecektir. Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

    153. Kitap ehli, senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar. (Buna şaşma!) Mûsâ'dan, bundan daha büyüğünü istemişler ve "Allah'ı bize açıkça göster" demişlerdi. Böylece zulümleri sebebiyle onları yıldırım çarptı. Sonra kendilerine apaçık deliller gelmesinin ardından (tuttular) buzağıyı tanrı edindiler. Biz bunu da affettik ve Mûsâ'ya apaçık bir güç ve yetki verdik.

    154. Verdikleri sağlam söz(ü yerine getirmemeleri) sebebiyle "Tûr"u üzerlerine kaldırdık ve onlara, "Tevazu ile kapıdan girin" dedik. Yine onlara, "Cumartesi (yasakları) konusunda haddi aşmayın" dedik ve onlardan sağlam bir söz aldık.

    155. Verdikleri sağlam sözü bozmalarından, Allah'ın âyetlerini inkâr etmelerinden, peygamberleri haksız yere öldürmelerinden ve "kalplerimiz muhafazalıdır" demelerinden dolayı (başlarına türlü belâlar verdik. Onların kalpleri muhafazalı değildir), tam aksine inkârları sebebiyle Allah onların kalplerini mühürlemiştir. Artık onlar inanmazlar.(30)

    (30) Âyetin son cümlesi, "onların pek azı inanır" veya "onlar pek az inanırlar" şeklinde de tercüme edilebilir.
    156,157. Bir de inkârlarından ve Meryem'e büyük bir iftira atmalarından ve "Biz Allah'ın peygamberi Meryem oğlu İsa Mesih'i öldürdük" demelerinden dolayı kalplerini mühürledik. Oysa onu öldürmediler ve asmadılar. Fakat onlara öyle gibi gösterildi. Onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, bu konuda kesin bir şüphe içindedirler. O hususta hiçbir bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Onu kesin olarak öldürmediler.

    158. Fakat Allah onu kendisine yükseltmiştir. Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.

    159. Kitab ehlinden hiç kimse yoktur ki ölümünden önce, ona (İsa'ya) iman edecek olmasın. Kıyamet günü, o (İsa) onların aleyhine şahit olacaktır.(31)

    (31) Allah, Peygamberi İsa'yı yahudilerden korumuş, onu öldürmelerine imkân vermemiştir. Bu kesindir. Onu kendi katına kaldırmış bulunduğu da şüphesizdir. Ancak bunun şekli ve zamanı üzerinde farklı açıklamalar ve anlayışlar vardır.
    160,161. Yahudilerin yaptıkları zulüm ve birçok kimseyi Allah yolundan alıkoymaları, kendilerine yasaklanmış olduğu hâlde faiz almaları, insanların mallarını haksız yere yemeleri sebebiyle önceden kendilerine helâl kılınmış temiz ve hoş şeyleri onlara haram kıldık. İçlerinden inkâr edenlere de acı bir azap hazırladık.

    162. Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlar ve mü'minler, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler. O namazı kılanlar, zekâtı verenler, Allah'a ve ahiret gününe inananlar var ya, işte onlara büyük bir mükâfat vereceğiz.

    163. Biz, Nûh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik. İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a, torunlarına, İsa'ya, Eyyüb'e, Yûnus'a, Hârûn'a ve Süleyman'a da vahyetmiştik. Davûd'a da Zebûr vermiştik.(32)

    (32) Vahiy, Allah'ın Peygamberlerine dilediğini söylemesi ve bildirmesi için seçtiği özel iletişim yoludur. Vahy, melek aracılığı ile olduğu gibi aracısız da olabilir. Vahye mazhar olan peygamber, kendisinde, Allah'tan olduğundan asla şüphe etmediği bir bilgi ve aydınlanma bulur. Vahiy, insanlık için en doğru, en sağlam bilgi kaynağıdır. Kur'an; vahyin, el değmemiş, eşsiz, benzersiz son ve tek örneğidir. Âyetteki "torunlardan" maksat, Yakub Peygamberin çocukları ve torunlarıdır.
    164. Daha önce kıssalarını sana anlattığımız peygamberler gönderdik. Anlatmadığımız (nice) peygamberler de gönderdik. Allah, Mûsa ile de doğrudan konuştu.

    165. Müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdik ki, peygamberlerden sonra insanların Allah'a karşı bir bahaneleri olmasın. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    166. Fakat Allah, sana indirdiğini kendi ilmiyle indirmiş olduğuna şahitlik eder. Melekler de buna şahitlik eder. Şahit olarak Allah yeter.

    167. Şüphesiz inkâr edenler, insanları Allah yolundan alıkoyanlar derin bir sapıklığa düşmüşlerdir.

    168. Şüphesiz inkâr edenler ve zulmedenler (var ya), Allah onları asla bağışlayacak ve doğru yola iletecek değildir.

    169. (Allah onları) ancak içinde ebedî kalacakları cehennemin yoluna iletir. Bu ise Allah'a çok kolaydır.

    170. Ey insanlar! Peygamber size Rabbinizden hakkı (gerçeği) getirdi. O hâlde, kendi iyiliğiniz için iman edin. Eğer inkâr ederseniz bilin ki, göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah'ındır. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    171. Ey Kitab ehli! Dininizde sınırları aşmayın ve Allah hakkında ancak hakkı söyleyin. Meryem oğlu İsa Mesih, ancak Allah'ın peygamberi, Meryem'e ulaştırdığı (emriyle onda var ettiği) kelimesi ve kendisinden bir ruhtur. Öyleyse Allah'a ve peygamberlerine iman edin, "(Allah) üçtür" demeyin.(33) Kendi iyiliğiniz için buna son verin. Allah, ancak bir tek ilâhtır. O, çocuk sahibi olmaktan uzaktır. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey O'nundur. Vekil olarak Allah yeter.

    (33) Hıristiyanlar, Allah'ın "baba", "oğul" ve "ruhu'l-kudüs" gibi üç unsurdan oluştuğuna inanmaktadırlar.
    172. Mesih de, Allah'a yakın melekler de, Allah'a kul olmaktan asla çekinmezler. Kim Allah'a kulluk etmekten çekinir ve büyüklük taslarsa, bilsin ki, O, onların hepsini huzuruna toplayacaktır.

    173. İman edip salih ameller işleyenlere gelince, (Allah) onların mükâfatlarını eksiksiz ödeyecek ve lütfundan onlara daha da fazlasını verecektir. Allah'a kulluk etmekten çekinenlere ve büyüklük taslayanlara gelince; (Allah) onları elem dolu bir azaba uğratacaktır ve onlar kendilerine Allah'tan başka bir dost ve yardımcı da bulamayacaklardır.

    174. Ey insanlar! Size Rabbinizden kesin bir delil (Hz. Muhammed) geldi ve size apaçık bir nur (Kur'an) indirdik.

    175. Allah'a iman edip ona sımsıkı sarılanları ise (Allah), kendisinden bir rahmet ve lütfa kavuşturacak ve onları kendisine varan doğru bir yola iletecektir.

    176. Senden fetva istiyorlar. De ki: "Allah, size "kelâle" (babasız ve çocuksuz kimse)nin mirası hakkında hükmünü açıklıyor: Çocuğu olmayan bir kişi ölür de kız kardeşi bulunursa, bıraktığı malın yarısı onundur. Eğer kız kardeşi ölür ve çocuğu da bulunmazsa, erkek kardeş ona varis olur. Eğer kız kardeşler iki iseler, (erkek kardeşin) bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer kardeşler erkekli kızlı iseler, o zaman (bir) erkeğe, iki kızın hissesi kadar (pay) vardır. Sapmayasınız diye Allah size (hükmünü) açıklıyor. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.
  • 434 syf.
    ·Beğendi
    "Aşk, bir bedende iki kişi."
    “Ey aşk...! bir mucize gerçekleştir şimdi
    Şapkandan bir kumru havalansın
    Bana öyle büyük ki bu kalp,
    Gelsin yüreğime yuvalansın”
    .
    Kitabı okurken sımsıcak bir yürek buldum. Yaşam kavgasının molalarında, sıcacık bir poğaça, buğusu üstünde demli bir çay, sevgi ve vefayla beslenmiş hoş bir muhabbet, zifiri karanlıklarda bir umut ışığı, sığınılacak güvenli bir liman, şifalı bir çift dost eli hissine kapıldım. 438 sayfalık kapsamlı ve güzel bir kitap, aforizmalarla, çarpıcı düşüncelerle dolu bir kitap. Düşünmeyi ve düşündürmeyi hedefleyen, beyinlere seslenen metafor zengini tam bir şiir ziyafeti. Bu ziyafetin menüsünde, sevgi var, sitem var, aşk var, barış var, umut var , çocuk var, kadın, insan, doğa ve Dünya var, kısacası belli bir yaşanmışlık var. Benim en çok sevdiğim aforizmalarının birinde Şair Tahsin Özmen diyor ki " İnsanın pilini, sahip olduğu mallar değil, mutlu olduğu anlar şarj eder." Ben de bu kitabı okurken gerçekten mutlu oldum, yaşam enerjim yenilendi tazelendi.
    Bu kitapta Şair şiiri, insan insan, insan doğa, insan toplum ilişkileri olarak yansıtıp, sosyal siyasal iktisadi ve kültürel olguların bir bileşkesi olarak ele almış. Bir empati aracı, duygusal paylaşım aracı olarak şairin şiirlerini, esas olarak insanı düşündüren, bunun yanında kimi zaman üzse de, kimi zaman hüzünlendirse de, genelde hayatı sevdiren, manevi bir hazza kaynaklık eden ve eleştirel bir farkındalık yaratmaya dönük şiirler olarak değerlendirebiliriz. Ayrıca Şair şiirlerinde, yaşadığımız zamanın garipliğinden, monotonluğundan, doyumsuzluğundan, duygusuzluğundan, duyarsızlığından, mutsuzluğundan, umutsuzluğundan, yalnızlığından da şikayet ediyor. Robotlaşmış, mekanikleşmiş, doğallıktan uzaklaşmış, başkaları ne der şiarıyla yaşamı kendine rehber edinmiş empati yoksunu bir insanlar topluluğundan rahatsızlığını da dile getiriyor.

    Bu bağlamda kitaptaki şiirlerin okuyucuyu sıkmayan, mesajı açık, anlaşılır, sade şiirler olduğunu düşünüyorum. Şair şunu demek istemiş, bunu demek istemiş şeklinde tercüme ve tercüman gerektirmediğini, yoruma ihtiyaç hissetmediğini, pazardaki karpuz gibi, elma gibi, erik gibi, kiraz gibi somut, capcanlı dipdiri şiirler olarak değerlendiriyorum. Yani şiir ete kemiğe bürünmüş, eğip bükmeden, lafı dolandırmadan söylenmiş, çiçekle ilgiliyse çiçek, güneşle ilgiliyse güneş, insanla ilgiliyse insanı odağına oturtmuş.
    Bu kitabın tüm geliri "ÇOCUK İSTİSMARINI VE İHMALİNİ ÖNLEME DERNEĞİ”ne bağışlanmış. Bazı şiirleri beklediğim gibi değilse de, Kitabı herkese önerir keyifli okumalar dilerim.

    BİR DELİNİN SENFONİK DOKUNDURMALARI

    -Duygusal Açlık
    -Ne olur,
    Beni yalnızca çicek açtığımda sevme...!
    1.
    Sevgi !...
    .
    -Mutluluğu aramaktan,
    İnsanların mutlu olmaya hiç vakitleri yok,.-
    .
    -Her güleni mutlu mu sanırsınız?-
    -Ne her güleni mutu,
    Ne de her ağlayanı dertli sanmayın.-
    .
    Her yer mutsuz kadınlarla mutsuz adamların,
    Umutsuz evlilikleriyle doldu.
    .
    Aç parantez (Evliliği pişmanlık müessesesi haline getirdik, bravo bize...(!))
    .
    Sevgiler tadımlık, dakikada bir renk değiştirir, poz verir gibi anlık oldu.
    .
    -Ömürlük sevgilere hasretiz.-
    .
    Herkes sevilmek istiyor,
    (Halbuki sevilmenin birinci koşulu sevmektir.)
    Ve hiç kimsenin kendinden başkasını sevesi yok.
    Bu gidişle de hep kendimizi seveceğiz.
    -Duygusal açlık, doygusal açlık sorununun önüne geçti.-
    Ne savaştan, ne hastalıktan, ne de afetten,
    Yapayalnız sevgisizlikten öleceğiz.
    .
    Oysa,
    -Sevgi yaradılışın hamuru, varoluşun kaynağıdır.-
    -İnsan olmak sevmekle başlar.-
    Kıblesi sevgi olanın, mutluluk elinin altındadır,
    Sadece uzanıp alması yeter.
    .
    Lütfen,
    Zengin fakir, genç yaşlı demeden,
    Dil, din, ırk cinsiyet farkı gözetmeden,
    Tüm insanları ve diğer canlıları
    Yormadan, kırmadan dökmeden,
    Şartsız şurtsuz, yalansız dolansız,
    Nedensiz nasılsız bir sevgiyle sevin.
    .
    Dünyada sahtesi en çok üretilen şeylerden biri haline geldi sevgi.
    Bu nedenle, sevginiz yapay olmasın, içten olsun, gerçek olsun,
    Yirmi dört ayar altın gibi saf olsun.
    Hiç kimse yarım yamalak bir sevgiyi hak etmez.
    .
    -Sevgiyi sömürüyle karıştırmayın,
    Sevgiyi sömürüye dönüştürmeyin
    Sevgiyi kaybedersiniz.-
    .
    Cüzdanlara kilo verdirmek için sevmeyin.
    -Sevgi ait olmaktır, sahip olmak değil.-
    Sevecekseniz güzel sevin.
    Sevdiğinizin sadece elinden değil, yüreğinden de tutun.
    Sadece ağzından çıkanı değil, yürek dilini de anlayın.
    Sadece göz ile el ile değil, ruhen de kalben de sevin.
    Çünkü...
    -Yürekte demlenmemiş sevgi hamdır.-
    .
    Hatta biraz sevginizin dozunu kaçırın:
    Sevdiğinizi boğmadan, sevdiğinizde boğulmadan,
    Nefesiniz kesilinceye kadar sevin.
    Mesela ben sarılınca kemiklerimin ısınacağı bir sevgi istiyorum.
    .
    -Bu Dünya’nın, en çok sevgiye ihtiyacı var.-
    .
    Zira cehenneme çevirdiğimiz yeryüzüne, cenneti getirecek yegâne güç sevgidir.
    Örneğin bir kadını sınırsız ve koşulsuz sevin, Dünyanızı cennete çevirsin.
    .
    -Yürek yarasına sürülen en iyi ilaç, sevgidir.-
    -İnsan yüreği sevildikçe çocuksulaşır.-
    .
    Şımaracak kimsesi olmayanların şımartacak kimsesi olun...!
    Mutluluk ancak öyle bulaşır.

    Gönül bağı için ne gözün görmesi, ne de elin değmesi,
    Sadece yüreğin sevmesi yeter.
    .
    Aç parantez (Başta insanlar olmak üzere,
    Yağan yağmura esen yele,
    Yanan ateşe, doğan güneşe,
    Daldaki yaprağa, açan çiçeğe,
    Uçan kuşa, börtü böceğe,
    Koyuna kuzuya, kediye köpeğe,
    Havaya suya toprağa teşekkür edin,
    tebessüm edin, selam verin.
    Teşekkürü günlük yaşamınızın
    bir parçası haline getirin.)
    .
    Bu arada (Bir insanı diğerine aşık edecek, sevdirecek, ne siyasi ne de iktisadi bir rejim henüz icat edilmedi.
    .
    Sevgiyi alış veriş zannedenler bilmelidir ki
    Sevgi hesaplanamaz, ölçülemez.
    Mesela ben hiç yarım kilo sevmedim.
    .
    Çiçekle arının ilişkisine de benzemez.
    Sevgi, bir defalık durağan bir his değildir,
    Geliştirip büyütmek, soldurup kurutmamak
    Özenle koruyup kollamak,
    besleyip sulamak gerekir.)

    Kadın...!
    2.
    Bir şeyi güzel ve özel yapan;
    O şeye, bir kadın elinin, gözünün veya yüreğinin değmesidir.
    Çünkü güzel şeyler güzel kalplerde filizlenir.
    .
    Eğer,
    Bir kadın seviliyorsa mutluysa,
    O kadar güzel ve içten güler ki,
    Sanırsın gözbebeklerinden serçe sürüleri geçiyor.
    .
    Ben önemli olanın, bir kadının yüzünü değil, yüreğini güldürmek olduğunu anladım.
    Ve bugüne kadar, bir insanın kalbine girmekten daha güzel bir yer bulamadım.
    Parantez içi (Girmeyi başarabilirseniz, dünyanın en güzel yeridir bir insanın yüreği.)
    .
    Size bi’şey söyleyeyim mi?
    -Erkekler bu dünyanın beyni, kadınlar kalbidir.
    Dolayısıyla,
    Erkek aklen, kadın ruhen huzurluysa mutlu olur.
    Çünkü,
    Kadınlar mutluluğu ruhi, erkekler akli doyumda bulur.-

    Kadına Şiddet...!
    Bu bataklığın suyu da çamuru da;
    -Her şeye hakkı/m var koca zihniyeti ile
    -Namus etiketini sadece kadınların alnına yapıştıran zihniyetten gelir.
    3.
    Erkek egemenler,
    Kadını toprak gibi gördüler,
    İliklerine kadar sömürdüler.
    .
    Asırlardır Kadın...!
    Bazı erkekler tarafından rahatlatma aracı, kendilerinin duygusal işçisi,
    Evlerinin bekçisi, toplumum günah keçisi olarak görülüyor.
    .
    Yaratılan öfke, nefret ve korku ortamında,
    Kadınlara esaret yaşamı sürdürülüyor.
    Kadınlar dövülüyor, sövülüyor, kovuluyor, ya da vurulup öldürülüyor.
    .
    Sadece fiziksel şiddetle değil,
    Zihinsel ve duygusal istismarla
    defalarca bıçaklanmalarına rağmen,
    Yaralarını gösteremiyor kadınlar,
    Ruhen yıkık bir harabeye döndürülüyor.
    .
    -Bir kadın için en acısı,
    Sevdiği adamın, eli bıçaklı katili çıkması.-
    .
    Çoğu kadın kendini,
    Hep yakalanmak istenen bir kuş gibi hissediyor.
    Oysa kafeslere göre degil kadın,
    En az erkek kadar özgürlüğü hakkediyor.
    .
    Aç parantez (Kaldı ki evlilik bir kafeste esir hayatı yaşamak değildir.
    Evlendik diye, başımza heykel dikmiyoruz,
    Kadını erkeğe, erkeği kadına köle etmiyoruz.
    .
    Ancak evli bir kadın veya erkeğin bekar gibi davranma hakkı olmadığını da biliyoruz.)

    Ahh adam olamamış erkekler...!
    4.
    Hasta zihinli bazıları, şiddetin vücut bulmuş hali, adeta ayaklı cehennem.
    .
    -Dikili taş gibi duygusuz.-
    .
    Parantez içi (Adam değilsen hiç fark etmez,
    Ha cahil ha alim olmuşsun.
    Eşeğin sırtına ha kitap ha saman çuvalı
    koymuşsun.)
    -İnsanın oluşu değil duruşu mühimdir.-
    .
    -Bize en yakın olanlar, en keskin bıçağı elinde tutanlar.-
    .
    Papatya yürekli adama (!)...
    (seviyor/sevmiyor)
    Karnını yurt bileceksin, memesinden süt emeceksin.
    Kucağında ağlamayı keseceksin, aşık olup kalbine gireceksin.
    İşine gelince seveceksin,
    Gelmeyince ya dövecek ya kovacak ya da vuracaksın.
    Seni seven bir kadının eli kanlı katili olacaksın,
    O senin saçının teline kıyamazken,
    Sen onun canına kıyacaksın.
    .
    Sözde en çok anneleri seveceksin,
    Lakin en çok annelere söveceksin.
    .
    Hayalleri peşinde koşmaktan başka,
    Ne yaptı size bu şiddet uyguladığınız kadınlar?
    .
    Yapma !..,
    Bu vahşete “Kadına Şiddet" diyoruz biz.
    Yapma !...
    Sen ne zaman Adam olacaksın?
    .
    Zorbalık üzerine hayat inşa edilmez.
    -Kadın, erkeğin satranç taşı değildir.-
    Zorla ne nefret ettirebilirsin ne de sevdirebilirsin.
    -Bir kadının cennetine havlayarak girilmez.-
    (Ki havlamak korkutmak, kükremek korumaktır.)
    .
    -Kadın kimsenin cinsel objesi, duygusal işçisi değildir.-
    .
    Kadını stres topu, mutfak robotu olarak görme,
    Onlara köle muamelesi, esir muamelesi, kullanışsız amele muamelesi çekme !...
    .
    Hiç bir anne babayı, kızlarını katillerine kendi elleriyle veren anne baba durumuna düşürme.
    .
    Be Adam (!)
    -Sevgiyi yanlış öğrenmişsin,
    Sevgi acı çekmek de çektirmek de değildir.-
    Kaldı ki,
    -Kadın dövülmek için değil,
    Sevilmek için yaratılmıştır.-
    .
    Güle kurşun sıkılır mı?
    Güle dikenleri var diye kızılır mı?
    .
    Sevdiğin kadın için cenneti yeryüzüne getireceğine,
    Ayaklarının altına cennet serili kadına,
    Cehennemi yaşatıyorsun.
    -Hiç bir kadın cenneti bulmak için, erkeğin cehennemine katlanmak zorunda değildir.-
    .
    Bil ki..,
    Ne kara kalemle gökkuşağı çizilebilir.
    Ne de senin gibi,
    Avı için ağlayan ucuz ruhlu timsahın gözyaşları içilebilir.
    .
    Kimseyi yalandan sevme !...
    Seveceksen adam gibi sev,
    Adam gibi sevmeyi beceremiyorsan sevme !...

    Yalan demişken,
    (Aslında yalancıda gerçek aramak, zaman kaybıdır.
    -Yalan önce herkesi kendine inandırır.
    Sonra gürültüsüyle hakikati uyandırır.-
    Ve her zaman kendine bir ortak bulur.
    Oysa gerçeğin şahide ihtiyacı yoktur,
    Tek başına hep ayakta durur.
    Tek bir gerçek, tüm inkârları yıkmaya yeter.
    Onu arayanla er ya da geç buluşur.)
    .
    Bu arada (Hiç sevmem kötü hikayesi olan yerleri;
    Adliyeleri,
    Hapishaneleri,
    Hastaneleri.)
    .
    Bazıları seçimlerini sahiplenmeyişinin adına kötü kader diyor. (!)
    .
    Yani diyeceğim şudur ki;
    -Yamuk bir kişilik, doğru bir hayat yaşatmaz insana.-
    .
    Bir yürek:
    Kin, kibir, nefret ve hasetle kirlenir.
    Sevgi, vicdan ve merhametle temizlenir.
    .
    Aç parantez (Her insan içindeki kafeste bir vahşi besler.
    Bunların bazıları evcilleştirilemediği için dişisinin canına kıyan adi bir caniye döner.
    Her yer egoistle, mazoşistle, sadistle, narsistle, piskopatla, sosyopatla dolar.
    .
    -Ve hiçbir şey topluma, insanlığından kopmuş kadın ve çocuk istismarcısı tecavüzcü katiller kadar dehşet yaşatamaz.-)

    Göster onlara okyanusun öfkesini...!
    5.
    Bilinçsiz kadın bu tür erkeklerin işine gelir,
    Farkındalık yaratmak, bilinçlenmek gerek kadına şiddeti durdurmak için.
    Boyun eğmek, teslimiyet çare değil, ayağa kalkmak gerek kurtulmak için.
    .
    -Gerçi suskunluk...;
    Bazen cehaletin gürültüsü,
    Bazen de bilgeliğin türküsüdür.-
    .
    Bir zamanlar, susmak;
    Kadınların konuşma diliydi.
    Söyleyecekleri ya gözlerinde ya da yüreklerinde gizliydi.
    .
    Aç parantez (-Gözler ki dilin telaffuz edemediğini söyler.-
    Zira dil yürekten her geçeni söyleyemez.)
    .
    Tek savunma silahları,
    Yumruk yapmaya kıyamadıkları elleriydi.
    Sığınabilecekleri biricik mekân,
    Ya mezar ya da ana baba evleriydi.
    .
    -Cesaretini toplayamayan, bavulunu toplamak zorunda kalır/dı.-
    Oysa,
    -Bir insanın en sağlam dostu cesaretidir.-
    -Hayat bahaneleri değil cesareti ödüllendirir.-
    .
    Ki kadınların çığlıkları ışık,
    Korkuları şarkı, hıçkırıkları çağrıdır kıyamete.
    .
    Parantez içi ( Ancak yine de,
    Kadın sinirlenince dağı taşı delesi gelir,
    Lâkin ojelerini görünce, gülen bir emojiye dönüşüverir.)
    .
    -Acılarınızla kimseyi beslemeyin.-
    -Diktiğiniz putları, başkasının kırmasını beklemeyin.-
    -Değmeyenlere vaktinizi harcamayın, yol verin gitsinler.-
    -Taşlanacak sözleri, bandajla sarmayın.-
    -Hiç kimsenin egosuna sponsor olmayın.-
    .
    -Kimse seni duymuyorsa kurtuluşun kendindedir.-
    -Düşmek istemiyorsan, başkalarına yaslanma.-
    Zira,
    -Başkalarının ışığına güvenen, karanlıkta kalır.-
    .
    Bu arada (Anneler kızlarına güneş ve kutup yaldızından oluşan bir gökyüzü örer.
    Kızımın güneşe açılan bir penceresi olsun,
    Karanlıklarında yönünü bulsun diye.)

    -İstiyoruz ki,
    Hayat hep bana güneş açsın,
    Uçmamız için sevdiklerimiz kanat taksın.-
    Kimse bana meydan okumasın, rahatımız bozulmasın.
    -Durgun sular çürütür.- Sakın unutmayın.
    -Dişiliği kişiliğin önüne koyanların sonu hüsrandır.-
    -Burca göre de, borca göre de eş seçilmez.-
    -Nefsin dili değil, gönlün dili kalpleri birleştirir.-
    -Aşk pahalıdır ucuz insanla yaşanmaz.-
    -Her kadın bir şiirdir, her adam okuyamaz.-
    Çünkü...
    -Ehline düşmezse hayat, ziyan olur.-
    -Güzel insanlar, özel insanlara layıktır.-

    Öz Benlik !..
    6.
    -Hayat dediğin siyah-beyaz.
    Bir yanı aydınlık, bir yanı karanlık biraz.-
    .
    Hayatın hazır bir senaryosu yok ki
    Onu sen kendin yazıp oynayacaksın.
    .
    Mesela ben,
    -Yürümeyi unuttum,
    Ayakkabılarım beni öldü sanıyor.-
    Oysa,
    -Yaşamak için o kadar çok sebebim var ki
    Çünkü ölmeye hiç cesaretim yok.-
    .
    Yani,
    -Bu Dünyada her şey boş diyorsan, içini sen dolduramamışsın demektir.-
    -Bir başkasının hikayesini tekrarlayanlar,
    kendi hayat hikayesini oluşturamayanlardır.-
    Çünkü hayatı bekleme odası olarak kullanmak...;
    Çölde bahar,
    Seni hasta eden yerde şifa aramak, hiçe razı olmaktır.
    Yaşamın rengini matlaştırmak,
    Kendi kanatlarıyla uçma zevkinden mahrum kalmaktır.
    .
    -İçine kapanıp saklanırsan, ışığını kimse göremez.-
    -İnsan bir kere ışığını kaybetti mi, kanatları tellere takılan serçeye döner.-
    -Yürekten üşüyene, güneş kâr etmez.-
    -Yani perdeler kapalıysa:
    Gündüz olmuş gece olmuş,
    Güneş batmış, güneş doğmuş
    Hiç farketmez.-
    .
    Yaşam telâşından, çoğu zaman,
    En az vücut kadar ruhumuzun da dinlenmeye,
    En az vücut kadar ruhumuzun da dokunulmaya ihtiyacı olduğunu unutuyoruz.
    .
    Aç parantez (Çocuklar, hayatın bütün tuşlarına aynı anda gelişi güzel basarak eğlenmek ister.
    Gençler, diğerlerini görmezden gelip, sadece hoşlandıkları tuşlarla keyiflenmek ister.
    Yaşlılar ise, hayatı durduracak bir tek tuş arar, biraz olsun ara verip dinlenmek ister.)

    -Onur;
    Kendi çölünde yanmayı,
    Bir başkasının gölgesinde donmaya tercih etmektir.-
    .
    İnsan önce...
    Kendine dost, kendine deva olmalı,
    kendini, sevmeli, saymalı,
    Kendine karşı doğru, dürüst davranmalı.
    Kısacası...
    İnsanın kendine söyleyecek bir şeyleri hep olmalı.
    -Çünkü insanın kendine,
    Ve iç sesinin muhabbetine hep ihtiyacı vardır.-
    Ama yeri geldiğinde de,
    -İnsan önce kendine meydan okumalı.-
    Zira, bazıları kendi dışında her şeyi görür.
    .
    İnsanın herhangi bir sebebe ihtiyacı yoktur;
    Kendini sevmesi, sayması, onurlandırması için.
    Sadece kendine güvenmesi, kendini keşfetmesi ve kendi yolundan çekilmesi,
    Kendini affederek hata ve kusurlarını sahiplenmesi,
    Kendine merhamet etmesi yeter.
    .
    Önce kendimizin kimsesi olucaz
    Sonra sesi kısılanların.
    -Kendine sadakati olmayanın başkasına hiç olmaz.-
    .
    Gerçi bir ömür harcadım, halâ kendimi tam keşfedemedim.

    7.
    Ahh uykusuz ve yorgun kalbim ah !...
    Bilirim kırıklarını toplamaya bile fırsat bulamadan,
    Kuru bir ağaç dalı gibi defalarca kırdılar seni.
    Aç parantez (Bazı kalp kırıklıklarının tamiri ömürboyu sürer.-)
    Sen yine de her şey yolunda rolü yapmaya,
    Hiç kırılmamış gibi tıkır tıkır atmaya devam ettin.
    .
    Bazılarının ömrü hayal kırıklıklarıyla kalp kırıklıklarıyla geçer.
    Hayata kırgın bakışı, olur olmaz uzaklara dalışı hep ondandır.
    .
    Ancak,
    -Kimse kimsenin sessizliğini duymaz,
    Herkesin sessizliği kendine yapışır.-
    .
    -Ah bu Dünya !...
    Camlar kırılır sesten durulmaz.
    Canlar kırılır hiç ses duyulmaz.-

    Bu arada,
    -Makine değiliz,
    medcezirlerimiz var.
    İçimizde gece ve gündüz,
    güneş ve ay.-
    .
    -Bazen su yanar, ateş donar.-
    -Tam uçuyorum derken, bir anda yere çakılırsın.
    Tam düşüyorum derken, ummadığın bir dala takılırsın.-
    .
    Nereye baksam her yer keder rengi, içimiz kül yığını.
    Parantez içi (Yanmadan kim kül olmuş ki.)
    .
    Unutmayı unutan herkesin bir yangını var,
    Kustukça sönen sustukça yanan.
    Ya içine attıklarından, ya da içinden atamadıklarından.
    .
    -Bazı sözler kanserli hücre gibidir,
    İçinize atarsanız metastaz yapar.-
    .
    Biz buna "Dert Adamı Çürütür" diyoruz.
    .
    Bazen susarak kendimizin efendisi, konuşarak başkalarının esiri olsak bile.
    Sık sık konuşmak gerek vakti gelince,
    Zira susmaya bol bol zaman olacak ölünce.
    .
    Gerçi,
    -İnsanlığı dili çalışanlar değil eli çalışanlar besliyor.- ama,
    Olsun siz yine de susmayın, içinizi dökün.
    .
    Aç parantez (Şikayet, içinizdeki kemirgeni defetmektir.
    Ancak başkalarına şikayet, kemirgeni besleyebilir de.
    Bu durumda, bağıra bağıra evde aynaya şikayet etmek veya şikayetlerini yazıp, sonra kendine sesli okumak en etkili iki yöntemdir.)

    Aç yüreğini dost üşüyorum, kara bulutlar güneşim yok sansın.
    Ser gölgeni dost düşüyorum, dipsiz uçurumlar boşluğundan utansın.
    .
    Öyleyse,
    Bağırsanız, sesten rahatsız olacak değil de sizi duyacak,
    Bahçenizdeki çiçeklere basacak değil de
    sulayacak insanlarla dost olun.
    .
    Dost, insanın yaşamaya tahammülü kalmadığında, yanı başında bitiverendir.
    .
    Her dost nefes almak için bir penceredir.
    .
    Dost dediğin, üşüyünce kalorifer üstünde ısıtılmış havlu sıcaklığında,
    Yanınca, buzdolabından yeni çıkmış limon kolonyası serinliğinde insanı sarar.
    .
    -İnsana, masaya içini dökünce kusmayacak dostlar lazım.-
    Ancak bu devirde içini dökecek birini bulmak o kadar zor ki,
    Herkes ağzına kadar dolu.
    .
    Kimileri yüreği acıyla dolunca,
    Kimileri de sustuklarının ağırlığı dayanılmaz olunca, benim gibi şiir yazar.
    Ki yazmak, soyunup dökünmek, arınmaktır.
    Bazen insanı şair veya yazar yapan zarif bir elbiseyi giyinmektir.
    Ancak,
    -Yazdıklarımız, düşünebildiklerimiz kadardır.-
    .
    Yine de siz siz olun,
    -Bu anlamsız dünyada anlam aramayın, yorulursunuz.
    Çünkü
    -Çok fazla insan,
    Çok fazla gürültüdür.-
    -Herkesi dinleyin,
    Ama çok azını ciddiye alın.-
    .
    -İnsanı en çok uzatmaların oynandığı ilişkileri yürütmek,
    Ve üzerinde bir lanet gibi yapışıp kalmış lekeleri temizlemek yorar.-
    .
    Esasen konuşmak değil susmak,
    Aldanmak değil inanmak,
    Düşmek değil kalkmak,
    Savrulmak değil sarılmak,
    Sarhoşluk değil ayılmak,
    En çok da;
    Sevmek değil ayrılmak,
    Ölmek değil yaşamak yorar insanı.
    Ancak,
    Yine de unutmamak gerekir ki,
    Kara bulutlardan sonra yağmur ve güneş sarar insanı.

    Ah Biz Erişkinler...!
    8.
    Hem kendimizi hem çocuklarımızı çok üzdük.
    Gerçekte, yetişkin bedeni içinde öfke nöbeti geçiren beş yaşındaki çocuk bizdik.
    .
    Daima hatalı onlarmış gibi hep düzeltmeye çalıştık.
    Aman çocuğum çok sevinirsen, başına kötü bir şey gelir deyip,
    Duygu dünyalarına bile karıştık.
    Bol bol yalanlar ektik zihin tarlalarına,
    (Büyüyünce biçmek için.)
    Çok nasihat ettik çok konuştuk,
    Az okşadık, az sarıldık.
    .
    İyi iletişimi öğrenemedik,
    Dinle dedik, ama nerdeyse onları hiç dinlemedik.
    Görmezden geldik hep,
    Sizin fikriniz nedir diye sormadık.
    Koşullu sevdik, her daim arkalarında durmadık.
    .
    Her şeyi silah olarak kullandık onlara karşı,
    Köle zihniyeti için, otoriteyi hiç eksik etmedik.
    Hiç öğrenmedik, hep öğreteceğiz dedik.
    Doğru sandık kendi eğrimizi,
    Gösterdiğimiz yoldan gitmelerini istedik.
    .
    Sonuç:
    Birbirimize yabancıyız.
    Oysa, her şey çok farklı olabilirdi.
    Fakat hep sonradan gelir aklımız başımıza.
    .
    Eyvah...! eyvah...!

    Çocuk ve Umut !...
    9.
    -Mutluluk arayışındaysanız,
    Kılavuz kitabının baş yazarı, içinizdeki çocuktur.-
    -Yüreğinizi bir çocuğa emanet ederseniz, en azından içi kirlenmez.-
    -Ha bir çocuğun kalbini,
    Ha bir serçenin kanadını kırmışsınız farketmez.-

    Neyse benimkisi,
    Çocukça bir mutluluktu geldi geçti.
    Bir umuttu,
    Bir ışıktı karanlığı deldi geçti.
    Şimdi de uykumu bekliyorum,
    birazdan gelir.
    .
    -Güzel şey umut dolu bir sabaha uyanabilmek.-
    .
    Ne zaman hüzünlensem, hüznümü kollarımın arasına alır,
    Ta ki neşesi yerine gelene kadar çocukluk gülüşlerime giderim.
    .
    Ne zaman başımda kara bulutlar dolaşsa, çalsa mevsim zemheri ayazına,
    Kıpır kıpır çocukluğum konar penceremin pervazına,
    Getirir çocukluk güneşlerimi içimi ısıtır.
    .
    Bazıları benim gibi, kitap okulunu değil hayat okulunu bitirir.
    Hayat okulu yaşayarak, kitap okulu okuyarak öğrenilir.
    Birine beş on yıl, diğerine bir ömür verilir.
    .
    Benim de düşlerim vardı.
    -Ama ben saklandığı yerde unutulmuş bir çocuktum.-
    Arkamdan hiç su dökenim olmadı.
    Gerçi,
    -Denize kavuşmaksa yolun sonu,
    Hangi ırmakta damla olduğun önemli değildir.-
    .
    Bir sokak çocuğu misali,
    (Ki sokaklar;
    Tüm suskunların dili, mazlumların evidir.-)
    Hangi bankta sabahlasam,
    Üşüyen sokak lambaları gibi,
    Direnirim gecenin ayazına, soğuk benim yurdum.
    Yüreğimin varoşlarına, kardan kıştan kaçanları doldururum.
    Ne bir eve sığabilirim ne de koca bir kente
    Yaşamın ayak dibinde küçük bir damla olurum,
    Bir anne yüreği düşler içinde uyurum.
    .
    Diken mi kaldı batmadık, ah bu yalın ayak yürümeler.
    Yine de seviyorum Dünyayı,
    Yaşamak her gün canıma okusa da besbeter.
    Olsun !...
    Biliyorum bir yerlerde bir gül var,
    Hayalimdeki kokusu da yeter.
    Zaten ben,
    -Olmadık hayaller kurarım...
    Mesela içimden bir ses, serçe ol diyor..!-
    -Ağaçları geceleyin sallayınca, yıldız düşeceğine inanırım.-
    .
    -Ben ikinci şansa değil, ikinci fırsata inanırım-
    Hayat kendi rengine boyasa da kanatlarımı,
    Ben hep saçağından şeker kokulu umut sarkan sırça evler düşlerim.
    .
    Biz buna "Şükür" ve “Umudun insana yüz çevirmemiş hali.” diyoruz.
    .
    -İnsan dediğin...
    Yaprak yaprak dökülen bir umut ağacıdır.-
    -Aslında hepimiz, umut ağacının bir dalına tutunuruz,
    Ama çoğu zaman dalın kırılabileceğini unuturuz.-
    .
    İnsanoğlu zaman zaman,
    Boğulmadan çıkamanın mümkün olmadığı hayallere dalar,
    Gökyüzüne bile sığdıramadığı, ayakları yere basmayan hayaller kurar,
    Mesela kayan bir yıldızı gökteki yerine tekrar koyar.
    .
    Geceleri yıldız gibi parlayan,
    Yeni umutlar filizlenir her sabah güneşle birlikte ufuktan.
    Kimi güneşin batmasıyla hiç olur,
    Kimi de birilerinin üstüne basıp geçmesiyle piç olur.
    .
    Tekrar tekrar umutlanmak döngüsü insanoğlunun kaderidir.
    Ve
    -Umut, insanın yıkılan en son kalesidir.-
    .
    Zira,
    -Kazanmayı umut etmeyen, çoktan kaybetmiştir-
    -İçi umut dolu olmayan,
    Ya kış ortasında dımdızlak kalakalır,
    Ya da çöl ortasında fırtınaya yakalanır.-
    .
    -Uçmak için kanadın olmuş neye yarar, hevesin kırılmışsa.-
    .
    -Hayallerinizle hayatınız arasında uçurum varsa;
    Hayalleriniz yıkılmaya,
    Siz de yere çakılmaya hazır olun.-
    .
    Ancak yine de,
    -Çırpınışlardır hayatı kanatlandıran.
    Hayallerdir insanı umutlandıran.-
    Siz siz olun,
    -Kuş olup uçamıyorsanız,
    bari hayalini kuranların heveslerini kırmayın.-
    .
    Aç parantez (Maalesef hayal yıkma yarışında birinciyiz.
    Bir bilseniz,
    Yıkık hayallerinin enkazı altında kurtarılmayı bekleyen o kadar çok insan var ki.
    Hayalsizler ülkesine döndük.)

    -Umuttur fakirlerde bağımlılık yapan.
    Ve yoksulluktur bu Dünyada en cömert paylaşılan.-
    Ki ben,
    -Yoksul insandan degil, yoksul zihinden korkarım.-
    .
    Garip ne zaman mutlu olacak olsa,
    Ya uyandırıp içine ederler rüyanın, ya da fişini çekerler dünyanın.
    .
    İnsan bazen, şükretmek mi gerek kahretmek mi gerek yoksa küfretmek mi gerek bilemiyor.
    Ama yine de,
    Ben,
    -Haklı olmayı bıraktım, mutlu olmaya baktım.-
    Siz de öyle yapın.
    .
    Bu arada (Yoksullar için Alaaddin'in sihirli lambasındaki cin olmayı düşledim hep.
    Kim bilir...!
    Belki cin bana da, bu ömrüm gibi hep umutla geçmeyecek yeni bir ömür verir.)
    .
    Bir insan yoklarıyla değil, çoklarıyla değerlendirilmeli.
    Çünkü Dünya bazılarına alâ, bazılarına şehlâ bakar.
    Hayat kimilerine lunapark, kimilerine Berlin Duvarı,
    Yatacak yerleri yok dediklerimiz, kuş tüyü yataklarda yatar.
    .
    Oysa bazıları hayatı eksile eksile öğrenir.
    Yaşamak kudretiyle doldurur tüm boşluklarını.
    Ve bir gün,
    -Damla olarak geldiği okyanusa kafa tutar.-
    .
    Zira,
    -Sabır yorulmak bilmez ata benzer.-
    -Işığı görmeyi bilenler için hayat her zaman gülümsemeye hazırdır.-
    .
    Yani,
    -Marifet, sürüklenen değil akarsuya yön veren taş olabilmektir.-
    Ağlamadan keyif, çileden zevk alabilmektir.
    .
    Kaldı ki,
    Her şeye sahip olmak, en büyük mutsuzluk kaynaklarından biridir.
    -Zenginlik cepte değil, kalptedir.-
    .
    -Niyet bir tohumdur kalbe ekilen.
    İyiyse gül biten, kötüyse diken.-
    Rastgele !..

    10.
    Ben, Annem ve Babam !...
    .
    Ya kimsesiz çocuklara atkı örerim,
    bere örerim kazak örerim yumuşacık anne sesinden.
    Ya da kuru bir dala yaprak olurum sıcacık anne nefesinden.
    .
    Salıncaklardan mutlu çocuk kahkahaları,
    Ağaçlardan kuş sesleri toplarım,
    Rüzgârla uçup gitmesinler diye.
    Çocuk yüreklerinde uyuyan masallar biriktiririm,
    Unutulup yitmesinler diye.
    .
    Yoktur çocuk olup da gökkuşağına kanmayan.
    Masal var mıdır içinde çocuk olmayan?
    .
    Varsa biz buna "Büyüklere Masallar" diyoruz.

    Annem...!
    Dört mevsim yediveren mor çiçekli bir daldı.
    Balkondaki ipe çamaşır sermek yerine,
    mahallemizin serçeleri okuyup kültürlensin diye şiirler asar,
    Kuşlara edebiyat öğretmenliği yapardı.
    .
    -Yüreği güzel olanın dili de güzeldir.-
    .
    Bilirsiniz...
    Anneler evlatlarını önce dokuz ay karnında, sonra da ömür boyu yüreğinde taşır.
    .
    Tüm anneler gibi annemin de
    Binlerce karatlık yüreği vardı.
    Ne zaman kardeşim balkondan sarksa,
    Ellerinden önce gözleriyle tutardı.
    Kardeşim ne zaman salıncaktan düşecek olsa önce başörtüsü uçardı.
    .
    -Elinin erişemediği yere yüreği yetişirdi.-
    (Zaten İnsan yüreği, en az bir tohum kadar cömert olmalıdır.)
    .
    Duaya durmuş annelerin,
    Avuç içlerinde hep çocukları vardır.
    -Annemin gülüşünü, merhem diye yıllarca sürdüm yüzümdeki acılara.-
    Ne çok acı biriktirirmiş annelerin dizleri.
    -Hiç kimse beni annem gibi sevmedi.-
    -Bütün sevgileri topladım, bir anne sevgisi etmedi.-
    -Herkes herkesi terkeder,
    Tek istisnası anneler.-
    .
    Aç parantez (Biri beni karnında, diğeri kalbinde taşıyan.
    İki kadını çok sevdim bu hayatta.
    Biri kan bağından, diğeri can bağından.
    .
    İnsan ömür boyu,
    Ana sırtına binerken duyduğu güveni,
    Ana kucağında meme emerken bulduğu huzuru arıyor.
    Bu açıdan,
    Dünyadaki bütün erkekleri toplasak bir anne etmez.)

    Siz hiç, hayal kırıklığına uğrayacağınızı bile bile,
    Her gece yüreğinizde yeşerttiğiniz binlerce umutla,
    Birini, pencere kenarına oturup kırk yıl bekleyecek kadar sevdiniz mi?
    .
    İşte o benim Babam...!
    .
    Dünya’yı omzunda taşıyan bir bilge adam;
    Gülünce yedi renk açardı yüzünde bahar,
    Lunaparka benzerdi benim babam.
    .
    Tomurcuklandığım dalımdı,
    Dağlara baş eğmeyen yanımdı,
    Gurbet kokardı, annemse memleket.
    .
    Bir tek onun sıcacık mutluluk dökülen ceplerinde, umut hangi çocuğun kapısını çalacak şıngırtısı arardım.
    Gerçi o inanmazdı benim çocukluk mucizelerime ama,
    Mahalleli çocuklara en güzel lolipopu, onun ayçiçeği gülüşlerinden yapardım.
    .
    -Babasız, insan kendini yoksul hissediyor.-
    .
    Bilir misiniz ?
    Babam,
    Yıllarca annemin ölürken ağzında yarım kalan naneli sakızını sakladı,
    Saç tarağına takılan üç beş saç tellini kokladı.
    .
    Anladım ki en güzel kokular üste değil, yüreğe siniyor.
    -Allah kimseyi sevdiklerinin kokusuna muhtaç etmesin !...-
    -Babam ağlayınca, çaresizliği öğrendim.-
    .
    Bana gelince,
    Babamın hastaneye yatarken dönünce alırım diye bıraktığı cüzdanını, ağızlığını, tespihini,
    Bir gün veririm umuduyla hâlâ yanımda taşırım.
    Kaldırmaya kıyamadığım,
    Koltukta asılı hırkasıyla sabah akşam selamlaşırım.
    Bakıp bakıp iç çektiğim o hırkanın yalnızlığı öyle bir oturur ki yüreğime,
    Bir sarılıp, bir vedalaşırım.
    .
    Aç parantez (Hayatımdaki bütün boşlukları doldurdum,
    Bir tek anne-baba boşluğunu dolduramadım.
    İki kez yıldırım düştü yüreğime, biri annem diğeri babam öldüğünde,
    Enkazlarını hâlâ kaldıramadım.
    .
    Omuzlarımda ağırlığı asılı kalan tabutlarının bir köşesine kıvrılıp yatmak istedim, kendimi sığdıramadım.
    .
    Hayatta en çok,
    Anne ve babamın üstüne,
    kürekle toprak atmak yaktı canımı.
    .
    Hayatta en çok,
    Anne ve babamın sesini duymayı
    Ve onlara tekrar dokunmayı özledim.
    Parantez içinde parantez (-İnsan özlediklerini, gözleri açıkken değil,
    gözleri kapalıyken görüyor.-)
    .
    Her yıl gözyaşı ekerim topraklarına,
    ruhumu mavi bir sızıya salar ölüm.
    Bilirim ki artık anasız babasız, boşluğa savrulmuş külüm.)

    Aşk ve Duygu Dünyam
    11.
    Yalnızlık !...
    İnsanın en kadim ve en sadık dostlarından biridir.
    -Kalbiniz çırılçıplaksa, yalnızsınızdır.-
    Yalnız insan, pamuk tarlasına konmuş zenci serçeye benzer.
    Esasen,
    -Yalnızlık mutsuzluktur.-
    -Üzerinde çizik dahi olmayan, bir beyaz kâğıttır.-
    .
    İnsanın kapısını hep geceleri vurur.
    Kapıyı açsanız da açmasanız da,
    Öteleyip içinize attığınız tüm dertlerle birlikte, gelir göz kapaklarınıza oturur.
    Baş yastıkta gece boyu tavandan mucize bekletir insana,
    Sadece sokup çıkartır buz gibi bitmeyen düşünceler denizine,
    Ne sarılıp ısıtır, ne de durulup uyutur.
    .
    Parantez içi (-Yüreğinizi sık sık ziyaret edin,
    En zoru yürek yalnızlığıdır.-
    Gerçi yalnızlıklar da altın günleri düzenliyorlar kendi aralarında ama.
    -İç dünyası yalnız olanın, dış dünyası kalabalık olmuş neye yarar.-)
    .
    Her neyse önceleri,
    Yalnızlığım beni hiç yalnız bırakmazdı.
    Her sabah uğurlar akşam karşılardı.
    Tek sorun,
    -İnsan yalnızlığına sarılamıyor ki.-

    -Bana ne zaman evleneceksin diye soranlar
    Evliliği, kafese kuş aramak sanıyorlar.-
    .
    -Sevgisiz bir gönül kuraktır.-
    -Sevgisiz kalmış bir gönül her daim kıştır.-
    .
    Misafir gelip de yatsın diye naftalinleyip bekletilen yorgan gibiydim, henüz kimse örtmemişti beni üstüne.
    Parantez içi( Ne olur Tanrım bu durumu hiç kimseye söyleme.)
    .
    Daha sonraları medeni durum,
    Bütün ıhlamurlar sen kokar, şekline evrildi.
    Şimdi sevmek zamanı,
    -Her aşkta bir hayır vardır- deyip aşk çağrıldı:
    .
    Ey aşk...!
    Bir mucize gerçekleştir şimdi
    Şapkandan bir kumru havalansın.
    Bana öyle büyük ki bu kalp,
    Gelsin yüreğime yuvalansın.
    .
    -Ki aşkta, yürekten gelmeyen yüreğe değmeyen her söz, lafügüzaftır.-
    Zira,
    -Yüreği, insanın bahçesidir.
    Bu bahçede yetişmeyen aşk, aşkın ya serabı ya da sahtesidir.-

    Aşk !...
    12.
    Aşk, herkesin bildiği sır,
    Bazen gerçek bazen yalan,
    Bazen bir asır, bazen bir an.
    .
    -Biliyorsunuz, yaşam cinsel yolla bulaşır.-
    -Hepimiz aşk annenin çocuğuyuz.-
    .
    -Aşk, sakin bir tanışma değil,
    Şiddetli bir çarpışma halidir.-
    İnsan şekerciye girmiş çocuğa döner, içine aşk girince.
    İnsan kendini sönmüş balon gibi hisseder,
    içinden aşk çıkınca.
    .
    Aşk, insanı bazen sevinçten deliye, bazen de üzüntüden ölüye döndürür.
    Aslında,
    -Aşk bir ölüm halidir.-
    -Ne zaman ki aşk biter,
    İşte o zaman insan hayatta olduğunu hatırlar.-
    Ya da,
    -Aşk, sürekli bir susuzluk halidir.-
    .
    -Aşk, kalpte barınır kalpte gizlenir,
    ve sadece gönül gözüyle izlenir.-
    Dolayısıyla,
    -Aşkın dili gözcedir.-
    Ve
    -Kalbe dokunmanın yolu gözceden geçer.-
    .
    Aç parantez (Aşk ve ölüm ikisi de kalpten vurur.-
    Gerçi,
    -İnsan, kırık kolla kırık bacakla yaşayamıyor ama,
    Kırık kalple yaşamayı öğreniyor önünde sonunda.-)
    .
    Ne ilk ne de son kabustu gördüğümüz,
    Yine de dağlara hiç baş eğmedik.
    Kana kana içip yaşarken öldüğümüz,
    Kızılcık şerbeti dolu bir kâseydik.
    Ne mezar taşı vardı, ne toprak ne de kemik,
    Kazma küreksiz nicelerini gömdüğümüz,
    İki yüreğimiz vardı, sırçadan incecik.
    .
    Yani biz birbirine sığınmış iki yürektik.
    Tek taşla duvar örülmez dedik, taşa sevgi ektik.
    Ve
    Güzeldir yardan gelen,
    Ondan gayrı ne varsa haram olsun
    Nazlı bir kaş çatışından evladır ölüm,
    Ondan gelirse belâm olsun dedik.
    .
    Biz buna “Bir bedende iki kişi, Aşk” diyoruz.
    -Aşk; su arayan ateştir.-
    Çünkü aşka ulaşmak için yangınlardan geçmek gerekir.
    .
    Ve -Aşk,
    İçi ateş dışı buz,
    Girer yanarsın, çıkar donarsın.
    Düşte gör, ateş mi yakar seni sen mi ateşi yakarsın.-
    .
    Ve yine -Aşk,
    Defter arasında bir tutam gül kokusu.-
    .
    Çooook büyüksün aşk...!
    .
    Ya olmasaydın,
    Nereden nefeslenirdi bu kimsesiz pencere?

    -Aşkta pazarlık edilmez,
    Çünkü aşk, hesap kitap bilmez.-
    13.
    -Seven ne boya, ne soya bakar.-
    -Her fani, en büyük yenilgisini ilk aşkında tadar.-
    .
    Kimileri, diriler şöyle dursun deyip,
    Çiçekleri bile ölülere alırken.
    -Bazılarının yüreğini eşsen, dört bir yanından sevgi çıkar.-
    .
    Yaşanmışlıklar ve kör yıllar,
    Ellerimizi yüzlerimizi tırnaklarıyla çentik çentik çizebilir, kırış kırış edebilir.
    Ama hiç yaşlanmaz gönül bahçelerimiz,
    Sevdiğine her zaman, yüreğinin teriyle büyüttüğü taptaze çiçekler verebilir.
    .
    -Ne mutlu sevenlere, sevilenlere.
    Sevdiğinin kucağını gül bahçesine çevirenlere.-
    -Zira gönül bahçesine baharı getiren de,
    götüren de yârdır.-
    .
    Parantez içi (Haydi...!
    Sevdiğinizi bir buket çiçekle şımartın güzel insanlar.
    -Bir çiçeğin, kimsenin kalbini kırdığı görülmemiştir.
    Ve bir yüreğin, bir şiiri öptüğü görülmüştür.-)
    .
    -85 yaşındaki kadın kocasına sordu:
    Bunca yıldan sonra, bana hâlâ şiir gibi güzel kadınsın diyebiliyor musun?
    .
    Adam sevdiğinin yüzüne şöyle bir bakıp cevapladı:
    .
    Şairi Yüce Rabbim olan bir şiir, nasıl çirkin olabilir ki?-

    Esasen tüm sevgiler, siyaha inat beyaz olmalı, kirletilmemeli.
    .
    Fakat ben kirlettim;
    Bütün hata benim,
    Önce gözlerine iman ettim,
    Sonra başkenti aşk olan bir ülkede halifeliğimi ilan ettim.
    Meğer bir serçenin umutsuz kanat çırpışlarıymış sevdam.
    Kıymet bilmez başka biri uğruna,
    Bataklıkta çırpına çırpına tükettim.
    .
    Aç parantez (Hey gidi insancık, sana verilen beyni kullanmakta ne diye cimrilik edersin.
    Yüreğindeki gemi seni beklerken, niçin başka limana gidersin.
    Oysa,
    -Birazcık sadakat,
    Kocaman kocaman sayılardan daha değerlidir.-
    -Tek bir kavuşmanın sevinci,
    Tüm vedaların toplam acısından daha büyüktür.-)
    .
    Yani...,
    -Benim aşktan yana metcezirlerim, yaralı şarkılarım çoktur.
    Anladım ki,
    -Aşık olmak değil aşık kalmak mühimdir.-
    .
    Eyy aşk...!
    Yüzüme vuran yağmur damlaları gibi kayıp gitme,
    Gözyaşlarımdan öp beni.
    .
    Aşık oldum, dünyaya vuruldum.
    Aşkım beni terketti, dünyaya darıldım.
    .
    Sonuçta AŞK İŞTE...!
    Sadece bir yanılsamadan ibaret.

    -Büyüdükçe Kirlendik,
    Büyüdükçe İnsanlığımız Küçüldü.-
    -Çocukken en korktuğum yaratık yılandı, şimdi ise insan.-
    14.
    Gerçekte biz,
    Darağacında simsiyah gölgeydik.
    İndirdik masmavi göğü yere,
    Toplayıp pırıl pırıl güneşi, ayı ve yıldızları
    Ama’ya gökkuşağı önerdik,
    Kara kara insanlara rengarenk güller verdik.
    Oysa güneşin saçları sarı sarı,
    -Çocukların maviydi arkadaşlıkları.-
    (Çıkarsız, ikirciksiz, tertemiz.)
    .
    -Gelişmek için bazı dalları kesmek gerek
    Çünkü gelişmek değildir büyümek.-
    Ve
    Her çocuk zamanla adam olur.
    Çocuk olmamak anlamına gelmez büyümek,
    Sadece reçel yanaklar kaybolur.
    Parantez içi (Aslında her yetişkin, yaralı bir çocuktur.-)
    .
    Neyse, büyüdük, çocukluğumuzu yedi kat yerin dibine gömdük.
    Parantez içi (İlk cinayetimiz.)
    Açtık pencereyi, içeri karanlık doluştu ve düş bitti.
    Yer açtıkça günahlarımıza,
    İçimizdeki o merhametli güzel çocuklar gitti.
    Şimdi alacakaranlık kuşağı,
    Büyümenin şeytanlığı çocuk masumiyetini mağlup etti.
    .
    Gerçi çocuk olursun bir emzik boyu yaşamadan kıyarlar.
    Balık olursun pul pul, çiçek olursun yaprak yaprak yolarlar.
    Serçe olursun kanatlarını kırarlar.
    Ah şu insanlar...!
    Cehenneme çevirdikleri bu cennet Dünyada her şeyi kendilerine yorarlar.

    Toplumsal Dejenerasyon, Kirli Kalabalıklar...!
    15.
    Doğanın yanında, insanın insadan bıkması da,
    Yanında huzur bulacağı bir insan bulması da,
    Çağımızın en büyük sorunudur.
    .
    -Büyük acıları küçük insanlar yaratır.-
    Küçük insanların hayat gemilerinin dümenini, öz benlikleri değil egoları yönetir.
    .
    Oysa,
    -Ego yönetimi bir sanattır.-
    Freni patlamış bir egonun direksiyonundaysanız,
    Sonunuz ya duvar ya uçurumdur.

    -Bozulmuş insan dışında, her şeyin tamiri mümkündür.-
    .
    Son zamanlarda;
    Utanır olduk insanlığımızdan,
    Başta sevgi olmak üzere her şey o kadar hızla kirlendi ki,
    Büyük meziyet en az kirlenerek yaşamak.
    .
    Samimiyet kıt, riya aldı başını gitti,
    Bazılarının bırak iki yüzünü, hiç yüzü yok, ara ki bulasın.
    Trend yaptı onursuzluğun dibi midesizlik,
    Her yer hasta bir düzen icin ruhunu satmış, egosunun esiri kara kara insanlarla doldu.
    Dünya işlerine dalıp kirlenmekten korkan
    temiz yürekli insanlar sanki buhar oldu.
    (Bazen ben de, hiç kimseye görünmemek için şeffaf olmak istiyorum.)

    -Bu arada, kötüler sayesinde iyileri, iyiler sayesinde kötüleri tanıdık.
    Çirkinliğin sadece fiziksel olmadığını,
    İyi insan olmak için cebin değil,
    Yüreğin dolu olması gerektiğini anladık.-
    .
    Ancak,
    Kötüler iyi görünmede ustalaştı.
    Kötülük zehir gibi kendine hep bir ev bulabildi.
    İyileri kötü, kötüleri iyi,
    Delileri dahi, dahileri deli gibi gören,
    Güçlüleri baş tacı eden bir toplum haline geldik.
    -Ki bir yerde kötülük yaygınsa,
    Onu görmezden gelen bir toplum var demektir.-

    Eskidi at yenisini al kültürü ilişkilere yansıdı.
    Bırakınız doğayı, diğer canlıları...
    İnsanlar bile kullanıp atmalık.
    Güçlülerin gözünde birer toz zerresi insan.
    Error verirse format atılacak hard disk,
    Canın isteyince açılacak cep uygulaması,
    Okuyunca kenara koyulacak kitap,
    Merdiven basamağı,
    Araştırma projesinde denek,
    Satranç tahtasında piyon,
    Ya kurşun asker, ya kukla...
    Beyinler kopya, kalpler kopya.
    .
    Beyinlerimiz hurdalığa döndürüldü,
    Zihinler sömürge, işgal altında.
    Pranga vurulan zihinlerimize atılan sis bombaları, gerçekleri görmemizi engelliyor.
    Sorgulamak sizin ne haddinize,
    ne düşerse bahtınıza deniyor.
    .
    Oysa,
    -Sadece insan yerine konulmak istedik, hepsi bu...!-
    Onlar ne yaptı?
    Yaralı bir serçe gibi ortada bıraktı.
    .
    Ruhuma işkence veriyor bu durum, buruşturulup çöpe atılan ambalaj kağıdı muamelesi görmekten fazlasıyla muzdaripim.
    .
    -İnsanlar mal değil,
    -İnsanlar baston değil.-
    -İnsan arada bir kendi olmayı da ihmal etmemeli.-

    Yani anlayacağınız arsız zamanlardayız
    Üzerimize konan sinekler bile,
    Ya kahrından, ya utancından ölür oldu.
    .
    Çıkar gözetmeyen bir insanlığı çok özleyeceğiz.
    İnsanlık kendi karanlığıyla yüzleşip, hesaplaşmalı artık.
    Mesela ben, insanlıktan umudumu yitirdikçe, tekrar tekrar bulmaya çalışıyorum.
    Ancak anladım ki,
    İnsanlığı, insanlardan çok çok uzaklara koymuşlar.
    .
    Beni hasta ediyor insanların bu sevgisizliği, anlayışsızlığı.
    Birileri alınmasın diye hep beyaz bayrakla dolaşmaktan yoruldum.
    -Bıktım usandım,
    Önden kucaklayan,
    Arkadan bıçaklayan,
    Dost görünümlü iki yüzlülerden.-
    -Bir ağaç gölgesinin dostluğunu,
    Bir insan gölgeliğine yeğler oldum.-
    .
    Anlayacağınız dibi görünmeyen bir bataklık bu sahte dünya,
    İnsan ne kadar sevebilir ki.
    .
    (Bu dünyanın insanı değilim ben, acemisiyim, yaşamayı beceremiyorum.)

    Sanal Alem ve Maddeci Toplum
    16.
    -Herkes birbirine akıl vere vere,
    Kimsede akıl kalmadı, akılsız bir toplum haline geldik.-
    -Suyun temizleyemediği tek şey, düşünce kirliliğidir.-
    .
    Aç parantez (Aklı gelgitlilerden değil,
    Zihni parazitlilerden korkmak gerek.)
    .
    Gerçekle yapayın savaşı başladı,
    Görünmeyenlerin görünenleri yönettiği bu sanal dünya, içi dahilerle dolu bir tımarhaneye döndü.
    .
    Sanal alemde yaşayan,
    En büyük silahın para olduğu,
    Teknoloji sayesinde, her şeyin yapaylaştığı, robotik zihinli bir topluma doğru gidiyoruz.
    Sanki görünmez bir el, insanları makineleşmiş, duygusuz hissiz robotlara dönüştürüyor.
    .
    Teknolojik konfor tavana, mutluluk tabana vurdu.
    Çünkü,
    -Teknolojinin en büyük eksiği, hissiyatı yok, maneviyatı yok.-
    .
    -Hayat dağınık, düzenli olması gerekmiyor diyen kuralsızların çağındayız.
    Hayatın neredeyse yüzde 80’i fake.
    Sosyal medyanın zehirlemediği bir çocuk yok.
    .
    Sanırsın gençler ayaklı apple mağazası.
    İlişkilerde insanın yerini telefon, televizyon, bilgisayar ekranları aldı.
    Ceplerin kapsama alanları genişlerken, kalplerin daraldı,
    Cep cebe iletişim her yeri sardı.
    Oysa biz;
    -Cam cama değil, can cana,
    Ekran sıcağını değil, insan sıcağını severiz.-
    .
    Bir kalbimizin olduğunu unuttuk,
    Duyguların önemi yok artık,
    -İnsani değerlerimizi soydular, çırılçıplak kaldık.-
    .
    Vicdanımız erozyona uğradı, merhamet duygumuzu yitirdik.
    Merhamet şemsiyesini sadece kendimize tutar olduk, başkalarını unuttuk.
    Parantez içi (Oysa insanlık, üzerimizdeki kıyafetten değil, yüreğimizdeki merhametten doğar.-)
    .
    Başarı ya da başarısızlık,
    Parayla pulla, maddiyatla ölçülür oldu.
    Madde egemen bir toplum düzenine geçtik.
    Para güç, parasızlık güçsüzlük sayılıyor.
    .
    Halbuki önemli olan,
    -Hayattaki başarın nedir diye sorduklarında,
    İnsan olmayı başardım diyebilmektir.-
    .
    Dolayısıyla son zamanların sorusu şu;
    Çok güzel, çok zeki, çok zengin olabilirsin,
    İnsan olmayı becerebildin mi peki?
    Eminim, çoğumuz insan olma dersinden sınıfta kalırız.
    .
    Hayatta kalmayı paraya bağladığımız için
    Paraya pula insanlığımızı satar, İlişkilerimizi maddiyat üzerine kurar hale geldik.
    (Laf aramızda,
    -Bir gün yakalarsam, paraya, benden neden hep kaçtığını sorucam.-)
    Oysa,
    -İnsan maddiyat için değil, maddiyat insan için vardır.-
    -İnsaniyet servetle, cüzdanla ölçülmez.
    Yürekle, vicdanla ölçülür.-
    .
    Aç parantez (Gerçi bazı vicdanların son kullanma tarihleri çoktaaan geçmiş.
    .
    Herseye rağmen siz iyi insan olun,
    Sıkı sıkı tembihleyin kalbinize,
    Vicdansız, sevgisiz ve umutsuz olma diye.
    .
    -Diliniz susabilir ama vicdanınız sakın susmasın.
    Unutmayın, konuşan vicdan susan vicdandan huzurludur.-
    -Sahibine, suçlu sensin diyebilen vicdan özgürdür.-
    .
    Onur, şeref, haysiyet, erdem ve merhamet para ve diplomadan daha değerlidir.
    (Mesela ben:
    Yat kat, mal mülk, şan şöhret istemiyorum
    sımsıcak bir kalp yeter bana.)

    -Kan ve gözyaşıyla yazılmış ne çok şiirimiz var.-
    17.
    Savaş, Ölüm ve Zulüm
    .
    -İnsanoğlunun en büyük savaşı aklıyla yüreği arasında olandır.-
    .
    Yok mudur bu savaşın insan öldürmeyeni?
    .
    Oysa çocukken,
    Savaşın başına barış ören,
    Tüm mermileri çiçeğe çeviren,
    Düşmana kurşun yerine gül veren
    neferlerim vardı benim.
    En güzel ben yenilirdim,
    Mağlubiyetle sonuçlanan zaferlerim vardı benim.
    .
    Parantez içi (Sadece kazandıkları değil bazen de kaybettikleridir insana kazandıran.)
    .
    Yarattıkları cehennemde yanıyor,
    Savaşlarda anası ağlayanların çocukları.
    Yarattıkları cennette oynuyor,
    Savaşlara silah sağlayanların çocukları.
    .
    Biz buna "Adaletin bu mu Dünya" diyoruz.
    .
    Zulmün esiri hayatı sırtlayan kimliksiz çocuklar;
    Paraları yok, ama ne çok yaraları var,
    Sanki bedenlerinde kiracı bütün acılar.
    .
    Mesela bazıları yaralı kuşağın çocukları olarak Dünya'ya geldiler.
    Üzerlerine yağmurdan çok mermi yağdı,
    Yaralarından çok etrafları sarıldı,
    Yaralarından çok kimlikleri soruldu,
    Ateşi sadece cehennem ateşi olarak bildiler.
    Yaralarından soyunamadan öldüler.
    .
    Aç parantez (Bir yanda yaralarını umutla pansuman edenler.
    Diğer yanda umudu vuran hain eller.
    .
    -Ölülerin hiç kimsesi yok Anne...!-
    .
    -Ölüm, sonsuzluğun gel gel sesine kanmaktır.-
    .
    Ki ölüm acıların en paslısıdır.
    Çocuk, ölümlerin en yaslısıdır.
    Özlem, uykuların en seslisidir.
    .
    Parantez içi (Uyku ölümün kuzeni de olsa,
    Acılar hiç uyumaz.)
    .
    Ah şimdi beyaz kanatlı bir
    güvercin olacaktım ki.

    18.
    -Özgürlük;
    Karanlığa karşı aydınlık kıvılcımını çakmaktır.
    Biraz tabuları yıkmak, biraz da yoldan çıkmaktır.-
    .
    Karanlıklar yansın dedim...
    Başını maviye yaslayınca gece,
    aydınlığa yasak koydular.
    Saçları bukleli, gözleri kavun içi
    bir güneş çizdim dağın doruğuna,
    Daha doğmadan vurdular.
    .
    Kafeslerde yüreklerini bıraktırdı kuşlara
    karanlıklarda büyüttüğümüz zulüm.
    Gökyüzünü maviye boyadı diye, nice fidanları darağaçlarında vurdu ölüm.
    Ve avuçlarımızda sadece dikeni kaldı,
    efendilerin elimizden aldığı gülün.
    .
    Yüreğimi dikenli teller yerine hep çiçekler sardı,
    Yangınları dışında, ne topu tüfeği vardı, ne de kimseye bıçakla daldı.
    Yine de onmaz yaralar açtı hayat, çoktur yarası yüreğimin.
    Neler gördü bu yorgun gözlerim esirlerin mahzun bakışlarında,
    Takılı kaldı tel örgülerde, yoktur yarısı yüreğimin
    .
    Çatlaklarımdan sızıyorum,
    kanaması sürüyor hala yaralarımın.

    Suriye ve Filistin’e Dokundurma
    19.
    Bilmezsiniz...!
    Parantez içi (Belki de bilirsiniz.)
    .
    İnsan ne kedi kanında, ne de kendi gözyaşında yüzme öğrenemez.
    .
    Bizim harabeye dönmüş kentlerimizde,
    Balıkçı ağlarında yaşanan can pazarı misali,
    Her gün can pazarları yaşanır,
    Ölüm koroları hiç susmaz.
    Kese kağıdı değildir patlayan,
    Metal kuşlardan bombalar yağar
    Göğümüzde serçeler uçmaz.
    Demir leblebiler gezinir içimizde,
    Kan göllerimizde nilüferler açmaz.
    Biz her şeyimizden vazgeçeriz de
    ölüm bizden hiç geçmez.
    .
    -Her şey eksilir de,
    Bir tek ölüm eksilmez evimizden
    Tüm sevdiklerimizi, birer birer alır elimizden.-
    .
    Parantez içi (Ki ölümün aldığını geri verdiği hiç görülmemiştir.
    .
    Oysa enkazda bile güller açardı yeniden,
    Tutulsaydı mis kokulu bir bebeğin ellerinden.
    Bu arada,
    -Hangi çiçek bir bebek kadar güzel kokabilir ki.-)

    -Ne kadar özgür yaşarsa insan,
    o kadar özgür ölür.-
    -Zafer, inadına ışığa koşanlarındır.-
    20.
    Filistinde:
    -Bir asker bir çocuğu düşlerinden vuruyordu.
    Bir çocuk gördüm düşlerini suluyordu.-
    .
    Özgürlük şarkısı söyleyen Filistin Halkına
    Kurşun yağdıran askere çağrımdır:
    Kurşun bir çocuğun cesaretini ne kadar kırabilir ki.
    Kurşun, bir çocuğu düşlerinden ne kadar vurabilir ki.
    Hangi çocuk sapanıyla bir askeri öldürebilir ki.
    .
    Bazen ağlamaktan başka
    hiçbir şey gelmez insanın elinden.
    -Ne barışçıl, ne yüce bir eylemdir ağlamak.
    Kırmadan dökmeden, gözyaşıyla yara sarmak.-
    .
    Çok şey anlatır bir damla gözyaşı.
    -Gözyaşı yüreğin dolup taşmasıdır.-
    Ağla ki Dünya arınsın,
    Silme gözyaşını bırak aksın çocuk.
    Belki böyle deniz oluruz, deryada köpük.
    .
    Umudum...!
    Bir dilim yaşamayı güvercin payı bölüşenler.
    Bir gün bize kardeşçe yaşamayı öğretecekler

    Doğa...!
    -HER köşesinden HER çatlağından HAYAT fışkıran toprağa beton eken insanoğlu,
    Ne biçmeyi bekler ki?-
    .
    Beton ormanlarında sevgi biter mi ki?
    21.
    Yol kenarında, garipçe bir güldü:
    Her sulayana çiçek açtı,
    Her okşayana koku saçtı.
    Biz ne yaptık?
    Ya işimiz bitince unuttuk,
    Ya da yolup,
    Defter arasında kuruttuk.
    Öldü...!
    .
    -Gül,
    Ne dalını kırandan,
    Ne çiçeğini derenden esirger kokusunu.-
    -Zehir ektiğin topraktan çiçek bekleme.-
    .
    İçimde bir nehir,
    İçinden kelebek kanatlı filler geçiyordu.
    Sıkı sıkı suya sarılmıştı ateş son bir umutla,
    Güneş eğilmiş su içiyordu.
    Ağa yakalanmayan balıklar,
    Can pazarından kurtulmanın sevinciyle
    bulutların üstünde uçuyordu.
    .
    Gül de sevinir kokarken !..
    Su da yorulur akarken !...
    .
    Hele bir de doğduğundan beri uyumamışsa,
    Başını taştan taşa vurmuşsa.
    .
    (Nehir: Dünyanın en uzun sürüngeni.)
    .
    Buzullar...
    Taş gibi dururken kalptekiler,
    Damla damla eriyor kutuptakiler.
    .
    Biz buna "Küresel Isınma" diyoruz.
    .
    Demek ki
    Su da ağlar !... ateşi düşsün diye.
    Yağmur niye yağar !... insanoğlunun acısına dayanamaz bulutlar.
    .
    Bu arada, benim de yangınlarımı söndürmek için, çok uğraştı yağmurlar.
    .
    Aç parantez (-Yağmur,
    Bulutların düşürdüğü umut kırıntılarıdır.
    Bulutların damla damla bize yazdığı mektuptur.-)

    -Yeterince kirlettik yeryüzünü,
    Haydi artık gökyüzüne gidelim.
    Çağımız uzay çağı,
    Bir de oranın içine edelim.-
    -Yağmur damlaları ve kar taneleri, ne olur, aklınız varsa yeryüzüne düşmeyin, kirlenirsiniz...!-
    22.
    Doğayı kirletmek insanoğlunun işi.
    Şahsen ben, doğayı çöp atarak kirleten bir hayvan görmedim.
    Aç parantez (Şiir yazarak kirleten şair de görmedim.
    Siz hiç kıyıya vurmuş şiir gördünüz mü?)
    .
    En büyük meziyetimiz,
    Güzel ne varsa canına okumak.
    Oysa,
    Ne rüzgâr eseceğim, ne yağmur yağacağım, ne güneş doğacağım
    Ne serçe uçacağım, ne de çiçek açacağım
    diye bizden izin almaz.
    Çünkü aksi kâinatın yaradılış düzenine uymaz.
    Biliriz ki,
    -Gülün gölgesi kokmaz.
    -İçi dışı karanlık olanın, yaşamında renk olmaz.-
    .
    -Plastik insanlar, düşen yağmur damlasının acısını hissetmez.
    Ağaçkakan darbesi yiyen ağacın çığlığını duymaz.
    Plastik insanların dalına kuş konmaz, yüreğine serçe yuva kurmaz.-

    Ateşe tapmayan heykeller yaptım sudan,
    Hepsi de deniz ruhlular.
    Bu devran böyle sürüp gitmez,
    Sonsuz değildir uçurumun da dibi var. - Su ve Dinozorlar Tarihi.
    .
    Gün gelir şafak sökemez kör düğümünü.

    -Yüzüstü yere düşmenin acısını, en iyi, bir dalından kopan yapraklar, bir de çocuklar bilir.-
    .
    Ve hep yaprakların hüzününü taşır
    Mevsimlerin şairi sonbahar.
    .
    Bir gün saat intiharı çeyrek geçer,
    Ve asi bir konar göçer olur dalında her yaprak.
    Sarı sıcak bir Eylül'de kucak açar toprak.
    Sarılıp bir güz yeline yeni yurduna göçer yaprak.
    -Ki ben, dökülen yapraklarda hüzünlü bir eylül uykusuyum.-
    .
    Ne ağaç söyleyebilir dalından düşen yaprağına, bir daha yeşeremeyeceğini.
    Ne de kuş söyleyebilir kanadından kopan tüyüne, bir daha uçamayacağını.
    .
    Hani nerde, bana alkış tutan yapraklar?
    Bir yandan çöpçüler silip süpürür, bir yandan rüzgar.
    Oysa yapraklar yerdeyken çok daha güzeldir yollar.
    .
    Parantez içi (Yapraklar neden serçeler ve çocuklar gibi tez canlı telaşlıdır, onlara benzer?
    Hep merak ederim.)

    -Yüreksiz bir avcının yüreğimde açtığı yara:
    Yine yerde kuş tüyleri gördüm,
    yazık değil mi kuşlara?-
    .
    Hani nerde en çok sevdiğim kuşlar?
    ‘Bir taşla iki kuş vurmak.’ mış...!
    Ne istiyorsunuz kuşlardan?
    .
    Aahhh şimdi serçelerin doluştuğu bir çınar olacaktım ki.
    Dallarım kuşlara vatan, yapraklarım karıncalara yorgan.
    .
    Çocuklar ve Kuşlar; biri göğün yaramazı, biri yerin.
    Beton ormanı kentlerinizde,
    -Camlara vuran çocuk seslerinden eser yok artık.-
    .
    Göğü bilmeyen serçe, deniz değmeyen balık, sokakta oynamayan şarkı söylemeyen çocuk mu olur?
    .
    Dünyanın en güzel iki dilinde:
    Bir kuş bir çocuğa şarkı söylüyordu “kuşça.”
    Bir çocuk bir kuşa eşlik ediyordu “çocukça”.
    .
    Göğe inancını yitirmesin kuşlar, mülkünü kirletmeyin, ağaçları kanatmayın !...
    Bir umuttur serçe sesi, simsiyah bulutların çöreklendiği gökyüzünde.
    Beton ormanlar yaratarak,
    Gökyüzü çocuklarına konacak dal aratmayın !...
    Balıkları deniz manzarasız bırakmayın !...
    Mavisini yok edip martıları ağlatmayın !...
    .
    Kuru bir dala gözyaşı olun,
    Ama, yeşile düşman bahçıvan olmayın.
    Elveda diyeceğiz Dünyaya böyle giderse,
    Doğanın dilini anlayın, doğaya kıymayın !...
    .
    Parantez içi (Mesela İstanbul’un ihtişamından bihaber yüreği kirliler,
    İstanbul’u önce Boğaz’ından yaraladılar.)
    .
    Velhasıl,
    Yeryüzü ona tecavüz edilmek için yaratılmadı.
    Eyy zehir ekip çiçek bekleyen freni patlak buldozerler,
    Yeryüzünü üzmeyin...!

    -İnancı bitenin umudu da biter.-
    -İnanmak, kalbin işidir zihnin değil.-
    -Umut her zaman vardır,
    Kimsem yok diyenler, beş vakit çağrıyı unutanlardır.-
    23.
    Güneş herkese aynı parlar,
    Biz öyle sandık.
    Cennetten bizi kovdular,
    Çünkü adaletli ölüm yerine,
    Yaşam yalanına inandık.
    .
    Geçmiş ola...!

    Dua
    .
    Yüce Yaradan mucize bedenlerimizi,
    O insanüstü dâhiyane zekasıyla yaratmış, ilahi sevgisiyle donatmış.
    İçimize, her saniye belli bir düzen içinde çalışan sayısız evren koymuş,
    Bu evrenlerin krallığını da her atışında Allah diyen,
    İlahi zamanlama dolmadan durmayacak olan kalbimizde kurmuş.
    .
    Yani kâinatta bizleri dizlerinin üzerine çöktürüp şükrettirecek o kadar çok şey var ki.

    Öyleyse duasız şiir mi olur !...
    .
    Aç parantez (Ancak, şayet inanıyorsan,
    Allah, gelişi güzel dile dolanacak, ağızda sakız edilecek bir kelime değildir.
    O’ndan alelâde birinden bahseder gibi bahsedilmez.
    Manava sipariş verir gibi,
    Tarkan’dan şarkı ister gibi dua edilmez.)
    .
    Dua ki gönüllere umut eken,
    Huzur veren yürekteki derinlik.
    Samimi bir sığınış, iç döküş, boyun büküş,
    Dertlere en büyük teselli,
    Acz içindeki ruhlara en büyük serinlik.
    .
    Dünyanın kirini yıkamak için,
    Ne çokça yağmura, ne doluya ne de kara.
    Ne Cennette özel kontenjan peşinde koşanlara,
    Ne de laboratuarda mikroskopla tanrı arayanlara,
    Sadece fikren ve fiziken özgür,
    Düşünen, akıl yürüten, inançlı ve vicdanlı insanlara ihtiyaç var.
    .
    Duaya durmuş ağaçlar misali açtım ellerimi göğe,
    Büktüm boynumu, kurdum saati umuda;
    Ki umut varsa, bu kadar karamsarlığa da gerek yok.
    Zira,
    -Sizi Yaradan sizi yarı yolda bırakmaz.-
    .
    “Allahım !...
    Başta insanlık olmak üzere, canlılar aleminin zararına olacak her şeyi defet gitsin !...
    Katıla katıla gülsün,
    Tıka basa doysun çocuklar,
    Ölüm onları hep teğet geçsin !...”

    Ve Yaşamın Son Evresi
    -Gün gelir, ömür ağacının dalları da yaprak döker.-
    Bunun için,
    -Ne Yaradan’a küsülür, ne Yaradan’dan umut kesilir.-
    24.
    Esasen,
    -Hayat, çoğu zaman döküntü toplamakla geçen, köşe bucak bir yolculuktur.-
    .
    -Hayatı sana kim verdiyse ölümünü de o verecektir.-
    Zaten herkes doğumla birlikte içinde bir ölüm tohumu taşır.
    .
    Ve her insan önce çocukluğunun,
    sonra gençliğinin katili,
    Yaşlılığının ise kurbanı olur.
    .
    -Zaman her şeyi çalar insandan,
    Kendisi gider sen durursun.
    Ve hayat insanı perte çıkarır,
    Ölüme alışmak için sürekli uyursun.
    .
    İnsanoğludur zamanın geçip gittiğinden şikayet eden.
    Oysa zaman değil kendisidir bu hayattan geçip giden.
    Zira,
    -Zaman geçip gitmek için, hiç kimseden izin istemez.-

    Yaşlanmak kötü şey evlat...!
    Yaş ilerledikçe ot bürümüş,
    Bakımsız meçhul mezarlar gibidir yüreğin,
    Daha yaşarken bayramdan bayrama hatırlanan ölülere dönersin.
    Artık üvey evlatsın bu Dünyada
    Herkesin gözüne batarsın teli çıkmış şemsiye misali,
    Yedi sülalen yük sayar seni
    Yatalak olup altına kaçırırsın,
    Takma dişlerini unutursun bardakta
    Torunlarından bir güzel dayak yersin.
    .
    Her an dört gözle ölümü beklersin.
    Derin bir yutkunma, derin bir iç çekiş, ah edişle şöyle bir maziye bakar,
    Tanrım ne olur nefes alma yükünden kurtar beni...!
    Nerde kaldı bu ecel dersin.
    Çünkü,
    -Bazen huzura kapı açan, düğün merasimi değil ölüm merasimidir.-
    Zira,
    -Huzur sadece ölüler içindir.-
    Ki aynı zamanda,
    -Huzur, gönlün gelincik tarlasıdır.-
    Ya da,
    Kucağınızda derin derin uyuyan bir kedidir.
    .
    Artık toprak seni değil, vücudunla toprağı sen beslersin,
    .
    Böylece parantez kapanır.
    Ama bu şiirin parantezi kapanmaz.
    .
    Aç parantez (Şayet bir toplum yaşlıları ile bağını keserse, ki biz buna ‘Kendi bindiği dalı kesme.’ diyoruz.
    Ve onlara yeterince sevgi, saygı, ilgi ve alaka bekliyoruz.)
    .
    Merhamet;
    Bir toplumun en büyük güvencesidir.
    -İnsanın gönül bahçesindeki en güzel çiçeği ihtiyacı olana vermesidir.-
    Ne de çok yakışır insana,
    Bir canın tüm canları sevmesidir.
    .
    Lütfen merhameti trend yapın.
    İyilikte, güzellikte, hoşgörüde yarış tutun.
    .
    -Ne kadar verirsen o kadar hak edersin.-
    .
    -Vicdan kararlarında ekseriyet aramaz.-
    .
    ..
    ...
    (Not: Ünlü ak saçlı bilge, feylesof ve şair Tahsin Özmen’in dedi ki;
    Bu şiir biraz da,
    Felsefe yapma, haikulama
    Ve aforizma patlatma gazıyla yazılmıştır.
    .
    Parantez içinde parantez (Ne yazsam tutar acaba düşüncesiyle değil.)
    .
    Unutmayın...!
    Bazı sözler altın şıngırtısı gibi hoştur.
    Bazı sözler teneke tıngırtısı gibi boştur.)

    2014

    *Düşünmek Yaşamın Pasını Silmektir, Karina Yayınevi, Ank
  • 434 syf.
    ·Beğendi
    Dili çok güzel, sade ve akıcı. Altı çizilecek ve alıntı yapılabilecek yığınla satır dolu bir kitap. Şahsen ben okumaktan büyük keyif aldım, yaşamın her alanından izler buldum. Hiç bitmesin istediğim “Bir Delinin Senfonik Dokundurmaları” isimli şiirini aşağıya alıyorum.

    -Duygusal Açlık
    -Ne olur,
    Beni yalnızca çicek açtığımda sevme...!
    1.
    Sevgi !...
    .
    -Mutluluğu aramaktan,
    İnsanların mutlu olmaya hiç vakitleri yok,.-
    .
    -Her güleni mutlu mu sanırsınız?-
    -Ne her güleni mutu,
    Ne de her ağlayanı dertli sanmayın.-
    .
    Her yer mutsuz kadınlarla mutsuz adamların,
    Umutsuz evlilikleriyle doldu.
    .
    Aç parantez (Evliliği pişmanlık müessesesi haline getirdik, bravo bize...(!))
    .
    Sevgiler tadımlık, dakikada bir renk değiştirir, poz verir gibi anlık oldu.
    .
    -Ömürlük sevgilere hasretiz.-
    .
    Herkes sevilmek istiyor,
    (Halbuki sevilmenin birinci koşulu sevmektir.)
    Ve hiç kimsenin kendinden başkasını sevesi yok.
    Bu gidişle de hep kendimizi seveceğiz.
    -Duygusal açlık, doygusal açlık sorununun önüne geçti.-
    Ne savaştan, ne hastalıktan, ne de afetten,
    Yapayalnız sevgisizlikten öleceğiz.
    .
    Oysa,
    -Sevgi yaradılışın hamuru, varoluşun kaynağıdır.-
    -İnsan olmak sevmekle başlar.-
    Kıblesi sevgi olanın, mutluluk elinin altındadır,
    Sadece uzanıp alması yeter.
    .
    Lütfen,
    Zengin fakir, genç yaşlı demeden,
    Dil, din, ırk cinsiyet farkı gözetmeden,
    Tüm insanları ve diğer canlıları
    Yormadan, kırmadan dökmeden,
    Şartsız şurtsuz, yalansız dolansız,
    Nedensiz nasılsız bir sevgiyle sevin.
    .
    Dünyada sahtesi en çok üretilen şeylerden biri haline geldi sevgi.
    Bu nedenle, sevginiz yapay olmasın, içten olsun, gerçek olsun,
    Yirmi dört ayar altın gibi saf olsun.
    Hiç kimse yarım yamalak bir sevgiyi hak etmez.
    .
    -Sevgiyi sömürüyle karıştırmayın,
    Sevgiyi sömürüye dönüştürmeyin
    Sevgiyi kaybedersiniz.-
    .
    Cüzdanlara kilo verdirmek için sevmeyin.
    -Sevgi ait olmaktır, sahip olmak değil.-
    Sevecekseniz güzel sevin.
    Sevdiğinizin sadece elinden değil, yüreğinden de tutun.
    Sadece ağzından çıkanı değil, yürek dilini de anlayın.
    Sadece göz ile el ile değil, ruhen de kalben de sevin.
    Çünkü...
    -Yürekte demlenmemiş sevgi hamdır.-
    .
    Hatta biraz sevginizin dozunu kaçırın:
    Sevdiğinizi boğmadan, sevdiğinizde boğulmadan,
    Nefesiniz kesilinceye kadar sevin.
    Mesela ben sarılınca kemiklerimin ısınacağı bir sevgi istiyorum.
    .
    -Bu Dünya’nın, en çok sevgiye ihtiyacı var.-
    .
    Zira cehenneme çevirdiğimiz yeryüzüne, cenneti getirecek yegâne güç sevgidir.
    Örneğin bir kadını sınırsız ve koşulsuz sevin, Dünyanızı cennete çevirsin.
    .
    -Yürek yarasına sürülen en iyi ilaç, sevgidir.-
    -İnsan yüreği sevildikçe çocuksulaşır.-
    .
    Şımaracak kimsesi olmayanların şımartacak kimsesi olun...!
    Mutluluk ancak öyle bulaşır.

    Gönül bağı için ne gözün görmesi, ne de elin değmesi,
    Sadece yüreğin sevmesi yeter.
    .
    Aç parantez (Başta insanlar olmak üzere,
    Yağan yağmura esen yele,
    Yanan ateşe, doğan güneşe,
    Daldaki yaprağa, açan çiçeğe,
    Uçan kuşa, börtü böceğe,
    Koyuna kuzuya, kediye köpeğe,
    Havaya suya toprağa teşekkür edin,
    tebessüm edin, selam verin.
    Teşekkürü günlük yaşamınızın
    bir parçası haline getirin.)
    .
    Bu arada (Bir insanı diğerine aşık edecek, sevdirecek, ne siyasi ne de iktisadi bir rejim henüz icat edilmedi.
    .
    Sevgiyi alış veriş zannedenler bilmelidir ki
    Sevgi hesaplanamaz, ölçülemez.
    Mesela ben hiç yarım kilo sevmedim.
    .
    Çiçekle arının ilişkisine de benzemez.
    Sevgi, bir defalık durağan bir his değildir,
    Geliştirip büyütmek, soldurup kurutmamak
    Özenle koruyup kollamak,
    besleyip sulamak gerekir.)

    Kadın...!
    2.
    Bir şeyi güzel ve özel yapan;
    O şeye, bir kadın elinin, gözünün veya yüreğinin değmesidir.
    Çünkü güzel şeyler güzel kalplerde filizlenir.
    .
    Eğer,
    Bir kadın seviliyorsa mutluysa,
    O kadar güzel ve içten güler ki,
    Sanırsın gözbebeklerinden serçe sürüleri geçiyor.
    .
    Ben önemli olanın, bir kadının yüzünü değil, yüreğini güldürmek olduğunu anladım.
    Ve bugüne kadar, bir insanın kalbine girmekten daha güzel bir yer bulamadım.
    Parantez içi (Girmeyi başarabilirseniz, dünyanın en güzel yeridir bir insanın yüreği.)
    .
    Size bi’şey söyleyeyim mi?
    -Erkekler bu dünyanın beyni, kadınlar kalbidir.
    Dolayısıyla,
    Erkek aklen, kadın ruhen huzurluysa mutlu olur.
    Çünkü,
    Kadınlar mutluluğu ruhi, erkekler akli doyumda bulur.-

    Kadına Şiddet...!
    Bu bataklığın suyu da çamuru da;
    -Her şeye hakkı/m var koca zihniyeti ile
    -Namus etiketini sadece kadınların alnına yapıştıran zihniyetten gelir.
    3.
    Erkek egemenler,
    Kadını toprak gibi gördüler,
    İliklerine kadar sömürdüler.
    .
    Asırlardır Kadın...!
    Bazı erkekler tarafından rahatlatma aracı, kendilerinin duygusal işçisi,
    Evlerinin bekçisi, toplumum günah keçisi olarak görülüyor.
    .
    Yaratılan öfke, nefret ve korku ortamında,
    Kadınlara esaret yaşamı sürdürülüyor.
    Kadınlar dövülüyor, sövülüyor, kovuluyor, ya da vurulup öldürülüyor.
    .
    Sadece fiziksel şiddetle değil,
    Zihinsel ve duygusal istismarla
    defalarca bıçaklanmalarına rağmen,
    Yaralarını gösteremiyor kadınlar,
    Ruhen yıkık bir harabeye döndürülüyor.
    .
    -Bir kadın için en acısı,
    Sevdiği adamın, eli bıçaklı katili çıkması.-
    .
    Çoğu kadın kendini,
    Hep yakalanmak istenen bir kuş gibi hissediyor.
    Oysa kafeslere göre degil kadın,
    En az erkek kadar özgürlüğü hakkediyor.
    .
    Aç parantez (Kaldı ki evlilik bir kafeste esir hayatı yaşamak değildir.
    Evlendik diye, başımza heykel dikmiyoruz,
    Kadını erkeğe, erkeği kadına köle etmiyoruz.
    .
    Ancak evli bir kadın veya erkeğin bekar gibi davranma hakkı olmadığını da biliyoruz.)

    Ahh adam olamamış erkekler...!
    4.
    Hasta zihinli bazıları, şiddetin vücut bulmuş hali, adeta ayaklı cehennem.
    .
    -Dikili taş gibi duygusuz.-
    .
    Parantez içi (Adam değilsen hiç fark etmez,
    Ha cahil ha alim olmuşsun.
    Eşeğin sırtına ha kitap ha saman çuvalı
    koymuşsun.)
    -İnsanın oluşu değil duruşu mühimdir.-
    .
    -Bize en yakın olanlar, en keskin bıçağı elinde tutanlar.-
    .
    Papatya yürekli adama (!)...
    (seviyor/sevmiyor)
    Karnını yurt bileceksin, memesinden süt emeceksin.
    Kucağında ağlamayı keseceksin, aşık olup kalbine gireceksin.
    İşine gelince seveceksin,
    Gelmeyince ya dövecek ya kovacak ya da vuracaksın.
    Seni seven bir kadının eli kanlı katili olacaksın,
    O senin saçının teline kıyamazken,
    Sen onun canına kıyacaksın.
    .
    Sözde en çok anneleri seveceksin,
    Lakin en çok annelere söveceksin.
    .
    Hayalleri peşinde koşmaktan başka,
    Ne yaptı size bu şiddet uyguladığınız kadınlar?
    .
    Yapma !..,
    Bu vahşete “Kadına Şiddet" diyoruz biz.
    Yapma !...
    Sen ne zaman Adam olacaksın?
    .
    Zorbalık üzerine hayat inşa edilmez.
    -Kadın, erkeğin satranç taşı değildir.-
    Zorla ne nefret ettirebilirsin ne de sevdirebilirsin.
    -Bir kadının cennetine havlayarak girilmez.-
    (Ki havlamak korkutmak, kükremek korumaktır.)
    .
    -Kadın kimsenin cinsel objesi, duygusal işçisi değildir.-
    .
    Kadını stres topu, mutfak robotu olarak görme,
    Onlara köle muamelesi, esir muamelesi, kullanışsız amele muamelesi çekme !...
    .
    Hiç bir anne babayı, kızlarını katillerine kendi elleriyle veren anne baba durumuna düşürme.
    .
    Be Adam (!)
    -Sevgiyi yanlış öğrenmişsin,
    Sevgi acı çekmek de çektirmek de değildir.-
    Kaldı ki,
    -Kadın dövülmek için değil,
    Sevilmek için yaratılmıştır.-
    .
    Güle kurşun sıkılır mı?
    Güle dikenleri var diye kızılır mı?
    .
    Sevdiğin kadın için cenneti yeryüzüne getireceğine,
    Ayaklarının altına cennet serili kadına,
    Cehennemi yaşatıyorsun.
    -Hiç bir kadın cenneti bulmak için, erkeğin cehennemine katlanmak zorunda değildir.-
    .
    Bil ki..,
    Ne kara kalemle gökkuşağı çizilebilir.
    Ne de senin gibi,
    Avı için ağlayan ucuz ruhlu timsahın gözyaşları içilebilir.
    .
    Kimseyi yalandan sevme !...
    Seveceksen adam gibi sev,
    Adam gibi sevmeyi beceremiyorsan sevme !...

    Yalan demişken,
    (Aslında yalancıda gerçek aramak, zaman kaybıdır.
    -Yalan önce herkesi kendine inandırır.
    Sonra gürültüsüyle hakikati uyandırır.-
    Ve her zaman kendine bir ortak bulur.
    Oysa gerçeğin şahide ihtiyacı yoktur,
    Tek başına hep ayakta durur.
    Tek bir gerçek, tüm inkârları yıkmaya yeter.
    Onu arayanla er ya da geç buluşur.)
    .
    Bu arada (Hiç sevmem kötü hikayesi olan yerleri;
    Adliyeleri,
    Hapishaneleri,
    Hastaneleri.)
    .
    Bazıları seçimlerini sahiplenmeyişinin adına kötü kader diyor. (!)
    .
    Yani diyeceğim şudur ki;
    -Yamuk bir kişilik, doğru bir hayat yaşatmaz insana.-
    .
    Bir yürek:
    Kin, kibir, nefret ve hasetle kirlenir.
    Sevgi, vicdan ve merhametle temizlenir.
    .
    Aç parantez (Her insan içindeki kafeste bir vahşi besler.
    Bunların bazıları evcilleştirilemediği için dişisinin canına kıyan adi bir caniye döner.
    Her yer egoistle, mazoşistle, sadistle, narsistle, piskopatla, sosyopatla dolar.
    .
    -Ve hiçbir şey topluma, insanlığından kopmuş kadın ve çocuk istismarcısı tecavüzcü katiller kadar dehşet yaşatamaz.-)

    Göster onlara okyanusun öfkesini...!
    5.
    Bilinçsiz kadın bu tür erkeklerin işine gelir,
    Farkındalık yaratmak, bilinçlenmek gerek kadına şiddeti durdurmak için.
    Boyun eğmek, teslimiyet çare değil, ayağa kalkmak gerek kurtulmak için.
    .
    -Gerçi suskunluk...;
    Bazen cehaletin gürültüsü,
    Bazen de bilgeliğin türküsüdür.-
    .
    Bir zamanlar, susmak;
    Kadınların konuşma diliydi.
    Söyleyecekleri ya gözlerinde ya da yüreklerinde gizliydi.
    .
    Aç parantez (-Gözler ki dilin telaffuz edemediğini söyler.-
    Zira dil yürekten her geçeni söyleyemez.)
    .
    Tek savunma silahları,
    Yumruk yapmaya kıyamadıkları elleriydi.
    Sığınabilecekleri biricik mekân,
    Ya mezar ya da ana baba evleriydi.
    .
    -Cesaretini toplayamayan, bavulunu toplamak zorunda kalır/dı.-
    Oysa,
    -Bir insanın en sağlam dostu cesaretidir.-
    -Hayat bahaneleri değil cesareti ödüllendirir.-
    .
    Ki kadınların çığlıkları ışık,
    Korkuları şarkı, hıçkırıkları çağrıdır kıyamete.
    .
    Parantez içi ( Ancak yine de,
    Kadın sinirlenince dağı taşı delesi gelir,
    Lâkin ojelerini görünce, gülen bir emojiye dönüşüverir.)
    .
    -Acılarınızla kimseyi beslemeyin.-
    -Diktiğiniz putları, başkasının kırmasını beklemeyin.-
    -Değmeyenlere vaktinizi harcamayın, yol verin gitsinler.-
    -Taşlanacak sözleri, bandajla sarmayın.-
    -Hiç kimsenin egosuna sponsor olmayın.-
    .
    -Kimse seni duymuyorsa kurtuluşun kendindedir.-
    -Düşmek istemiyorsan, başkalarına yaslanma.-
    Zira,
    -Başkalarının ışığına güvenen, karanlıkta kalır.-
    .
    Bu arada (Anneler kızlarına güneş ve kutup yaldızından oluşan bir gökyüzü örer.
    Kızımın güneşe açılan bir penceresi olsun,
    Karanlıklarında yönünü bulsun diye.)

    -İstiyoruz ki,
    Hayat hep bana güneş açsın,
    Uçmamız için sevdiklerimiz kanat taksın.-
    Kimse bana meydan okumasın, rahatımız bozulmasın.
    -Durgun sular çürütür.- Sakın unutmayın.
    -Dişiliği kişiliğin önüne koyanların sonu hüsrandır.-
    -Burca göre de, borca göre de eş seçilmez.-
    -Nefsin dili değil, gönlün dili kalpleri birleştirir.-
    -Aşk pahalıdır ucuz insanla yaşanmaz.-
    -Her kadın bir şiirdir, her adam okuyamaz.-
    Çünkü...
    -Ehline düşmezse hayat, ziyan olur.-
    -Güzel insanlar, özel insanlara layıktır.-

    Öz Benlik !..
    6.
    -Hayat dediğin siyah-beyaz.
    Bir yanı aydınlık, bir yanı karanlık biraz.-
    .
    Hayatın hazır bir senaryosu yok ki
    Onu sen kendin yazıp oynayacaksın.
    .
    Mesela ben,
    -Yürümeyi unuttum,
    Ayakkabılarım beni öldü sanıyor.-
    Oysa,
    -Yaşamak için o kadar çok sebebim var ki
    Çünkü ölmeye hiç cesaretim yok.-
    .
    Yani,
    -Bu Dünyada her şey boş diyorsan, içini sen dolduramamışsın demektir.-
    -Bir başkasının hikayesini tekrarlayanlar,
    kendi hayat hikayesini oluşturamayanlardır.-
    Çünkü hayatı bekleme odası olarak kullanmak...;
    Çölde bahar,
    Seni hasta eden yerde şifa aramak, hiçe razı olmaktır.
    Yaşamın rengini matlaştırmak,
    Kendi kanatlarıyla uçma zevkinden mahrum kalmaktır.
    .
    -İçine kapanıp saklanırsan, ışığını kimse göremez.-
    -İnsan bir kere ışığını kaybetti mi, kanatları tellere takılan serçeye döner.-
    -Yürekten üşüyene, güneş kâr etmez.-
    -Yani perdeler kapalıysa:
    Gündüz olmuş gece olmuş,
    Güneş batmış, güneş doğmuş
    Hiç farketmez.-
    .
    Yaşam telâşından, çoğu zaman,
    En az vücut kadar ruhumuzun da dinlenmeye,
    En az vücut kadar ruhumuzun da dokunulmaya ihtiyacı olduğunu unutuyoruz.
    .
    Aç parantez (Çocuklar, hayatın bütün tuşlarına aynı anda gelişi güzel basarak eğlenmek ister.
    Gençler, diğerlerini görmezden gelip, sadece hoşlandıkları tuşlarla keyiflenmek ister.
    Yaşlılar ise, hayatı durduracak bir tek tuş arar, biraz olsun ara verip dinlenmek ister.)

    -Onur;
    Kendi çölünde yanmayı,
    Bir başkasının gölgesinde donmaya tercih etmektir.-
    .
    İnsan önce...
    Kendine dost, kendine deva olmalı,
    kendini, sevmeli, saymalı,
    Kendine karşı doğru, dürüst davranmalı.
    Kısacası...
    İnsanın kendine söyleyecek bir şeyleri hep olmalı.
    -Çünkü insanın kendine,
    Ve iç sesinin muhabbetine hep ihtiyacı vardır.-
    Ama yeri geldiğinde de,
    -İnsan önce kendine meydan okumalı.-
    Zira, bazıları kendi dışında her şeyi görür.
    .
    İnsanın herhangi bir sebebe ihtiyacı yoktur;
    Kendini sevmesi, sayması, onurlandırması için.
    Sadece kendine güvenmesi, kendini keşfetmesi ve kendi yolundan çekilmesi,
    Kendini affederek hata ve kusurlarını sahiplenmesi,
    Kendine merhamet etmesi yeter.
    .
    Önce kendimizin kimsesi olucaz
    Sonra sesi kısılanların.
    -Kendine sadakati olmayanın başkasına hiç olmaz.-
    .
    Gerçi bir ömür harcadım, halâ kendimi tam keşfedemedim.

    7.
    Ahh uykusuz ve yorgun kalbim ah !...
    Bilirim kırıklarını toplamaya bile fırsat bulamadan,
    Kuru bir ağaç dalı gibi defalarca kırdılar seni.
    Aç parantez (Bazı kalp kırıklıklarının tamiri ömürboyu sürer.-)
    Sen yine de her şey yolunda rolü yapmaya,
    Hiç kırılmamış gibi tıkır tıkır atmaya devam ettin.
    .
    Bazılarının ömrü hayal kırıklıklarıyla kalp kırıklıklarıyla geçer.
    Hayata kırgın bakışı, olur olmaz uzaklara dalışı hep ondandır.
    .
    Ancak,
    -Kimse kimsenin sessizliğini duymaz,
    Herkesin sessizliği kendine yapışır.-
    .
    -Ah bu Dünya !...
    Camlar kırılır sesten durulmaz.
    Canlar kırılır hiç ses duyulmaz.-

    Bu arada,
    -Makine değiliz,
    medcezirlerimiz var.
    İçimizde gece ve gündüz,
    güneş ve ay.-
    .
    -Bazen su yanar, ateş donar.-
    -Tam uçuyorum derken, bir anda yere çakılırsın.
    Tam düşüyorum derken, ummadığın bir dala takılırsın.-
    .
    Nereye baksam her yer keder rengi, içimiz kül yığını.
    Parantez içi (Yanmadan kim kül olmuş ki.)
    .
    Unutmayı unutan herkesin bir yangını var,
    Kustukça sönen sustukça yanan.
    Ya içine attıklarından, ya da içinden atamadıklarından.
    .
    -Bazı sözler kanserli hücre gibidir,
    İçinize atarsanız metastaz yapar.-
    .
    Biz buna "Dert Adamı Çürütür" diyoruz.
    .
    Bazen susarak kendimizin efendisi, konuşarak başkalarının esiri olsak bile.
    Sık sık konuşmak gerek vakti gelince,
    Zira susmaya bol bol zaman olacak ölünce.
    .
    Gerçi,
    -İnsanlığı dili çalışanlar değil eli çalışanlar besliyor.- ama,
    Olsun siz yine de susmayın, içinizi dökün.
    .
    Aç parantez (Şikayet, içinizdeki kemirgeni defetmektir.
    Ancak başkalarına şikayet, kemirgeni besleyebilir de.
    Bu durumda, bağıra bağıra evde aynaya şikayet etmek veya şikayetlerini yazıp, sonra kendine sesli okumak en etkili iki yöntemdir.)

    Aç yüreğini dost üşüyorum, kara bulutlar güneşim yok sansın.
    Ser gölgeni dost düşüyorum, dipsiz uçurumlar boşluğundan utansın.
    .
    Öyleyse,
    Bağırsanız, sesten rahatsız olacak değil de sizi duyacak,
    Bahçenizdeki çiçeklere basacak değil de
    sulayacak insanlarla dost olun.
    .
    Dost, insanın yaşamaya tahammülü kalmadığında, yanı başında bitiverendir.
    .
    Her dost nefes almak için bir penceredir.
    .
    Dost dediğin, üşüyünce kalorifer üstünde ısıtılmış havlu sıcaklığında,
    Yanınca, buzdolabından yeni çıkmış limon kolonyası serinliğinde insanı sarar.
    .
    -İnsana, masaya içini dökünce kusmayacak dostlar lazım.-
    Ancak bu devirde içini dökecek birini bulmak o kadar zor ki,
    Herkes ağzına kadar dolu.
    .
    Kimileri yüreği acıyla dolunca,
    Kimileri de sustuklarının ağırlığı dayanılmaz olunca, benim gibi şiir yazar.
    Ki yazmak, soyunup dökünmek, arınmaktır.
    Bazen insanı şair veya yazar yapan zarif bir elbiseyi giyinmektir.
    Ancak,
    -Yazdıklarımız, düşünebildiklerimiz kadardır.-
    .
    Yine de siz siz olun,
    -Bu anlamsız dünyada anlam aramayın, yorulursunuz.
    Çünkü
    -Çok fazla insan,
    Çok fazla gürültüdür.-
    -Herkesi dinleyin,
    Ama çok azını ciddiye alın.-
    .
    -İnsanı en çok uzatmaların oynandığı ilişkileri yürütmek,
    Ve üzerinde bir lanet gibi yapışıp kalmış lekeleri temizlemek yorar.-
    .
    Esasen konuşmak değil susmak,
    Aldanmak değil inanmak,
    Düşmek değil kalkmak,
    Savrulmak değil sarılmak,
    Sarhoşluk değil ayılmak,
    En çok da;
    Sevmek değil ayrılmak,
    Ölmek değil yaşamak yorar insanı.
    Ancak,
    Yine de unutmamak gerekir ki,
    Kara bulutlardan sonra yağmur ve güneş sarar insanı.

    Ah Biz Erişkinler...!
    8.
    Hem kendimizi hem çocuklarımızı çok üzdük.
    Gerçekte, yetişkin bedeni içinde öfke nöbeti geçiren beş yaşındaki çocuk bizdik.
    .
    Daima hatalı onlarmış gibi hep düzeltmeye çalıştık.
    Aman çocuğum çok sevinirsen, başına kötü bir şey gelir deyip,
    Duygu dünyalarına bile karıştık.
    Bol bol yalanlar ektik zihin tarlalarına,
    (Büyüyünce biçmek için.)
    Çok nasihat ettik çok konuştuk,
    Az okşadık, az sarıldık.
    .
    İyi iletişimi öğrenemedik,
    Dinle dedik, ama nerdeyse onları hiç dinlemedik.
    Görmezden geldik hep,
    Sizin fikriniz nedir diye sormadık.
    Koşullu sevdik, her daim arkalarında durmadık.
    .
    Her şeyi silah olarak kullandık onlara karşı,
    Köle zihniyeti için, otoriteyi hiç eksik etmedik.
    Hiç öğrenmedik, hep öğreteceğiz dedik.
    Doğru sandık kendi eğrimizi,
    Gösterdiğimiz yoldan gitmelerini istedik.
    .
    Sonuç:
    Birbirimize yabancıyız.
    Oysa, her şey çok farklı olabilirdi.
    Fakat hep sonradan gelir aklımız başımıza.
    .
    Eyvah...! eyvah...!

    Çocuk ve Umut !...
    9.
    -Mutluluk arayışındaysanız,
    Kılavuz kitabının baş yazarı, içinizdeki çocuktur.-
    -Yüreğinizi bir çocuğa emanet ederseniz, en azından içi kirlenmez.-
    -Ha bir çocuğun kalbini,
    Ha bir serçenin kanadını kırmışsınız farketmez.-

    Neyse benimkisi,
    Çocukça bir mutluluktu geldi geçti.
    Bir umuttu,
    Bir ışıktı karanlığı deldi geçti.
    Şimdi de uykumu bekliyorum,
    birazdan gelir.
    .
    -Güzel şey umut dolu bir sabaha uyanabilmek.-
    .
    Ne zaman hüzünlensem, hüznümü kollarımın arasına alır,
    Ta ki neşesi yerine gelene kadar çocukluk gülüşlerime giderim.
    .
    Ne zaman başımda kara bulutlar dolaşsa, çalsa mevsim zemheri ayazına,
    Kıpır kıpır çocukluğum konar penceremin pervazına,
    Getirir çocukluk güneşlerimi içimi ısıtır.
    .
    Bazıları benim gibi, kitap okulunu değil hayat okulunu bitirir.
    Hayat okulu yaşayarak, kitap okulu okuyarak öğrenilir.
    Birine beş on yıl, diğerine bir ömür verilir.
    .
    Benim de düşlerim vardı.
    -Ama ben saklandığı yerde unutulmuş bir çocuktum.-
    Arkamdan hiç su dökenim olmadı.
    Gerçi,
    -Denize kavuşmaksa yolun sonu,
    Hangi ırmakta damla olduğun önemli değildir.-
    .
    Bir sokak çocuğu misali,
    (Ki sokaklar;
    Tüm suskunların dili, mazlumların evidir.-)
    Hangi bankta sabahlasam,
    Üşüyen sokak lambaları gibi,
    Direnirim gecenin ayazına, soğuk benim yurdum.
    Yüreğimin varoşlarına, kardan kıştan kaçanları doldururum.
    Ne bir eve sığabilirim ne de koca bir kente
    Yaşamın ayak dibinde küçük bir damla olurum,
    Bir anne yüreği düşler içinde uyurum.
    .
    Diken mi kaldı batmadık, ah bu yalın ayak yürümeler.
    Yine de seviyorum Dünyayı,
    Yaşamak her gün canıma okusa da besbeter.
    Olsun !...
    Biliyorum bir yerlerde bir gül var,
    Hayalimdeki kokusu da yeter.
    Zaten ben,
    -Olmadık hayaller kurarım...
    Mesela içimden bir ses, serçe ol diyor..!-
    -Ağaçları geceleyin sallayınca, yıldız düşeceğine inanırım.-
    .
    -Ben ikinci şansa değil, ikinci fırsata inanırım-
    Hayat kendi rengine boyasa da kanatlarımı,
    Ben hep saçağından şeker kokulu umut sarkan sırça evler düşlerim.
    .
    Biz buna "Şükür" ve “Umudun insana yüz çevirmemiş hali.” diyoruz.
    .
    -İnsan dediğin...
    Yaprak yaprak dökülen bir umut ağacıdır.-
    -Aslında hepimiz, umut ağacının bir dalına tutunuruz,
    Ama çoğu zaman dalın kırılabileceğini unuturuz.-
    .
    İnsanoğlu zaman zaman,
    Boğulmadan çıkamanın mümkün olmadığı hayallere dalar,
    Gökyüzüne bile sığdıramadığı, ayakları yere basmayan hayaller kurar,
    Mesela kayan bir yıldızı gökteki yerine tekrar koyar.
    .
    Geceleri yıldız gibi parlayan,
    Yeni umutlar filizlenir her sabah güneşle birlikte ufuktan.
    Kimi güneşin batmasıyla hiç olur,
    Kimi de birilerinin üstüne basıp geçmesiyle piç olur.
    .
    Tekrar tekrar umutlanmak döngüsü insanoğlunun kaderidir.
    Ve
    -Umut, insanın yıkılan en son kalesidir.-
    .
    Zira,
    -Kazanmayı umut etmeyen, çoktan kaybetmiştir-
    -İçi umut dolu olmayan,
    Ya kış ortasında dımdızlak kalakalır,
    Ya da çöl ortasında fırtınaya yakalanır.-
    .
    -Uçmak için kanadın olmuş neye yarar, hevesin kırılmışsa.-
    .
    -Hayallerinizle hayatınız arasında uçurum varsa;
    Hayalleriniz yıkılmaya,
    Siz de yere çakılmaya hazır olun.-
    .
    Ancak yine de,
    -Çırpınışlardır hayatı kanatlandıran.
    Hayallerdir insanı umutlandıran.-
    Siz siz olun,
    -Kuş olup uçamıyorsanız,
    bari hayalini kuranların heveslerini kırmayın.-
    .
    Aç parantez (Maalesef hayal yıkma yarışında birinciyiz.
    Bir bilseniz,
    Yıkık hayallerinin enkazı altında kurtarılmayı bekleyen o kadar çok insan var ki.
    Hayalsizler ülkesine döndük.)

    -Umuttur fakirlerde bağımlılık yapan.
    Ve yoksulluktur bu Dünyada en cömert paylaşılan.-
    Ki ben,
    -Yoksul insandan degil, yoksul zihinden korkarım.-
    .
    Garip ne zaman mutlu olacak olsa,
    Ya uyandırıp içine ederler rüyanın, ya da fişini çekerler dünyanın.
    .
    İnsan bazen, şükretmek mi gerek kahretmek mi gerek yoksa küfretmek mi gerek bilemiyor.
    Ama yine de,
    Ben,
    -Haklı olmayı bıraktım, mutlu olmaya baktım.-
    Siz de öyle yapın.
    .
    Bu arada (Yoksullar için Alaaddin'in sihirli lambasındaki cin olmayı düşledim hep.
    Kim bilir...!
    Belki cin bana da, bu ömrüm gibi hep umutla geçmeyecek yeni bir ömür verir.)
    .
    Bir insan yoklarıyla değil, çoklarıyla değerlendirilmeli.
    Çünkü Dünya bazılarına alâ, bazılarına şehlâ bakar.
    Hayat kimilerine lunapark, kimilerine Berlin Duvarı,
    Yatacak yerleri yok dediklerimiz, kuş tüyü yataklarda yatar.
    .
    Oysa bazıları hayatı eksile eksile öğrenir.
    Yaşamak kudretiyle doldurur tüm boşluklarını.
    Ve bir gün,
    -Damla olarak geldiği okyanusa kafa tutar.-
    .
    Zira,
    -Sabır yorulmak bilmez ata benzer.-
    -Işığı görmeyi bilenler için hayat her zaman gülümsemeye hazırdır.-
    .
    Yani,
    -Marifet, sürüklenen değil akarsuya yön veren taş olabilmektir.-
    Ağlamadan keyif, çileden zevk alabilmektir.
    .
    Kaldı ki,
    Her şeye sahip olmak, en büyük mutsuzluk kaynaklarından biridir.
    -Zenginlik cepte değil, kalptedir.-
    .
    -Niyet bir tohumdur kalbe ekilen.
    İyiyse gül biten, kötüyse diken.-
    Rastgele !..

    10.
    Ben, Annem ve Babam !...
    .
    Ya kimsesiz çocuklara atkı örerim,
    bere örerim kazak örerim yumuşacık anne sesinden.
    Ya da kuru bir dala yaprak olurum sıcacık anne nefesinden.
    .
    Salıncaklardan mutlu çocuk kahkahaları,
    Ağaçlardan kuş sesleri toplarım,
    Rüzgârla uçup gitmesinler diye.
    Çocuk yüreklerinde uyuyan masallar biriktiririm,
    Unutulup yitmesinler diye.
    .
    Yoktur çocuk olup da gökkuşağına kanmayan.
    Masal var mıdır içinde çocuk olmayan?
    .
    Varsa biz buna "Büyüklere Masallar" diyoruz.

    Annem...!
    Dört mevsim yediveren mor çiçekli bir daldı.
    Balkondaki ipe çamaşır sermek yerine,
    mahallemizin serçeleri okuyup kültürlensin diye şiirler asar,
    Kuşlara edebiyat öğretmenliği yapardı.
    .
    -Yüreği güzel olanın dili de güzeldir.-
    .
    Bilirsiniz...
    Anneler evlatlarını önce dokuz ay karnında, sonra da ömür boyu yüreğinde taşır.
    .
    Tüm anneler gibi annemin de
    Binlerce karatlık yüreği vardı.
    Ne zaman kardeşim balkondan sarksa,
    Ellerinden önce gözleriyle tutardı.
    Kardeşim ne zaman salıncaktan düşecek olsa önce başörtüsü uçardı.
    .
    -Elinin erişemediği yere yüreği yetişirdi.-
    (Zaten İnsan yüreği, en az bir tohum kadar cömert olmalıdır.)
    .
    Duaya durmuş annelerin,
    Avuç içlerinde hep çocukları vardır.
    -Annemin gülüşünü, merhem diye yıllarca sürdüm yüzümdeki acılara.-
    Ne çok acı biriktirirmiş annelerin dizleri.
    -Hiç kimse beni annem gibi sevmedi.-
    -Bütün sevgileri topladım, bir anne sevgisi etmedi.-
    -Herkes herkesi terkeder,
    Tek istisnası anneler.-
    .
    Aç parantez (Biri beni karnında, diğeri kalbinde taşıyan.
    İki kadını çok sevdim bu hayatta.
    Biri kan bağından, diğeri can bağından.
    .
    İnsan ömür boyu,
    Ana sırtına binerken duyduğu güveni,
    Ana kucağında meme emerken bulduğu huzuru arıyor.
    Bu açıdan,
    Dünyadaki bütün erkekleri toplasak bir anne etmez.)

    Siz hiç, hayal kırıklığına uğrayacağınızı bile bile,
    Her gece yüreğinizde yeşerttiğiniz binlerce umutla,
    Birini, pencere kenarına oturup kırk yıl bekleyecek kadar sevdiniz mi?
    .
    İşte o benim Babam...!
    .
    Dünya’yı omzunda taşıyan bir bilge adam;
    Gülünce yedi renk açardı yüzünde bahar,
    Lunaparka benzerdi benim babam.
    .
    Tomurcuklandığım dalımdı,
    Dağlara baş eğmeyen yanımdı,
    Gurbet kokardı, annemse memleket.
    .
    Bir tek onun sıcacık mutluluk dökülen ceplerinde, umut hangi çocuğun kapısını çalacak şıngırtısı arardım.
    Gerçi o inanmazdı benim çocukluk mucizelerime ama,
    Mahalleli çocuklara en güzel lolipopu, onun ayçiçeği gülüşlerinden yapardım.
    .
    -Babasız, insan kendini yoksul hissediyor.-
    .
    Bilir misiniz ?
    Babam,
    Yıllarca annemin ölürken ağzında yarım kalan naneli sakızını sakladı,
    Saç tarağına takılan üç beş saç tellini kokladı.
    .
    Anladım ki en güzel kokular üste değil, yüreğe siniyor.
    -Allah kimseyi sevdiklerinin kokusuna muhtaç etmesin !...-
    -Babam ağlayınca, çaresizliği öğrendim.-
    .
    Bana gelince,
    Babamın hastaneye yatarken dönünce alırım diye bıraktığı cüzdanını, ağızlığını, tespihini,
    Bir gün veririm umuduyla hâlâ yanımda taşırım.
    Kaldırmaya kıyamadığım,
    Koltukta asılı hırkasıyla sabah akşam selamlaşırım.
    Bakıp bakıp iç çektiğim o hırkanın yalnızlığı öyle bir oturur ki yüreğime,
    Bir sarılıp, bir vedalaşırım.
    .
    Aç parantez (Hayatımdaki bütün boşlukları doldurdum,
    Bir tek anne-baba boşluğunu dolduramadım.
    İki kez yıldırım düştü yüreğime, biri annem diğeri babam öldüğünde,
    Enkazlarını hâlâ kaldıramadım.
    .
    Omuzlarımda ağırlığı asılı kalan tabutlarının bir köşesine kıvrılıp yatmak istedim, kendimi sığdıramadım.
    .
    Hayatta en çok,
    Anne ve babamın üstüne,
    kürekle toprak atmak yaktı canımı.
    .
    Hayatta en çok,
    Anne ve babamın sesini duymayı
    Ve onlara tekrar dokunmayı özledim.
    Parantez içinde parantez (-İnsan özlediklerini, gözleri açıkken değil,
    gözleri kapalıyken görüyor.-)
    .
    Her yıl gözyaşı ekerim topraklarına,
    ruhumu mavi bir sızıya salar ölüm.
    Bilirim ki artık anasız babasız, boşluğa savrulmuş külüm.)

    Aşk ve Duygu Dünyam
    11.
    Yalnızlık !...
    İnsanın en kadim ve en sadık dostlarından biridir.
    -Kalbiniz çırılçıplaksa, yalnızsınızdır.-
    Yalnız insan, pamuk tarlasına konmuş zenci serçeye benzer.
    Esasen,
    -Yalnızlık mutsuzluktur.-
    -Üzerinde çizik dahi olmayan, bir beyaz kâğıttır.-
    .
    İnsanın kapısını hep geceleri vurur.
    Kapıyı açsanız da açmasanız da,
    Öteleyip içinize attığınız tüm dertlerle birlikte, gelir göz kapaklarınıza oturur.
    Baş yastıkta gece boyu tavandan mucize bekletir insana,
    Sadece sokup çıkartır buz gibi bitmeyen düşünceler denizine,
    Ne sarılıp ısıtır, ne de durulup uyutur.
    .
    Parantez içi (-Yüreğinizi sık sık ziyaret edin,
    En zoru yürek yalnızlığıdır.-
    Gerçi yalnızlıklar da altın günleri düzenliyorlar kendi aralarında ama.
    -İç dünyası yalnız olanın, dış dünyası kalabalık olmuş neye yarar.-)
    .
    Her neyse önceleri,
    Yalnızlığım beni hiç yalnız bırakmazdı.
    Her sabah uğurlar akşam karşılardı.
    Tek sorun,
    -İnsan yalnızlığına sarılamıyor ki.-

    -Bana ne zaman evleneceksin diye soranlar
    Evliliği, kafese kuş aramak sanıyorlar.-
    .
    -Sevgisiz bir gönül kuraktır.-
    -Sevgisiz kalmış bir gönül her daim kıştır.-
    .
    Misafir gelip de yatsın diye naftalinleyip bekletilen yorgan gibiydim, henüz kimse örtmemişti beni üstüne.
    Parantez içi( Ne olur Tanrım bu durumu hiç kimseye söyleme.)
    .
    Daha sonraları medeni durum,
    Bütün ıhlamurlar sen kokar, şekline evrildi.
    Şimdi sevmek zamanı,
    -Her aşkta bir hayır vardır- deyip aşk çağrıldı:
    .
    Ey aşk...!
    Bir mucize gerçekleştir şimdi
    Şapkandan bir kumru havalansın.
    Bana öyle büyük ki bu kalp,
    Gelsin yüreğime yuvalansın.
    .
    -Ki aşkta, yürekten gelmeyen yüreğe değmeyen her söz, lafügüzaftır.-
    Zira,
    -Yüreği, insanın bahçesidir.
    Bu bahçede yetişmeyen aşk, aşkın ya serabı ya da sahtesidir.-

    Aşk !...
    12.
    Aşk, herkesin bildiği sır,
    Bazen gerçek bazen yalan,
    Bazen bir asır, bazen bir an.
    .
    -Biliyorsunuz, yaşam cinsel yolla bulaşır.-
    -Hepimiz aşk annenin çocuğuyuz.-
    .
    -Aşk, sakin bir tanışma değil,
    Şiddetli bir çarpışma halidir.-
    İnsan şekerciye girmiş çocuğa döner, içine aşk girince.
    İnsan kendini sönmüş balon gibi hisseder,
    içinden aşk çıkınca.
    .
    Aşk, insanı bazen sevinçten deliye, bazen de üzüntüden ölüye döndürür.
    Aslında,
    -Aşk bir ölüm halidir.-
    -Ne zaman ki aşk biter,
    İşte o zaman insan hayatta olduğunu hatırlar.-
    Ya da,
    -Aşk, sürekli bir susuzluk halidir.-
    .
    -Aşk, kalpte barınır kalpte gizlenir,
    ve sadece gönül gözüyle izlenir.-
    Dolayısıyla,
    -Aşkın dili gözcedir.-
    Ve
    -Kalbe dokunmanın yolu gözceden geçer.-
    .
    Aç parantez (Aşk ve ölüm ikisi de kalpten vurur.-
    Gerçi,
    -İnsan, kırık kolla kırık bacakla yaşayamıyor ama,
    Kırık kalple yaşamayı öğreniyor önünde sonunda.-)
    .
    Ne ilk ne de son kabustu gördüğümüz,
    Yine de dağlara hiç baş eğmedik.
    Kana kana içip yaşarken öldüğümüz,
    Kızılcık şerbeti dolu bir kâseydik.
    Ne mezar taşı vardı, ne toprak ne de kemik,
    Kazma küreksiz nicelerini gömdüğümüz,
    İki yüreğimiz vardı, sırçadan incecik.
    .
    Yani biz birbirine sığınmış iki yürektik.
    Tek taşla duvar örülmez dedik, taşa sevgi ektik.
    Ve
    Güzeldir yardan gelen,
    Ondan gayrı ne varsa haram olsun
    Nazlı bir kaş çatışından evladır ölüm,
    Ondan gelirse belâm olsun dedik.
    .
    Biz buna “Bir bedende iki kişi, Aşk” diyoruz.
    -Aşk; su arayan ateştir.-
    Çünkü aşka ulaşmak için yangınlardan geçmek gerekir.
    .
    Ve -Aşk,
    İçi ateş dışı buz,
    Girer yanarsın, çıkar donarsın.
    Düşte gör, ateş mi yakar seni sen mi ateşi yakarsın.-
    .
    Ve yine -Aşk,
    Defter arasında bir tutam gül kokusu.-
    .
    Çooook büyüksün aşk...!
    .
    Ya olmasaydın,
    Nereden nefeslenirdi bu kimsesiz pencere?

    -Aşkta pazarlık edilmez,
    Çünkü aşk, hesap kitap bilmez.-
    13.
    -Seven ne boya, ne soya bakar.-
    -Her fani, en büyük yenilgisini ilk aşkında tadar.-
    .
    Kimileri, diriler şöyle dursun deyip,
    Çiçekleri bile ölülere alırken.
    -Bazılarının yüreğini eşsen, dört bir yanından sevgi çıkar.-
    .
    Yaşanmışlıklar ve kör yıllar,
    Ellerimizi yüzlerimizi tırnaklarıyla çentik çentik çizebilir, kırış kırış edebilir.
    Ama hiç yaşlanmaz gönül bahçelerimiz,
    Sevdiğine her zaman, yüreğinin teriyle büyüttüğü taptaze çiçekler verebilir.
    .
    -Ne mutlu sevenlere, sevilenlere.
    Sevdiğinin kucağını gül bahçesine çevirenlere.-
    -Zira gönül bahçesine baharı getiren de,
    götüren de yârdır.-
    .
    Parantez içi (Haydi...!
    Sevdiğinizi bir buket çiçekle şımartın güzel insanlar.
    -Bir çiçeğin, kimsenin kalbini kırdığı görülmemiştir.
    Ve bir yüreğin, bir şiiri öptüğü görülmüştür.-)
    .
    -85 yaşındaki kadın kocasına sordu:
    Bunca yıldan sonra, bana hâlâ şiir gibi güzel kadınsın diyebiliyor musun?
    .
    Adam sevdiğinin yüzüne şöyle bir bakıp cevapladı:
    .
    Şairi Yüce Rabbim olan bir şiir, nasıl çirkin olabilir ki?-

    Esasen tüm sevgiler, siyaha inat beyaz olmalı, kirletilmemeli.
    .
    Fakat ben kirlettim;
    Bütün hata benim,
    Önce gözlerine iman ettim,
    Sonra başkenti aşk olan bir ülkede halifeliğimi ilan ettim.
    Meğer bir serçenin umutsuz kanat çırpışlarıymış sevdam.
    Kıymet bilmez başka biri uğruna,
    Bataklıkta çırpına çırpına tükettim.
    .
    Aç parantez (Hey gidi insancık, sana verilen beyni kullanmakta ne diye cimrilik edersin.
    Yüreğindeki gemi seni beklerken, niçin başka limana gidersin.
    Oysa,
    -Birazcık sadakat,
    Kocaman kocaman sayılardan daha değerlidir.-
    -Tek bir kavuşmanın sevinci,
    Tüm vedaların toplam acısından daha büyüktür.-)
    .
    Yani...,
    -Benim aşktan yana metcezirlerim, yaralı şarkılarım çoktur.
    Anladım ki,
    -Aşık olmak değil aşık kalmak mühimdir.-
    .
    Eyy aşk...!
    Yüzüme vuran yağmur damlaları gibi kayıp gitme,
    Gözyaşlarımdan öp beni.
    .
    Aşık oldum, dünyaya vuruldum.
    Aşkım beni terketti, dünyaya darıldım.
    .
    Sonuçta AŞK İŞTE...!
    Sadece bir yanılsamadan ibaret.

    -Büyüdükçe Kirlendik,
    Büyüdükçe İnsanlığımız Küçüldü.-
    -Çocukken en korktuğum yaratık yılandı, şimdi ise insan.-
    14.
    Gerçekte biz,
    Darağacında simsiyah gölgeydik.
    İndirdik masmavi göğü yere,
    Toplayıp pırıl pırıl güneşi, ayı ve yıldızları
    Ama’ya gökkuşağı önerdik,
    Kara kara insanlara rengarenk güller verdik.
    Oysa güneşin saçları sarı sarı,
    -Çocukların maviydi arkadaşlıkları.-
    (Çıkarsız, ikirciksiz, tertemiz.)
    .
    -Gelişmek için bazı dalları kesmek gerek
    Çünkü gelişmek değildir büyümek.-
    Ve
    Her çocuk zamanla adam olur.
    Çocuk olmamak anlamına gelmez büyümek,
    Sadece reçel yanaklar kaybolur.
    Parantez içi (Aslında her yetişkin, yaralı bir çocuktur.-)
    .
    Neyse, büyüdük, çocukluğumuzu yedi kat yerin dibine gömdük.
    Parantez içi (İlk cinayetimiz.)
    Açtık pencereyi, içeri karanlık doluştu ve düş bitti.
    Yer açtıkça günahlarımıza,
    İçimizdeki o merhametli güzel çocuklar gitti.
    Şimdi alacakaranlık kuşağı,
    Büyümenin şeytanlığı çocuk masumiyetini mağlup etti.
    .
    Gerçi çocuk olursun bir emzik boyu yaşamadan kıyarlar.
    Balık olursun pul pul, çiçek olursun yaprak yaprak yolarlar.
    Serçe olursun kanatlarını kırarlar.
    Ah şu insanlar...!
    Cehenneme çevirdikleri bu cennet Dünyada her şeyi kendilerine yorarlar.

    Toplumsal Dejenerasyon, Kirli Kalabalıklar...!
    15.
    Doğanın yanında, insanın insadan bıkması da,
    Yanında huzur bulacağı bir insan bulması da,
    Çağımızın en büyük sorunudur.
    .
    -Büyük acıları küçük insanlar yaratır.-
    Küçük insanların hayat gemilerinin dümenini, öz benlikleri değil egoları yönetir.
    .
    Oysa,
    -Ego yönetimi bir sanattır.-
    Freni patlamış bir egonun direksiyonundaysanız,
    Sonunuz ya duvar ya uçurumdur.

    -Bozulmuş insan dışında, her şeyin tamiri mümkündür.-
    .
    Son zamanlarda;
    Utanır olduk insanlığımızdan,
    Başta sevgi olmak üzere her şey o kadar hızla kirlendi ki,
    Büyük meziyet en az kirlenerek yaşamak.
    .
    Samimiyet kıt, riya aldı başını gitti,
    Bazılarının bırak iki yüzünü, hiç yüzü yok, ara ki bulasın.
    Trend yaptı onursuzluğun dibi midesizlik,
    Her yer hasta bir düzen icin ruhunu satmış, egosunun esiri kara kara insanlarla doldu.
    Dünya işlerine dalıp kirlenmekten korkan
    temiz yürekli insanlar sanki buhar oldu.
    (Bazen ben de, hiç kimseye görünmemek için şeffaf olmak istiyorum.)

    -Bu arada, kötüler sayesinde iyileri, iyiler sayesinde kötüleri tanıdık.
    Çirkinliğin sadece fiziksel olmadığını,
    İyi insan olmak için cebin değil,
    Yüreğin dolu olması gerektiğini anladık.-
    .
    Ancak,
    Kötüler iyi görünmede ustalaştı.
    Kötülük zehir gibi kendine hep bir ev bulabildi.
    İyileri kötü, kötüleri iyi,
    Delileri dahi, dahileri deli gibi gören,
    Güçlüleri baş tacı eden bir toplum haline geldik.
    -Ki bir yerde kötülük yaygınsa,
    Onu görmezden gelen bir toplum var demektir.-

    Eskidi at yenisini al kültürü ilişkilere yansıdı.
    Bırakınız doğayı, diğer canlıları...
    İnsanlar bile kullanıp atmalık.
    Güçlülerin gözünde birer toz zerresi insan.
    Error verirse format atılacak hard disk,
    Canın isteyince açılacak cep uygulaması,
    Okuyunca kenara koyulacak kitap,
    Merdiven basamağı,
    Araştırma projesinde denek,
    Satranç tahtasında piyon,
    Ya kurşun asker, ya kukla...
    Beyinler kopya, kalpler kopya.
    .
    Beyinlerimiz hurdalığa döndürüldü,
    Zihinler sömürge, işgal altında.
    Pranga vurulan zihinlerimize atılan sis bombaları, gerçekleri görmemizi engelliyor.
    Sorgulamak sizin ne haddinize,
    ne düşerse bahtınıza deniyor.
    .
    Oysa,
    -Sadece insan yerine konulmak istedik, hepsi bu...!-
    Onlar ne yaptı?
    Yaralı bir serçe gibi ortada bıraktı.
    .
    Ruhuma işkence veriyor bu durum, buruşturulup çöpe atılan ambalaj kağıdı muamelesi görmekten fazlasıyla muzdaripim.
    .
    -İnsanlar mal değil,
    -İnsanlar baston değil.-
    -İnsan arada bir kendi olmayı da ihmal etmemeli.-

    Yani anlayacağınız arsız zamanlardayız
    Üzerimize konan sinekler bile,
    Ya kahrından, ya utancından ölür oldu.
    .
    Çıkar gözetmeyen bir insanlığı çok özleyeceğiz.
    İnsanlık kendi karanlığıyla yüzleşip, hesaplaşmalı artık.
    Mesela ben, insanlıktan umudumu yitirdikçe, tekrar tekrar bulmaya çalışıyorum.
    Ancak anladım ki,
    İnsanlığı, insanlardan çok çok uzaklara koymuşlar.
    .
    Beni hasta ediyor insanların bu sevgisizliği, anlayışsızlığı.
    Birileri alınmasın diye hep beyaz bayrakla dolaşmaktan yoruldum.
    -Bıktım usandım,
    Önden kucaklayan,
    Arkadan bıçaklayan,
    Dost görünümlü iki yüzlülerden.-
    -Bir ağaç gölgesinin dostluğunu,
    Bir insan gölgeliğine yeğler oldum.-
    .
    Anlayacağınız dibi görünmeyen bir bataklık bu sahte dünya,
    İnsan ne kadar sevebilir ki.
    .
    (Bu dünyanın insanı değilim ben, acemisiyim, yaşamayı beceremiyorum.)

    Sanal Alem ve Maddeci Toplum
    16.
    -Herkes birbirine akıl vere vere,
    Kimsede akıl kalmadı, akılsız bir toplum haline geldik.-
    -Suyun temizleyemediği tek şey, düşünce kirliliğidir.-
    .
    Aç parantez (Aklı gelgitlilerden değil,
    Zihni parazitlilerden korkmak gerek.)
    .
    Gerçekle yapayın savaşı başladı,
    Görünmeyenlerin görünenleri yönettiği bu sanal dünya, içi dahilerle dolu bir tımarhaneye döndü.
    .
    Sanal alemde yaşayan,
    En büyük silahın para olduğu,
    Teknoloji sayesinde, her şeyin yapaylaştığı, robotik zihinli bir topluma doğru gidiyoruz.
    Sanki görünmez bir el, insanları makineleşmiş, duygusuz hissiz robotlara dönüştürüyor.
    .
    Teknolojik konfor tavana, mutluluk tabana vurdu.
    Çünkü,
    -Teknolojinin en büyük eksiği, hissiyatı yok, maneviyatı yok.-
    .
    -Hayat dağınık, düzenli olması gerekmiyor diyen kuralsızların çağındayız.
    Hayatın neredeyse yüzde 80’i fake.
    Sosyal medyanın zehirlemediği bir çocuk yok.
    .
    Sanırsın gençler ayaklı apple mağazası.
    İlişkilerde insanın yerini telefon, televizyon, bilgisayar ekranları aldı.
    Ceplerin kapsama alanları genişlerken, kalplerin daraldı,
    Cep cebe iletişim her yeri sardı.
    Oysa biz;
    -Cam cama değil, can cana,
    Ekran sıcağını değil, insan sıcağını severiz.-
    .
    Bir kalbimizin olduğunu unuttuk,
    Duyguların önemi yok artık,
    -İnsani değerlerimizi soydular, çırılçıplak kaldık.-
    .
    Vicdanımız erozyona uğradı, merhamet duygumuzu yitirdik.
    Merhamet şemsiyesini sadece kendimize tutar olduk, başkalarını unuttuk.
    Parantez içi (Oysa insanlık, üzerimizdeki kıyafetten değil, yüreğimizdeki merhametten doğar.-)
    .
    Başarı ya da başarısızlık,
    Parayla pulla, maddiyatla ölçülür oldu.
    Madde egemen bir toplum düzenine geçtik.
    Para güç, parasızlık güçsüzlük sayılıyor.
    .
    Halbuki önemli olan,
    -Hayattaki başarın nedir diye sorduklarında,
    İnsan olmayı başardım diyebilmektir.-
    .
    Dolayısıyla son zamanların sorusu şu;
    Çok güzel, çok zeki, çok zengin olabilirsin,
    İnsan olmayı becerebildin mi peki?
    Eminim, çoğumuz insan olma dersinden sınıfta kalırız.
    .
    Hayatta kalmayı paraya bağladığımız için
    Paraya pula insanlığımızı satar, İlişkilerimizi maddiyat üzerine kurar hale geldik.
    (Laf aramızda,
    -Bir gün yakalarsam, paraya, benden neden hep kaçtığını sorucam.-)
    Oysa,
    -İnsan maddiyat için değil, maddiyat insan için vardır.-
    -İnsaniyet servetle, cüzdanla ölçülmez.
    Yürekle, vicdanla ölçülür.-
    .
    Aç parantez (Gerçi bazı vicdanların son kullanma tarihleri çoktaaan geçmiş.
    .
    Herseye rağmen siz iyi insan olun,
    Sıkı sıkı tembihleyin kalbinize,
    Vicdansız, sevgisiz ve umutsuz olma diye.
    .
    -Diliniz susabilir ama vicdanınız sakın susmasın.
    Unutmayın, konuşan vicdan susan vicdandan huzurludur.-
    -Sahibine, suçlu sensin diyebilen vicdan özgürdür.-
    .
    Onur, şeref, haysiyet, erdem ve merhamet para ve diplomadan daha değerlidir.
    (Mesela ben:
    Yat kat, mal mülk, şan şöhret istemiyorum
    sımsıcak bir kalp yeter bana.)

    -Kan ve gözyaşıyla yazılmış ne çok şiirimiz var.-
    17.
    Savaş, Ölüm ve Zulüm
    .
    -İnsanoğlunun en büyük savaşı aklıyla yüreği arasında olandır.-
    .
    Yok mudur bu savaşın insan öldürmeyeni?
    .
    Oysa çocukken,
    Savaşın başına barış ören,
    Tüm mermileri çiçeğe çeviren,
    Düşmana kurşun yerine gül veren
    neferlerim vardı benim.
    En güzel ben yenilirdim,
    Mağlubiyetle sonuçlanan zaferlerim vardı benim.
    .
    Parantez içi (Sadece kazandıkları değil bazen de kaybettikleridir insana kazandıran.)
    .
    Yarattıkları cehennemde yanıyor,
    Savaşlarda anası ağlayanların çocukları.
    Yarattıkları cennette oynuyor,
    Savaşlara silah sağlayanların çocukları.
    .
    Biz buna "Adaletin bu mu Dünya" diyoruz.
    .
    Zulmün esiri hayatı sırtlayan kimliksiz çocuklar;
    Paraları yok, ama ne çok yaraları var,
    Sanki bedenlerinde kiracı bütün acılar.
    .
    Mesela bazıları yaralı kuşağın çocukları olarak Dünya'ya geldiler.
    Üzerlerine yağmurdan çok mermi yağdı,
    Yaralarından çok etrafları sarıldı,
    Yaralarından çok kimlikleri soruldu,
    Ateşi sadece cehennem ateşi olarak bildiler.
    Yaralarından soyunamadan öldüler.
    .
    Aç parantez (Bir yanda yaralarını umutla pansuman edenler.
    Diğer yanda umudu vuran hain eller.
    .
    -Ölülerin hiç kimsesi yok Anne...!-
    .
    -Ölüm, sonsuzluğun gel gel sesine kanmaktır.-
    .
    Ki ölüm acıların en paslısıdır.
    Çocuk, ölümlerin en yaslısıdır.
    Özlem, uykuların en seslisidir.
    .
    Parantez içi (Uyku ölümün kuzeni de olsa,
    Acılar hiç uyumaz.)
    .
    Ah şimdi beyaz kanatlı bir
    güvercin olacaktım ki.

    18.
    -Özgürlük;
    Karanlığa karşı aydınlık kıvılcımını çakmaktır.
    Biraz tabuları yıkmak, biraz da yoldan çıkmaktır.-
    .
    Karanlıklar yansın dedim...
    Başını maviye yaslayınca gece,
    aydınlığa yasak koydular.
    Saçları bukleli, gözleri kavun içi
    bir güneş çizdim dağın doruğuna,
    Daha doğmadan vurdular.
    .
    Kafeslerde yüreklerini bıraktırdı kuşlara
    karanlıklarda büyüttüğümüz zulüm.
    Gökyüzünü maviye boyadı diye, nice fidanları darağaçlarında vurdu ölüm.
    Ve avuçlarımızda sadece dikeni kaldı,
    efendilerin elimizden aldığı gülün.
    .
    Yüreğimi dikenli teller yerine hep çiçekler sardı,
    Yangınları dışında, ne topu tüfeği vardı, ne de kimseye bıçakla daldı.
    Yine de onmaz yaralar açtı hayat, çoktur yarası yüreğimin.
    Neler gördü bu yorgun gözlerim esirlerin mahzun bakışlarında,
    Takılı kaldı tel örgülerde, yoktur yarısı yüreğimin
    .
    Çatlaklarımdan sızıyorum,
    kanaması sürüyor hala yaralarımın.

    Suriye ve Filistin’e Dokundurma
    19.
    Bilmezsiniz...!
    Parantez içi (Belki de bilirsiniz.)
    .
    İnsan ne kedi kanında, ne de kendi gözyaşında yüzme öğrenemez.
    .
    Bizim harabeye dönmüş kentlerimizde,
    Balıkçı ağlarında yaşanan can pazarı misali,
    Her gün can pazarları yaşanır,
    Ölüm koroları hiç susmaz.
    Kese kağıdı değildir patlayan,
    Metal kuşlardan bombalar yağar
    Göğümüzde serçeler uçmaz.
    Demir leblebiler gezinir içimizde,
    Kan göllerimizde nilüferler açmaz.
    Biz her şeyimizden vazgeçeriz de
    ölüm bizden hiç geçmez.
    .
    -Her şey eksilir de,
    Bir tek ölüm eksilmez evimizden
    Tüm sevdiklerimizi, birer birer alır elimizden.-
    .
    Parantez içi (Ki ölümün aldığını geri verdiği hiç görülmemiştir.
    .
    Oysa enkazda bile güller açardı yeniden,
    Tutulsaydı mis kokulu bir bebeğin ellerinden.
    Bu arada,
    -Hangi çiçek bir bebek kadar güzel kokabilir ki.-)

    -Ne kadar özgür yaşarsa insan,
    o kadar özgür ölür.-
    -Zafer, inadına ışığa koşanlarındır.-
    20.
    Filistinde:
    -Bir asker bir çocuğu düşlerinden vuruyordu.
    Bir çocuk gördüm düşlerini suluyordu.-
    .
    Özgürlük şarkısı söyleyen Filistin Halkına
    Kurşun yağdıran askere çağrımdır:
    Kurşun bir çocuğun cesaretini ne kadar kırabilir ki.
    Kurşun, bir çocuğu düşlerinden ne kadar vurabilir ki.
    Hangi çocuk sapanıyla bir askeri öldürebilir ki.
    .
    Bazen ağlamaktan başka
    hiçbir şey gelmez insanın elinden.
    -Ne barışçıl, ne yüce bir eylemdir ağlamak.
    Kırmadan dökmeden, gözyaşıyla yara sarmak.-
    .
    Çok şey anlatır bir damla gözyaşı.
    -Gözyaşı yüreğin dolup taşmasıdır.-
    Ağla ki Dünya arınsın,
    Silme gözyaşını bırak aksın çocuk.
    Belki böyle deniz oluruz, deryada köpük.
    .
    Umudum...!
    Bir dilim yaşamayı güvercin payı bölüşenler.
    Bir gün bize kardeşçe yaşamayı öğretecekler

    Doğa...!
    -HER köşesinden HER çatlağından HAYAT fışkıran toprağa beton eken insanoğlu,
    Ne biçmeyi bekler ki?-
    .
    Beton ormanlarında sevgi biter mi ki?
    21.
    Yol kenarında, garipçe bir güldü:
    Her sulayana çiçek açtı,
    Her okşayana koku saçtı.
    Biz ne yaptık?
    Ya işimiz bitince unuttuk,
    Ya da yolup,
    Defter arasında kuruttuk.
    Öldü...!
    .
    -Gül,
    Ne dalını kırandan,
    Ne çiçeğini derenden esirger kokusunu.-
    -Zehir ektiğin topraktan çiçek bekleme.-
    .
    İçimde bir nehir,
    İçinden kelebek kanatlı filler geçiyordu.
    Sıkı sıkı suya sarılmıştı ateş son bir umutla,
    Güneş eğilmiş su içiyordu.
    Ağa yakalanmayan balıklar,
    Can pazarından kurtulmanın sevinciyle
    bulutların üstünde uçuyordu.
    .
    Gül de sevinir kokarken !..
    Su da yorulur akarken !...
    .
    Hele bir de doğduğundan beri uyumamışsa,
    Başını taştan taşa vurmuşsa.
    .
    (Nehir: Dünyanın en uzun sürüngeni.)
    .
    Buzullar...
    Taş gibi dururken kalptekiler,
    Damla damla eriyor kutuptakiler.
    .
    Biz buna "Küresel Isınma" diyoruz.
    .
    Demek ki
    Su da ağlar !... ateşi düşsün diye.
    Yağmur niye yağar !... insanoğlunun acısına dayanamaz bulutlar.
    .
    Bu arada, benim de yangınlarımı söndürmek için, çok uğraştı yağmurlar.
    .
    Aç parantez (-Yağmur,
    Bulutların düşürdüğü umut kırıntılarıdır.
    Bulutların damla damla bize yazdığı mektuptur.-)

    -Yeterince kirlettik yeryüzünü,
    Haydi artık gökyüzüne gidelim.
    Çağımız uzay çağı,
    Bir de oranın içine edelim.-
    -Yağmur damlaları ve kar taneleri, ne olur, aklınız varsa yeryüzüne düşmeyin, kirlenirsiniz...!-
    22.
    Doğayı kirletmek insanoğlunun işi.
    Şahsen ben, doğayı çöp atarak kirleten bir hayvan görmedim.
    Aç parantez (Şiir yazarak kirleten şair de görmedim.
    Siz hiç kıyıya vurmuş şiir gördünüz mü?)
    .
    En büyük meziyetimiz,
    Güzel ne varsa canına okumak.
    Oysa,
    Ne rüzgâr eseceğim, ne yağmur yağacağım, ne güneş doğacağım
    Ne serçe uçacağım, ne de çiçek açacağım
    diye bizden izin almaz.
    Çünkü aksi kâinatın yaradılış düzenine uymaz.
    Biliriz ki,
    -Gülün gölgesi kokmaz.
    -İçi dışı karanlık olanın, yaşamında renk olmaz.-
    .
    -Plastik insanlar, düşen yağmur damlasının acısını hissetmez.
    Ağaçkakan darbesi yiyen ağacın çığlığını duymaz.
    Plastik insanların dalına kuş konmaz, yüreğine serçe yuva kurmaz.-

    Ateşe tapmayan heykeller yaptım sudan,
    Hepsi de deniz ruhlular.
    Bu devran böyle sürüp gitmez,
    Sonsuz değildir uçurumun da dibi var. - Su ve Dinozorlar Tarihi.
    .
    Gün gelir şafak sökemez kör düğümünü.

    -Yüzüstü yere düşmenin acısını, en iyi, bir dalından kopan yapraklar, bir de çocuklar bilir.-
    .
    Ve hep yaprakların hüzününü taşır
    Mevsimlerin şairi sonbahar.
    .
    Bir gün saat intiharı çeyrek geçer,
    Ve asi bir konar göçer olur dalında her yaprak.
    Sarı sıcak bir Eylül'de kucak açar toprak.
    Sarılıp bir güz yeline yeni yurduna göçer yaprak.
    -Ki ben, dökülen yapraklarda hüzünlü bir eylül uykusuyum.-
    .
    Ne ağaç söyleyebilir dalından düşen yaprağına, bir daha yeşeremeyeceğini.
    Ne de kuş söyleyebilir kanadından kopan tüyüne, bir daha uçamayacağını.
    .
    Hani nerde, bana alkış tutan yapraklar?
    Bir yandan çöpçüler silip süpürür, bir yandan rüzgar.
    Oysa yapraklar yerdeyken çok daha güzeldir yollar.
    .
    Parantez içi (Yapraklar neden serçeler ve çocuklar gibi tez canlı telaşlıdır, onlara benzer?
    Hep merak ederim.)

    -Yüreksiz bir avcının yüreğimde açtığı yara:
    Yine yerde kuş tüyleri gördüm,
    yazık değil mi kuşlara?-
    .
    Hani nerde en çok sevdiğim kuşlar?
    ‘Bir taşla iki kuş vurmak.’ mış...!
    Ne istiyorsunuz kuşlardan?
    .
    Aahhh şimdi serçelerin doluştuğu bir çınar olacaktım ki.
    Dallarım kuşlara vatan, yapraklarım karıncalara yorgan.
    .
    Çocuklar ve Kuşlar; biri göğün yaramazı, biri yerin.
    Beton ormanı kentlerinizde,
    -Camlara vuran çocuk seslerinden eser yok artık.-
    .
    Göğü bilmeyen serçe, deniz değmeyen balık, sokakta oynamayan şarkı söylemeyen çocuk mu olur?
    .
    Dünyanın en güzel iki dilinde:
    Bir kuş bir çocuğa şarkı söylüyordu “kuşça.”
    Bir çocuk bir kuşa eşlik ediyordu “çocukça”.
    .
    Göğe inancını yitirmesin kuşlar, mülkünü kirletmeyin, ağaçları kanatmayın !...
    Bir umuttur serçe sesi, simsiyah bulutların çöreklendiği gökyüzünde.
    Beton ormanlar yaratarak,
    Gökyüzü çocuklarına konacak dal aratmayın !...
    Balıkları deniz manzarasız bırakmayın !...
    Mavisini yok edip martıları ağlatmayın !...
    .
    Kuru bir dala gözyaşı olun,
    Ama, yeşile düşman bahçıvan olmayın.
    Elveda diyeceğiz Dünyaya böyle giderse,
    Doğanın dilini anlayın, doğaya kıymayın !...
    .
    Parantez içi (Mesela İstanbul’un ihtişamından bihaber yüreği kirliler,
    İstanbul’u önce Boğaz’ından yaraladılar.)
    .
    Velhasıl,
    Yeryüzü ona tecavüz edilmek için yaratılmadı.
    Eyy zehir ekip çiçek bekleyen freni patlak buldozerler,
    Yeryüzünü üzmeyin...!

    -İnancı bitenin umudu da biter.-
    -İnanmak, kalbin işidir zihnin değil.-
    -Umut her zaman vardır,
    Kimsem yok diyenler, beş vakit çağrıyı unutanlardır.-
    23.
    Güneş herkese aynı parlar,
    Biz öyle sandık.
    Cennetten bizi kovdular,
    Çünkü adaletli ölüm yerine,
    Yaşam yalanına inandık.
    .
    Geçmiş ola...!

    Dua
    .
    Yüce Yaradan mucize bedenlerimizi,
    O insanüstü dâhiyane zekasıyla yaratmış, ilahi sevgisiyle donatmış.
    İçimize, her saniye belli bir düzen içinde çalışan sayısız evren koymuş,
    Bu evrenlerin krallığını da her atışında Allah diyen,
    İlahi zamanlama dolmadan durmayacak olan kalbimizde kurmuş.
    .
    Yani kâinatta bizleri dizlerinin üzerine çöktürüp şükrettirecek o kadar çok şey var ki.

    Öyleyse duasız şiir mi olur !...
    .
    Aç parantez (Ancak, şayet inanıyorsan,
    Allah, gelişi güzel dile dolanacak, ağızda sakız edilecek bir kelime değildir.
    O’ndan alelâde birinden bahseder gibi bahsedilmez.
    Manava sipariş verir gibi,
    Tarkan’dan şarkı ister gibi dua edilmez.)
    .
    Dua ki gönüllere umut eken,
    Huzur veren yürekteki derinlik.
    Samimi bir sığınış, iç döküş, boyun büküş,
    Dertlere en büyük teselli,
    Acz içindeki ruhlara en büyük serinlik.
    .
    Dünyanın kirini yıkamak için,
    Ne çokça yağmura, ne doluya ne de kara.
    Ne Cennette özel kontenjan peşinde koşanlara,
    Ne de laboratuarda mikroskopla tanrı arayanlara,
    Sadece fikren ve fiziken özgür,
    Düşünen, akıl yürüten, inançlı ve vicdanlı insanlara ihtiyaç var.
    .
    Duaya durmuş ağaçlar misali açtım ellerimi göğe,
    Büktüm boynumu, kurdum saati umuda;
    Ki umut varsa, bu kadar karamsarlığa da gerek yok.
    Zira,
    -Sizi Yaradan sizi yarı yolda bırakmaz.-
    .
    “Allahım !...
    Başta insanlık olmak üzere, canlılar aleminin zararına olacak her şeyi defet gitsin !...
    Katıla katıla gülsün,
    Tıka basa doysun çocuklar,
    Ölüm onları hep teğet geçsin !...”

    Ve Yaşamın Son Evresi
    -Gün gelir, ömür ağacının dalları da yaprak döker.-
    Bunun için,
    -Ne Yaradan’a küsülür, ne Yaradan’dan umut kesilir.-
    24.
    Esasen,
    -Hayat, çoğu zaman döküntü toplamakla geçen, köşe bucak bir yolculuktur.-
    .
    -Hayatı sana kim verdiyse ölümünü de o verecektir.-
    Zaten herkes doğumla birlikte içinde bir ölüm tohumu taşır.
    .
    Ve her insan önce çocukluğunun,
    sonra gençliğinin katili,
    Yaşlılığının ise kurbanı olur.
    .
    -Zaman her şeyi çalar insandan,
    Kendisi gider sen durursun.
    Ve hayat insanı perte çıkarır,
    Ölüme alışmak için sürekli uyursun.
    .
    İnsanoğludur zamanın geçip gittiğinden şikayet eden.
    Oysa zaman değil kendisidir bu hayattan geçip giden.
    Zira,
    -Zaman geçip gitmek için, hiç kimseden izin istemez.-

    Yaşlanmak kötü şey evlat...!
    Yaş ilerledikçe ot bürümüş,
    Bakımsız meçhul mezarlar gibidir yüreğin,
    Daha yaşarken bayramdan bayrama hatırlanan ölülere dönersin.
    Artık üvey evlatsın bu Dünyada
    Herkesin gözüne batarsın teli çıkmış şemsiye misali,
    Yedi sülalen yük sayar seni
    Yatalak olup altına kaçırırsın,
    Takma dişlerini unutursun bardakta
    Torunlarından bir güzel dayak yersin.
    .
    Her an dört gözle ölümü beklersin.
    Derin bir yutkunma, derin bir iç çekiş, ah edişle şöyle bir maziye bakar,
    Tanrım ne olur nefes alma yükünden kurtar beni...!
    Nerde kaldı bu ecel dersin.
    Çünkü,
    -Bazen huzura kapı açan, düğün merasimi değil ölüm merasimidir.-
    Zira,
    -Huzur sadece ölüler içindir.-
    Ki aynı zamanda,
    -Huzur, gönlün gelincik tarlasıdır.-
    Ya da,
    Kucağınızda derin derin uyuyan bir kedidir.
    .
    Artık toprak seni değil, vücudunla toprağı sen beslersin,
    .
    Böylece parantez kapanır.
    Ama bu şiirin parantezi kapanmaz.
    .
    Aç parantez (Şayet bir toplum yaşlıları ile bağını keserse, ki biz buna ‘Kendi bindiği dalı kesme.’ diyoruz.
    Ve onlara yeterince sevgi, saygı, ilgi ve alaka bekliyoruz.)
    .
    Merhamet;
    Bir toplumun en büyük güvencesidir.
    -İnsanın gönül bahçesindeki en güzel çiçeği ihtiyacı olana vermesidir.-
    Ne de çok yakışır insana,
    Bir canın tüm canları sevmesidir.
    .
    Lütfen merhameti trend yapın.
    İyilikte, güzellikte, hoşgörüde yarış tutun.
    .
    -Ne kadar verirsen o kadar hak edersin.-
    .
    -Vicdan kararlarında ekseriyet aramaz.-
    .
    ..
    ...
    (Not: Ünlü ak saçlı bilge, feylesof ve şair Tahsin Özmen’in dedi ki;
    Bu şiir biraz da,
    Felsefe yapma, haikulama
    Ve aforizma patlatma gazıyla yazılmıştır.
    .
    Parantez içinde parantez (Ne yazsam tutar acaba düşüncesiyle değil.)
    .
    Unutmayın...!
    Bazı sözler altın şıngırtısı gibi hoştur.
    Bazı sözler teneke tıngırtısı gibi boştur.)

    2014

    *Düşünmek Yaşamın Pasını Silmektir, Karina Yayınevi, Ank
  • Bazen sanki karşısında biri varmış gibi konuşup, çok değişik bir ses tonuyla gülüyordu. Zaman zaman birden öfkeyle bir bağırıyordu ki, neye uğradığımızı şaşırıyorduk. Ben de de panik atak başlamıştı. Yerinden kıpırdarsa, ben aniden çok korkuyordum. Yanımda bir başkası yükses sesle konuşsa, öksürse çok korkuyordum. O sinirlenince elim ayağıma dolaşıyordu. Ne isterse hemen yetiştirmeye çalışıyordum. Neyi nereye koyduğumu hemen unutuyordum. Fakat kendime hep hakim oluyordum. Soğukkanlılığımı muhafaza etmeye çalışıyordum. Kendimi bırakırsam veya ona sabır göstermezsem daha da hasta olur diye düşünüyordum.

    Bir gün iğnesi yapılmıştı, biraz rahatlamıştı. Ben başını okşarken elimle ensesini tuttum aniden bağırdı: "Ensemi tutma, cinler oradan beynime giriyor" dediğinde çok şaşırdım. O hastalığından böyle hissediyordu. Kafasındaki sesleri farklı algılıyordu. Zaman zaman "almıyorum senin kızını, almıyorum git başımdan giiiit" diye bağırıyordu. Ben "kime git diyorsun' diye sorduğumda, "siyah cübbeli kel bir adam benim kızımı al" diyor dediğinde şaşırdım.
    Aniden kafasını duvarlara vuruyor, parmaklarını duvardaki elektrik prizine tutuyordu. "yapma" dediğimde "kafamdaki sesleri öldürmeye çalışıyorum" diyordu. Yine bir gün çok şiddetli atak yaşıyordu. Doktoru, iğne yaptırmak için ikna etmeye çalışıyordu, iğnesini yaptırmak istemiyordu. Çok kötü korku ve panik içerisindeydi. Bana bağırıp yalvarıyordu; "anne bana iğne yaptırma, doktor beni iğneyle öldürecek" diyordu. Doktor hanım, "tamam istemiyorsan yapmayalım, ama bak bir saattir iğneni yaptırmak için uğraşıyoruz, senin iyiliğin için, rahatlaman için; bak saat geç oldu, benim de evde bebeğim var, eve gitmem gerekiyor" dediğinde hemen; "tamam özür dilerim, yapın iğnemi" dedi. İki hasta bakıcı, ben, hemşire hanım, Serdar'ı ikna edememiştik. Doktor hanımın bebeğini duyunca ikna olmuştu. Doktor hanım Serdar'ın iyilikle yola geldiğini, şiddetten hoşlanmadığını söyledi. Haklıydı. Serdar hep iyilikle yola gelirdi. Sık sık doktorların odasına girip, "benim ne hastalığım var, neden beni çıkarmıyorsunuz, söyleyin" veya "beni siz hasta ettiniz, hasta olmam için beni burada tutuyorsunuz" gibi saçma sapan sözler söyleyip bağırırdı. Biraz sonra gidip özür dilerdi. Bunu her gün defalarca tekrarlardı. Sağolsun doktorlar oğluma çok sabır ve sevgi gösteriyorlardı. Zaman zaman hemşireleri bana şikayet ediyordu. Geceleri ona zarar verdiklerini söylediğinde, böyle bir şey olamayacağını, sürekli kendisinin yanında olduğumu söylediğimde; "anne hayır sen görmüyorsun, hemşirelerin cinleri, ruhları geliyor" diye tuttururdu. Bazen insanların onu başbakan yapmak istediklerini, kafasındaki düşüncelerini çaldıklarını söyleyip çok kötü korku yaşıyordu. Bunun gibi saçma sapan şeyler... Oğlum ne kadar da korkunç halüsinasyonlar içinde kıvranıyordu. Anlattıkları bizim için saçmaydı, fakat onun beynindeki gerçekleriydi. Ben kendi doğrularımı ona kabul ettirmeye çalışmıyordum. Zorlasaydım bana da güvenmeyecekti. Hafta sonları eve geldiğimizde korkuyor diye babası onun odasında yatıyordu. Bir müddet sonra, babasından da şüphelenmeye başladı. "Babam uyurken beni öldürecek" dediğinde babası da ben de çok üzüldük, ama biliyorduk ki ölüm korkusu oğlumuzun hastalık saplantılarındandı.

    Evde olduğu zamanlarda, sanrıları, hezayanları artınca, "çabuk beni hastaneye götürün" diye bağırmaya başlardı. Çaresiz geceleri alıp götürürdük. Defalarca sabah taburcu olup gece hastaneye geri dönmüşüzdür.

    Allah insanı çaresiz bırakmasın çaresizlik çok zor. Tek istediğim şey, çok yüksek dağların tepesine çıkıp haykırarak, bağırarak ağlamaktı. Oğlumun yanında hiç ağlamıyordum. Sürekli ona polyanacılık oynuyordum. Morali iyice bozulmasın diye. Göz yaşlarım içime akıp kuruyordu, sanki artık yaşamanın benim için bir anlamı kalmamıştı. Sadece oğlumun iyileşmesini düşündükçe yaşamak istiyordum. Hayat devam ediyordu, güneş yine doğuyordu, yine akşam oluyordu ama benim için bir anlamı yoktu. Zaman mevhumunu kaybetmiştim. Evladımın hastalığı beynimde sabitlenmişti. O çaresizlik içinde kıvranırken, ben dünyada yaşadığımı unutuyordum. Demek ki insan acı çekmeyle ölmüyordu; aksine acılar beni daha çok güçlendirmişti. Hep dua ederdim. "Evladım iyileşsin Allah'ım benim canımı al" diye. ​Ben iki evladımı kara toprağa zamansız vermiştim. Dayanmıştım fakat bu acılar çok derinden yaralamıştı beni. Evladım toprakta değil yanımdaydı, fakat benden çok uzaktaydı. Ulaşılması çok çok, zor olan bir yerlerdeydi. Ben gece gündüz hep ona ulaşmaya, yetişmeye çalışıyor fakat yetişemiyordum. Yine de bir gün evladıma kavuşacağımı biliyordum. Bir gün oğlum bize dönecekti. Sürekli "ne olur Serdar dön bize pes etme hastalığa" dediğimde zaman zaman "tamam" diyor, bazen de beni ne yazık ki hiç duymuyordu. Sık sık ellerini tutup "başaracağız korkma oğlum, ne olur dayan" derdim. Hep cesaret veriyor, sabretmesini sağlamaya çalışıyordum. Bazen 'Eyüp Peygamber' aklıma gelirdi. Hz. Eyüp yedi yıl hastalığına sabretmiş, peygamberlik mertebesine ulaşmıştı. Dualarımda "Allah'ım Serdar'ıma da Eyüp peygamberin sabrını nasip et, dayanma gücü ver, ızdırabı çok, yardım et Allah'ım" diye gece gündüz dua ediyordum. Hala da ediyorum. Bazen derinlere dalıp çocukluğumu ve ailemi düşünüyorum. Sarıkamış'ın orman kokan havasını, kışını ne kadar özlüyordum. Ailemi, yakınlarımı çok özlüyordum. Ne yazık ki hepsini çok zamansız kaybettim, sadece anıları kaldı. Benim ilk torun olmam, ailemin tek kızı olmam bana hep avantaj sağlamıştır. Annemin babamın ilk çocuğuydum, biraz da nazlı büyütülmüştüm. Ne yazık ki tüm sevdiklerim bu fani dünyayı terk etmişlerdi. Acılarımı üzüntülerimi paylaşacak, bana destek olacak hiçbir büyüğüm kalmadı. Keşke annem veya babam sağ olsalardı, onların manevi destekleri belki beni biraz rahatlatırdı. İnsanların her yaşta nasihate ve desteğe ihtiyaçları olduğu kanısındayım. Yine de eşimin desteğiyle dayanma gücü buluyorum. Bu hastalıkta aile birliği ve desteği çok önemli. Aile bağı güçlü olunca insan bir çok güçlüğün üstesinden geliyor. Allah'ım bu hastalığı verdiğin kulunu sahipsiz ve yoksul etmesin, işte o zaman çok zor bir yaşam olur.

    BİZDEN ÇOK UZAKTA

    Oğlum bazen bizden sanki çok uzaklarda, bazen bizim yanımızda oluyordu. "Allah'ım ne olur oğlumuz bize dönsün" diye yalvarırdım. Sanki yavrum bir girdap içinde dönüp duruyordu. Çok dalgındı. Sürekli içinden kendi kendine konuşup gülüyordu. Ben kafasını sallayıp gülmelerinden oğlumun, yine bizden, gerçek dünyadan çok uzakta olduğunu anlar kahrolurdum.

    Eskiden olduğu gibi, "Serdar dediğimde "efendim anne" demesini, yavrumun eski halini ne kadar da özlemiştim. Ama o bizden çok çok uzaktaydı. Ne kadar koşsam da yetişemeyeceğim uzaklıktaydı. Bazen kendine gelirdi. Bir gün yapılan iğnenin etkisiyle biraz sakinleşti. Bana, "Anne, ben yaşayan bir ölüyüm" demişti. Bunu hiç unutamam. Nedense, banyoya elini yüzünü yıkamaya bile gitse banyoda çok fena oluyordu, kafasındaki seslere durmadan bağırıyordu. Onun bağırmalarına sağ olsun doktorlar koşarak gelirdi. O kadar yoğun sıkıntılarına, ağır hastalığına rağmen banyosunu yapar traş olurdu. Tabii ki bağırıp çağırarak, sanki banyoda biri varmış gibi. Üstünde bir leke olsa hemen üzerini değiştirirdi. Bir gün doktor hanım "Serdar'ın özel bakımını siz mi yapıyorsunuz" dediğinde "hayır kendisi yapıyor" diye söylediğimde "çok ilginç" dedi çünkü genellikle bu hastalar öz bakımlarını yapamazlar. Fakat oğlum yapıyordu.

    Bir gün hemşire hanım, "bugün evinize gidin biraz dinlenin, ben nöbetçiyim Serdar ile ilgilenirim" demişti. Akşam üzeri eve geldim. Ne göreyim? Küçük oğlum odasında acılar içinde kıvranıyordu. Hemen alıp Tıp Fakültesi'ne geri döndüm. Oğlumu acile götürdüğümde böbrek sancısı olduğunu ve böbreklerinde taş olduğunu söylediler. Tedavisini yaptılar ve eve gidip bol su içmesini önerdiler. Eve dönmeden önce hastanenin üst katında yatan Serdar'ıma uğradım. Hemşire hanım sakin olduğunu söyledi. Eve döndük. Yolda, "nedir bu başımıza gelen Allah'ım, sen sonunu hayır eyle" diyerek ağlamaya başladım. Ertesi gün, diğer oğlumla ilgilenmem gerektiğinden hastaneye gidemedim. Ama aklım Serdar'daydı. Gece saat onbir sıralarında çok kötü içim sıkıldı. Eşime beni hemen hastaneye götürmesini söyledim. Hemen yola çıktık. Yol her zamankinden daha uzun gelmişti bana. Sanki bitmek bilmiyordu. Hastaneye geldiğimizde, hemşire hanıma hemen "Serdar nasıl?" diye sordum, "iyi odasında uyuyor" dedi. Odasına koştum, odası karanlıktı. Sadece gece lambası yanıyordu. Kendisi yatakta oturuyordu. Işığı yakınca şok geçirdim, sol kolunu yataktan sarkıtmış, yer kanla kaplanmıştı. Babası neden yaptığını soruyor, fakat o hiç konuşmuyordu. Hemşire hanım hemen doktoru çağırdı. Doktoru da hemşire de çok şaşırmışlardı. Acile götürdük, bileğine dikiş attılar, odasına çıkardık. Rengi çok solgundu. Hiç sesini çıkarmıyordu.

    Günler sonra sordum; "neden yaptın, neyle kestin bileklerini" diye? 'Kafasındaki seslerin' sürekli bileklerini kesmesini söylediğini ve dayanamayıp kestiğini söyledi ama neyle kestiğini söylemedi. Biz ne kadar kesici hiç birşey bulundurmazsakta o neyle kestiğini nereden bulduğunu bize söylemedi.
    ​VE TABURCU OLDU

    Bir yıl sonra taburcu olmuştu. Hastaneden eve geldik. Yattığı dönemlerde arada bir hafta sonu izinli eve geliyorduk. Fakat çok sıkıntılı olduğu için hemen hastaneye geri dönüyorduk.

    Evet. Bir yılın sonunda eve gelmiştik. Fakat hiç de iyi değildi. Yaklaşık üç saatte bir iğne yapılıyordu, ilaçlarını saatinde düzenli içiyordu. Hiç te iyileşme göstermiyordu. Doktorları bize kötüleşirse getirin demişlerdi. Kısa bir zaman sonra evde daha da kötüleşti. Çok hırçınlaştı. Bir dediğini iki etmiyorduk. Geceleri yatmıyordu. Sürekli bana sorular soruyordu. Birini cevaplamadan ötekine geçiyordu. Artık takıntılarından ne yapacağımızı şaşırmıştık. Sorularına verdiğim cevabı anlamazsa, bağırıp çağırıp gece babasını ve kardeşini uykudan uyandırırdı. Hep beraber oturup onu ikna etmeye çalışırdık. Tabi ki başarılı olamazdık, o yine bildiğini okurdu. Zaman zaman "anne seni dövmek geliyor içimden, beni ya bağla yahut iğne yap çabuk!" diye bağırırdı. O bağırdığı zaman benim ellerim titremeye başlardı. Ve böylece kısa bir süre sonra hastaneye geri döndük.

    Hemen yatışını yaptılar. Artık hastane bizim ikinci evimiz olmuştu. Yine ilaçlar ayarlandı. Ama oğlumu hiç etkilemiyordu, ilaçlara istenilen cevabı vermiyordu. Bir gün doktor hanım bana, "oğlunuza bir ilaç vermek istiyoruz, belki bu ilaç iyi gelir. Fakat bu ilaç ülkemizde yok. Yurt dışından getirtebilir misiniz" dedi. Çok sevinmiştim. Hemen reçeteyi alıp eve geldim. Birkaç gün içinde yurt dışından getirtmiştik. Hemen ilaca başlandı. Yavaş yavaş iyiye gidiyordu. Biraz rahatlamıştı. Bir ay olmuştu kullanalı. Hafta sonu eve gelmiştik. Ertesi gün oğlum öksürmeye başladı. Ateşi vardı. Rengi çok solgundu. Endişelenip hemen hastaneye götürdüm. Doktorları hemen tahlillerini yaptılar. İlaç kan tablosunu bozmuştu, ilacı hemen kestiler. Oğlum mikrop kapmasın diye bir sürü önlem aldılar. Başka ilaç vermediler. Bu oğlumun iyiliği içindi. Artık başka ilaç içmediği için çok kötü alevlenmeler başlamıştı. O ilaç kan tablosunu bozduğu için bir daha o ilaçtan kesinlikle verilmemesini söylediler. O zaman doktorları haklıydılar.

    Evet bu ümidim de sönmüştü. Oğlum şimdi çok kötü bir durumda idi. Alevlenmeleri çok şiddetliydi. Yine yatağına bağlanıyordu. Hareketsizlikten olsa gerek, "topuklarım ağrıyor" diye arada bir sızlanıyordu. Bense sürekli ayaklarının altına (topuklarına) pamuk koyuyordum. Böylece günler geçiyordu. Ve yine eski ilaçlarına başlandı, iğneler yine vuruluyordu. Yine bizden, dünyadan uzaklaşmaya başlamıştı. Her zamanki gibi yine yanından hiç mi hiç ayrılmıyordum. Artık bizimle hiç konuşmuyor, beni hiç duymuyordu. Kendi dünyasına kapanmıştı, sadece zaman zaman bağırıyordu. Bazen korkunç bir ses tonuyla kendi kendine gülüyordu. Saatlerce dalıp bir noktaya bakıp kendi kendine konuşuyordu zaman zaman. "Sizin söylediklerinizi yapmayacağım, sizin emirlerinizi dinlemiyorum" diye kafasındaki seslere bağırıp duruyordu. Bense çaresiz onun bu haykırıp çırpınmalarını içim kan ağlayarak bazen de korkarak sabırla dinleyip, onu üzmeden yatıştırmaya çalışıyordum.

    Sürekli onunla konuşmaya çalışıyordum. Onun sevdiği ve hoşlanacağını bildiğim şeyleri, ona sürekli anlatıyor, onunla konuşmaya, onu konuşturmaya çalışıyordum. Bir gün bir hasta annesi odamıza gelip, "sen duvarlarla mı konuşuyorsun" dedi. Ben, "Hayır, yavrumla konuşuyorum" dedim. O anne bana, "Oğlun seni duymuyor ki. Hiç mi bıkmıyorsun" demişti. Ben yine "oğluma bir şeyler anlatıyorum" dedim. "Oğlum şimdi belki beni duymuyor ama bir gün "o beyin" uyanacak uykusundan, oğlum beni duyacak, konuşacak" deyip, ağlamaya başladım. Korkuyordum. Köksal'ım ve Hakan'ım gibi bu yavrum da ellerimi bırakıp beni terk edecek... Bunları düşündükçe oğluma daha çok destek olmaya çalışıyordum. Hep kafamda çareler arıyor fakat bulamıyordum. Allah'ım hiç kimseyi çaresiz bırakmasın çok çok zor...​Yine yılmadan, usanmadan oğluma, dünyada olup bitenleri, gazetelerdeki haberleri, akrabaları sürekli anlatmaya çalışıyordum. O benimle hiç konuşmasa da, beni hiç duymasa da...
    Bir anne olarak sürekli çare arıyordum. Allah insanı çaresiz bırakmasın. Çevremdeki insanlar hacı hoca öneriyordu. Ben, isteksiz de olsa duyduklarıma gidiyordum. O maddi ve manevi sıkıntılı yıllarımızda, hemen hemen Türkiye'nin yarısını dolaşmıştık. 'hacı hoca' derken, 'biyoenerji', 'akapunktur', 'hipnoz', 'bitkisel ilaç', hepsini denemiştik.
    Şimdi düşünüyorum, çaresizlik insanı nerelere sürüklüyor. Yazık! Para ve zaman kaybı. Başka da hiçbir şeye yaramıyor. Yine de en iyisi müsbet ilim, gerisi boş şeyler. Hastalığının ilk yıllarında yine çok yanlış bir şey yapmıştık.
    Serdar'ı 'hoca'ya' götürmüştük 'hoca' bir tasa su koydu. Oğluma bir şeyler okuduktan sonra "suya bak bir şeyler görüyor musun" dedi. Zaten oğlum hastalığından dolayı halüsinasyon görüyordu. Serdar saçma sapan bir şeyler söyleyince, hoca "tamam" dedi "bunlar senin cinlerin". Hocanın bu saçma konuşması bizim on yılımıza maloldu.

    Böylece Serdar on yıl boyunca ruhlara, cinlere inanıp bize de kendine de çok zor yıllar yaşattı. Ben kendimi bu yüzden affetmiyorum. İnşallah bu yazdıklarımı hasta yakınları okur da benim yaptığım yanlışları yapmazlar. Doktor ve ilaçtan başka şey düşünmesinler. Yine eş dost hacı hoca öneriyordu. Bir gün eşim haklı olarak isyan etti bana "Duayı kendin oku, sen Alllah'a yalvar, anasın, Allah senin duanı kabul eder. Kullardan mı medet, yardım umuyorsun. Allah ile arana elçi mi koyuyorsun?" demişti. Haklıydı. Ama çaresizlikten, her şeyden herkesten yardım bekliyor insan. Ben o zaman gökteki yıldızlara bile yalvarıyordum, belki sesimi duyarlar diye ama nafile sesim duyulmuyordu. Yine de sürekli dua ediyordum, hala da ediyorum çünkü duaya inanan bir insanım. Çaresizlik insanı hep bir umuttur diye bir takım arayışlar içine itiyor, istemeden bir takım yanlışlara yöneltiyor. Biz böylece yavaş yavaş yılları deviriyorduk. Alışması, kabullenmesi zor olsa bile...

    Gerçeği ne kadar erken kabul ederse insan, o kadar daha mantıklı hareket ediyor. Birkaç ay sonra yine hastahaneden taburcu olmuştuk. Ama hiç iyi değildi. Çok mutsuz, sinirli, şüpheci ve kendi dünyasındaydı. Sanki yıllardır o kadar yoğun tedaviler oğluma yapılmamıştı. Hezeyanları aynen devam ediyordu. Uzun bir seyahate çıkmanın belki yararı olur diye düşündük. Amcası görevi nedeniyle 'Elazığ'ın maden' kazasındaydı. Oraya çok zor bir yolculukla gittik, ilk günler biraz rahattı. Birkaç gün sonra yine sıkıntıları başlamıştı ve anladım ki nereye götürsek götürelim maalesef, oğlum hastalığı nedeniyle pek te farkına varmıyordu. Yine şüphelenmeye, insanlardan uzaklaşmaya başlamıştı.

    Eve döndük. Evde yine çok huzursuz. Malum takıntılar devam ediyor, ilaçlarını içiyordu. Yemeklerden şüpheleri azalmıştı, artık yemek yiyordu ama sofraya oturunca, ne yediğinin sanki farkında değildi. Çok ta sinirli oluyordu. Bazen ani bir hareketle sofrayı yerle bir ediyordu. Sürekli bir şeyler arıyordu. Ne aradığını sorduğumda kulaklarına şiş batırıp sesleri öldürmek istediğini söylerdi. Bense evde ne kadar kesici, delici alet varsa kaldırmıştım. Yine de onu en çok rahatsız eden tabii ki seslerdi. Bütün gün ruhlarla cinlerle uğraşıyordu. Kendine de bize de hayatı zehir ediyordu. Bir gün aniden balkona koştu, kendisini aşağıya atmak istedi. Ben sadece "Allah'ım Serdar!" diye bağırabildim. Ani bir hareketle geri dönüp bana baktı. Bense donup kalmıştım, vazgeçti. Balkona koştuğumda bana sarılarak ağlamaya başladı;
    "Anne; kurtarın beni bu seslerden, bu hastalıktan, yaşamaktan bıktım. Ben dünyada yapayalnızım hiç arkadaşım yok, günlerim acıyla, şüpheyle, korkuyla geçiyor, yaşamak istemiyorum" dedi. Ne kadar zordu. Koca dünya oğluma da bize de dar olmuştu. Milyarlarca insanın yaşadığı dünyada oğlum yapayalnızdı. Ben de artık yaşamaktan bıkmıştım.

    Bir gece çok şiddetli atak ve alevlenme geçiriyordu. Sabaha yakın uyudu. Bense çaresizlikten ne yapacağımı şaşırmış, evladımın çektiği ızdırabın belki bin katını çekiyordum. Bir anda kararımı verdim, intihar edecektim. Fakat Serdar'ımı arkamda bırakmayacaktım. Odasına girdiğimde yavrum bir melek gibi uyuyordu. Birden kendime gelmiştim. Yok Serdar'ımı bu ızdırabıyla bu dünyada bırakamazdım. Kendi hayatım benim için önemsizdi. Ama yavrumu annesiz çaresiz bırakamazdım. Hastaneye gittiğimizde doktoruna ağlayarak anlattım. Doktoru çok üzüldü, "sakın böyle bir şey yapma, Allah'tan ümit kesilmez" dedi. Sabredin belki bir gün bu hastalığın çaresi bulunur demişti. Bilim çok ilerledi, yeni ilaçlar çıkıyor sabredin demişti. Evet; 'yeni ilaçlar'... Bu kelime beni çok mutlu etmişti, yine ümit doğmuştu.​

    OĞLUM ŞİZOFRENİ

    Bu ümitle hastaneden eve döndük. Fakat yine süreli sorular soruyor, bazen dalıp dalıp gidiyor ve aniden bağırıp kafasındaki seslerle sanki kavga ediyordu. Artık oğlumun takıntılarını biliyordum. Hastalığını biliyordum. Onu nelerin çok rahatsız ettiğini biliyordum. Hezeyanlarını biliyordum. Ona yardımcı olmaya çalışıyordum. Oğlumun malum takıntıları; kedileri, cinleri v.s. gibi bu takıntılarıyla bütün gün uğraşıyor, geceleri uyumuyor, sabaha kadar bizi de kendini de çok yıpratıyordu. Gece bile iğne yapıyorduk. Bir iki saat ancak uyuyordu. Onun için de, bizim için de günler, aylar çok sıkıntılı ve acıyla geçiyordu.

    Bense artık yıllardır uykuyu unutmuştum. Bir gün rengi kıpkırmızı oldu. Ne olduğunu sordum. Nefesini tuttuğunu, kafasındaki sesleri; cinleri, ruhları öldürmek istediğini söyledi, ilaçlarını saatinde içmesine rağmen yavrum çaresizlikten ne yapacağını şaşırmıştı. Babasıyla düşündük, taşındık. Bir de başka yere götürelim dedik. Başka küçük bir ilde bulunan "Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi"ne götürmeye karar verdik ve götürdük.

    Doktorlar hemen yatışını yaptılar. Oğlum bu sefer bize zorluk çıkarmadı. Ne yazık ki yıllar önce, o ilk hasta olduğunda, bu hastaneden korku ve panikle çıkardığım yavrumu bu kez kendi ellerimizle getirip yatırdık. Yıllar önce doktor bey, "çıkarmayın, tedavi olsun, sonra kendi ellerinizle getirirsiniz" demişti. Ne kadar da haklıydı.

    O gün akşama kadar oğlumdan ayrılamadım. Bahçede oturduk. Ertesi gün doktoru bulup, durumu hakkında bilgi aldım. Doktoru, "sen oğlunun hastalığını ve ne kadar hasta olduğunu biliyor musun" dediğinde, "evet biliyorum, paranoid şizofren" dedim. Doktoru şaşırdı. Ben evladımın hastalığını ilk hastalandığı yıldan itibaren okuyarak, onu inceleyerek kendim öğrenmiştim. Oğlumu inceleyerek, kitaplar okuyarak, araştırıp sorarak... Okuduğum bir kitap bana her şeyi anlatıyordu. Kitaptaki anlatılanla oğlumun çektikleri aynıydı. Artık emindim oğlum 'şizofreni'di. O geceyi hiç unutmam. O anda sanki benim için 'kıyamet kopmuştu'. Ben ki ne acılara dayanmıştım ama bu acı dayanılacak gibi değildi. 'Serdar'ı' ne umutlarla büyütmüştüm. 'Köksal'ımın', 'Hakan'ımın' büyümesini görememiştim ama Serdar'ım üniversiteye kadar gelmişti. Fakat kadere bak.. Ne kadar acımasız tokat atmıştı yavruma... Hiçte hak etmediği halde... Eşime oğlumuzun ne yazık ki 'şizofreni' olduğunu söylediğimde bana gayet sakin bir halde "kim değil ki", "sen hastalığın adına, nasıl bir hastalık olduğuna değil, nasıl yardım edip ona yardımcı olacağına, nasıl tekrar hayata döndüreceğine bak" demişti. Onun bu sözleriyle bir anda kendime gelmiştim. Haklıydı. Eşime çok teşekkür ederim. Bana her zaman destek olmuş, yol göstermiştir.

    Bunca yıl, sağolsun doktorlar bana oğlumun şizofren olduğunu hiç söylemediler. Herhalde çok üzülür, umutsuzluğa düşeriz diye. Haklıydılar ama ben biliyordum. Ancak böyle bir hastalık, melek gibi yavrumu bu hale getirebilirdi. Yatışının dördüncü günü erkenden hastaneye gittim. Saat dokuz civarıydı. Hemşireye oğlumu sordum. Elektroşok yapıldığını söyledi. Biraz dışarıda bekledim. Ve içeri girip oğlumun kaldığı yeri görmek istedim. Hemşire hanım şaşırdı. "Olmaz" dedi. "Neden" diye sordum. "Bu serviste çok ağır hastalar var" dedi. Ben "Neden? Onlar da insan değil mi? Benim yavrum da orada yatıyor. Oradakiler de insandır" diye ısrar edince içeriye girdim. Yavrum yatakta yatıyordu. Şok yapılmıştı. Yavrumun o badem gözlerinden yaşlar akıyordu. Kendinde değildi. Ağzında kalın bir sargı bezi vardı ve çırpınıyordu. Gencecik bir hasta yavrumuzun yanına oturmuş, onu tutuyor, yataktan düşmesin diye bekliyordu. Bana, ses çıkarmamamı söyledi. "Oğlunuz şok oldu. Uyuyor. Ben de onu bekliyorum. Kalkarsa tansiyonu düşer. Yere düşmesin diye onu bekliyorum" dedi. Birazdan ağzındaki bezi alırız dediğinde çok duygulandım. Biraz sonra oğlum uyandı. Kaldığı yeri gördüm. Oradaki doktorlara, hemşirelere, hastalara ve tüm çalışanlara çok üzüldüm çünkü devletimizi yönetenlerin insana, insan sağlığına ve çalışanına ne kadar önem verdiği çok bariz bir şekilde belli oluyordu. Aslında devletimiz çok güçlü ve asil bir devlet ama şimdiye kadar bizi yönetenler de kabahat. Neyse oğlumu alıp bahçeye çıkardım. Bizim peşimizden o genç hasta geldi. Elinde bir dilim ekmek, üzerinde reçel vardı. "Teyze bunu oğlunuza yedirin. Şoktan sonra tatlı iyi gelir" dedi. işte böylece o çok ağır hasta denilen insanlarla çok iyi dost olduk. Her gün gittiğimde yanıma gelip, sohbet ederlerdi. Hemşire hanım bir gün, "siz çok cesursunuz" dedi. "Ben yıllardır burada görev yapmaktayım, bu servise kimse girmezdi, hasta yakınları bile kapıdan içeri girmezdi" dedi. Ben de "bu cesaretten değil insana olan sevgimden, buradakiler de insan, onlar bizden farklı değil, benim oğlum da burada tedavi görüyor. Ben oğlumu ne kadar seviyor üzülüyorsam o insanların anneleri de en az benim kadar üzülüyorlardır" diyebilmiştim.​

    Bir ay sonra oğlum taburcu oldu. Eve döndük. 'Şokların' etkisiyle, iki ay biraz iyiydi. O iyi günlerinde yeni bir saz almış, sazını zaman zaman çalıyordu. Bir gün Kayahan'ın "Allah'ım, neydi günahım" ve "kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime, titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime" şarkılarını çalmaya başladı. Söylerken ağlıyordu. Oğluma ağlamamasını, iyi olacağını söyledimse de fazla ikna edemedim. İki ay sonra yine Tıp Fakültesi'ne yatırdık. Yine aylar ayları kovalıyordu. Küçük oğlum ve eşim yine yalnızdı.

    Bazen eşim hastaneye gelmeyince, kardeşi gelirdi. Ona yiyecek birşeyler getirirdi. Oğlum hastanenin yemeklerini yemiyordu. Şüpheleniyordu. Zaman zaman doktorlarından da şüpheleniyordu. Bir gün bana "anne" dedi ve yine sustu. "Söyle oğlum ne olur söyle" diye ısrarla sordum. Geç te olsa cevap verdi. "Ben ölürsem çok ağlama, ama bil ki ben çok acı çekiyorum, bunu bilin" dedikten sonra yine derin bir sesizliğe gömüldü. Bir anda dünya başıma yıkıldı. Ben o anda kendimi zor salona attım, fenalaştım. Hemşire hanımlar sağ olsunlar çok ilgilendiler benimle. Doktor hanım bana bir iğne yaptırdı, moral verdi. Bu hastalığın insanı öldürmediğini söyledi. "Oğlunuzun söylediklerini ciddiye almayın, o çok ızdırap çekiyor ama hastalığından öyle konuşuyor" dedi. Oğlum ve onun gibi hasta olan insanlar ne kadar acı çekiyorlar bizler bunun farkında değiliz.

    Kardeşiyle bir gün onu alıp hastanenin alt katındaki kafeteryaya götürdük. Biraz oturduk. Fakat çok sinirli ve tedirgindi. Alıp odasına çıkarırken birden kardeşine sarılıp pencereye doğru sürüklemeye başladı. Sonra onu bırakıp, kendini camdan atmak istedi. Çok korkmuştuk. Zorla ikna edip odasına çıkardık. Kardeşi de çok korkup etkilenmişti. Kardeşine hastaneye gelmemesini söyledim. Artık sık gelmiyordu. Onu hep uzak tutmaya çalıştık. Etkilenmesin diye... O yavrum da hep yalnız kalmıştı. Zaten yıllardır yalnızdı. Okula gidiyordu. Babası da kendini iyice içkiye kaptırmıştı. Babası çok üzülüyor, bir türlü kabullenemiyordu. Üzüldükçe içkinin dozunu artırıyordu. Yine de o yavruma elinden geldiğince yardımcı oluyordu; yemek yapıyor, ütüsünü yapıp okula gönderiyordu.

    Yine de çok üzülüyordum. Çünkü ben ona yıllardır annelik yapamıyordum. O sıcacık yuvamız ne hale gelmişti. Hafta sonları bazen eve gelirdik. Evimiz sanki cenaze evi gibiydi. Herkes suskun, üzgün. "Allah'ım sen bize sabır ver, sen bana sabır ver" diye dua ederdim. Anlıyordum ki sabır ve cesaretle bunların üstesinden gelebilirdim. Başka çarem yoktu. Bir yandan hasta oğlum, bir yandan eşimin alkolü. Gün geçtikçe alkolün dozunu daha çok artırıyordu. Zaman zaman onunla uğraşmak Serdar'la uğraşmaktan daha zordu.

    O sıkıntılı çaresiz yıllarımızda, bir de eşimin alkolü... Eşim aslında uysal bir insandır, fakat alkol onu sanki esir almıştı. Ona da hak veriyordum. Çünkü acıları beraber yaşamıştık. Çok genç yaşında acıları yaşamış, evlatlarımızı kendi elleriyle toprağa vermişti. Ve Serdar'ın hastalığı onu büsbütün yıkmıştı. Alkolle kendini avutuyordu. Ömründe hiç sigara bile içmeyen bir insanın kendini alkolle avutmasını anlıyordum. Eşime de sabredip anlayış gösteriyordum. Yine de sadece dua edip, hayata dört elle sarılıyordum. Bir gün yuvamız yine eski haline dönecekti. Bundan emindim. Bu kadar çaresizlik ve yoğun sıkıntılarıma rağmen bir gün herşeyin düzeleceğine inanıyor, sabrediyordum. Bir anne, bir eş olarak benim tek silahım sabır, sevgi ve zamandı. Hele de zaman her şeyin ilacıydı.​Yine bir gün akşam üstü küçük oğlum hastaneye telefon açtı. "Anne eve gel, ben hastayım" dedi. Hemen eve gittim. Yavrum diş çektirmişti. Damaklarına dikiş atılmış, iki gündür yüzü şişmiş, hiç bir şey yiyememişti. Babası da iki gündür görevli, şehir dışındaymış. Çok ızdırap çektiğini, mecburen beni çağırdığını söyledi. Fakat Serdar'ı yalnız bırakamıyordum. Ne yapacağımı düşünürken o anda odamıza annesi ve babası 'Psikiyatri Profesörü olan ve kendisi de o zaman tıp öğrencisi olan 'Tolga' geldi, ondan rica ettim. "Serdar'ın yanında biraz kalır mısın? Eve kadar gitmem gerekiyor" dedim. "Tabii ki kalırım, siz gidin" dediğinde çok sevindim. Hemen eve gittim. Oğlumla ilgilendim ve gece hastaneye geri döndüm. Döndüğümde "Tolga" hala Serdar'ın yanında oturuyordu. O anda çok duygulandım. Anladım ki "Tolga" çok iyi bir doktor olacaktı. Şimdi Amerika'da psikiyatrist. TEŞEKKÜRLER 'Tolga' Küçük oğlumsa o dişinden çok ızdırap çekmişti

    Bu oğlum sessiz, sakin, uyumlu bir yapıya sahip. Kardeşiyle çok iyi anlaşan, onu iyi anlayan, hastalığını iyi bilen bir insan. Bazen düşünüyorum ya aksi olsaydı. Bir de onunla uğraşmak zorunda kalırdım. Bu yönden şanslıydım.

    Birkaç ay sonra taburcu olup eve geldik. Yine aynı sıkıntılar devam ediyordu. Gecemiz, gündüzümüz yine çok sıkıntılı geçiyordu. Babası kendini içkiyle avutuyordu. Bana da sabretmemi, bu hastalıktaki en iyi ilacın sabır olduğunu söylüyordu. Benim de sabretmekten başka hiçbir seçeneğim yoktu. Hep, "Allah'ım, bize sabır, yavrumuza şifa ver" diye gece gündüz dua ediyordum. Yıllardır hep yaptığım gibi, yanından hiçbir yere ayrılmıyordum. Onun sorularına cevap bulmaya çalışıyordum. Artık yıllardır akrabalardan hiç kimse de gelmiyordu evimize. Ne arayan, ne soran... Ailece iyice yalnız kalmıştık.

    Bazen düşünüyorum. İnsanlar ne kadar acımasız ve anlayışsız. Siz hastayla, hastalıkla uğraşırken insanlar nelerle uğraşıyor. En yakın akrabalarınız da sizi terk ediyor. Önceden sizi ziyarete gelenler, arayıp soranlar ne yazık ki hastalığın adını duyunca sizi terk ediyorlar. Yıllardır sizi telefonla bile aramıyorlar. Sanki bu hastalık sızın ve evladınızın seçimiymiş gibi, sanki siz günah işlemişsiniz de bu da cezasıymış gibi... Önceleri çok üzülüyordum. Ama artık üzülmüyorum. Alıştım çünki. ​ESKİŞEHlR'E TAYIN

    1995'te eşimin tayini Eskişehir'e çıktı. Sanki bu çektiklerimiz yetmiyormuş gibi anlamsız, çok zamansız bir tayin durumu idi. Çaresizdim. Oğlumuz hasta, hava çok soğuk, kış. Diğer oğlum okula gidiyor. Ne yapacağımı bilemiyordum. Eşimi ikna edip hasta çocuğumuzu evde, kardeşiyle bırakıp eşimle birlikte Ankara'ya gittik. Ertesi günü durumu Orman Genel Müdürlüğü yetkililerine anlattık ve tayini durdurdular.

    Bursa'ya evimize geri döndük. Eve geldiğimizde oğlumuz ağır bir alevlenme geçirmişti. Kardeşini dövmüş, evde bir çok şeyi parçalamış, kırmış, kardeşine üç gün yemek yedirmemişti. Yemeklerde zehir var diye hep engellemiş. Hemen hastaneye götürdük, iğnesini yapıp, hemen yatışını yaptılar. Böylece sık sık hastane yatışlarıyla zaman su gibi akıyordu. Yıllar geçtikçe çok üzülüyordum. Evladımın hayatla bağları sanki günden güne kopuyordu. Yine de sabırla ona yardımcı olmaya çalışıyordum. Artık hastalığını iyice öğrenmiştim ve oğlumun şüphelerine, halüsinasyonlarına çok zekice, onu yatıştırıcı cevapları vermeyi, onu kırmadan, sinirlendirmeden, dakikada bir anlamsız sorularını cevaplandırmayı öğrenmiştim. Ama yine de yeterli olmuyordum. Yıllarca hastanede, evde uyumamayı artık benimsemiştim. Adeta bir robota dönmüştüm. Yılları, ayları, günleri unutmuştum. Tek isteğim ıssız bir dağın çok yükseklerine çıkıp haykırarak ağlamaktı. Oğlumun yanında ağlayamıyor, hep sabrediyordum. Öyle bir sabır ki; bana ayların değil yılların sabrı gerekliydi, bunu biliyordum. Fakat zaman zaman sabrımın da tükendiğini hissediyordum. O zaman ıssız dağları çok özlüyordum. Rahatça ağlayabilmek için... Belki de beni dağlar anlardı diye düşünürdüm. Zaman mevhumunu çoktan unutmuştum. Saatler, günler, aylar, yıllar benim için hiç önemli değildi.

    Birgün hastanede camdan dışarısını seyrediyordum. Cama kar taneleri düştü. Birden irkildim ve "hangi aydayız" diye düşündüm. Fakat aklıma gelmiyordu. Hemşire hanıma sordum. Aralık ayında olduğumuzu söyledi. Şaşırdım. Aylar ne de çabuk geçiyor diye düşündüm. On bir yıl boyunca sekiz saat uyuduğumu hiç hatırlamıyorum.

    Sabahlara kadar oğlumun baş ucundan ayrılamıyordum. Biraz uzaklaşsam hemen çağırıyordu. Gündüzleri de öyleydi. Biliyordum; yanından ayrılsam hemen "anne" diye çağırıyordu. Sadece serum takılınca sesini çıkarmazdı. Sürekli dua ediyordum. Tek sahibim Allah'ımdı. Ona yalvarıyordum. Yağan kara, yağmura... Açan çiçeklerinin yapraklarını okşayıp ağlayarak "ne olur
    Serdar için sen de dua et" diye ağaçlara yalvarıyordum. Ne olur sizler de benimle dua edin Serdar'a. Allah'ım onun gençliğine acısın, şifa versin. Bazen, kendimi dünyada yapayalnız hissederdim. Balkondaki çiçeklerim benim dostlarımdı. Evde onlarla dertleşirdim.

    Bir gün çok yağmur yağıyordu. Ben balkona çıkıp, ellerimi gökyüzüne açıp, yağan yağmuru biriktirip, çaresizlikten yağmura, "sen de, sen de dua et yavruma" diye saatlerce ağladım. "Allah'ım yardımcımız ol" diye hep dua ederdim. Yoldan geçen insanlara, çıkan gürültüye, konuşulan her kelimeye... Arada set oluşturmaya çalışıyordum ama nafile. Ben doğrularımla ona yeterli olamıyordum. Evimizdeki kapı zilini iptal etmiştik. Telefonun fişini çekmiştik. Televizyon açamıyorduk. Bunlardan müthiş rahatsız oluyordu. Televizyondaki spikerden dahi şüpheleniyor, onun ve bizim beynimizi yıkadıklarını, düşüncelerini okuduklarını söyleyip, sinirleniyordu. Konuşulan her kelimeden bir anlam çıkarıyordu. Yine bir gün babasına çok sinirli sinirli bakıp, aniden büyük sehpayı kaldırıp tam babasının başına atarken ben sadece "Serdar o senin baban", diyebildim. Hemen sehpayı yere bıraktı, ilk defa o hareketi sabrımı taşırmıştı. Babasına, "neden Serdar'a bir tokat atmadın, ya sehbayı başına atsaydı" dediğimde babası tokatın çözüm olmadığını, aksine ona ters etki yapacağını söyledi.
    Evde nasıl hareket edeceğimizi şaşırıyorduk. Yok elinizi niye öyle tuttunuz, ayağınızı niye böyle koydunuz, niye öyle baktınız. "Bana hasta olmam için işaret ettiniz", gibi saçma sapan şeylerle sürekli bizimle uğraşıyordu.​Oğlum yirmi beşinci yaşına girmişti. Onsekiz yaşından, yirmibeş yaşına, nasıl bir hastalıkla mücadele ederek girmişti. Hayatının baharı zindan olmuştu. Bunca yılı hastaneler ve ev arasında geçirmişti. Bir gün profesör hanıma "artık hiç umudum kalmadı" dedim. Hoca "her zaman umut vardır, sabredin, çok iyi gelişmeler, çalışmalar var yurt dışında. Çok etkili ilaçlar çıkacak" demişti. Ben çok rahatlamıştım. Onun o sözünü unutamam. Yeni ilaçları beklemekten başka hiç umudum kalmamıştı.

    Artık iyice anlamıştım. Oğluma şimdilik tıbbın yapacağı fazla da bir şey yoktu. Herşey denenmişti. Çok dirençli, ağır hastaydı. Oğlumla, çaresiz, ayları, yılları, sıkıntı ve acı içinde geçiriyorduk. 'şizofreninin' oğluma verdiği acıyla, yıkımla kahroluyorduk. Yine de yeni ilaçların çıkmasını ümitle bekliyorduk. Elimizden geldikçe onu rahat ettirmeye çalışıyorduk. Bazen, keşke oğlum küçük olsaydı, yine onu kucağımda sallayarak uyutsaydım diyordum. Hep o günleri arıyordum. Fakat artık hiçbir şekilde ona gücüm yetmiyordu. Küçüklüğünde uyumadığı zamanlar beşiğinin yanına radyoyu koyardım, müzik dinletince uyurdu. Bazen gözlerimi kapatıp derin derin düşünürdüm oğlumun şimdiki yaşadıkları keşke rüya olsaydı diye... Ne yazık ki şimdi ancak iğnesi yapılınca biraz sakinleşiyordu. O zaman saçlarını okşardım, ses çıkarmazdı. Fakat kalçalarında iğne yapacak yer kalmamıştı. Kalçaları taş gibi sertti. Sık sık alkolü pamuk koysak ta iyileşmiyordu. İğne yapılırken hiç ses çıkarmıyordu artık, yıllardır alışmıştı. Fakat baldırlarından vurulunca yalvarıyordu; "bacağımdan yapmayın çok acıyor". Hemşire hanım da "üzülüyorum Serdar ama kalçaların artık ilacı almıyor çok sertleşmiş" diyordu. Kollarında da artık hal kalmamıştı. Serumları ellerinin üzerindeki damarlara yapılıyordu. Yine de bu tedaviler benim oğlumun iyileşmesi içindi. Bu kadar yoğun tedavi yapılmasaydı kim bilir daha çok hasta olurdu. Çünkü çok dirençliydi.

    Yine iğnesi yapılmış, rahatlamıştı. Başucuna oturup, saçlarını okşadım. "Geçecek aslan oğlum, badem gözlüm, sabret " diye onu iyice sakinleştirmeye çalıştım. Yüzüne baktım. Ağlıyor, o güzel gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Bana bakıp; "anne neden ben, söyle neden ben hasta oldum? Ben kime ne yaptım? Karıncayı bile ezmedim" dediğinde, sanki o sözleri hançer gibi kalbime saplandı. Ben de kendimi tutamayıp, dayanamayıp ağladım. Yine de, o sıkıntılı haliyle, "ağlama anne, ben iyi olacağım" diye moral vermeye çalıştı. Eğer onbir yıl yaşadıklarımı, oğlumun ızdıraplarını yazsam, inanın onlarca cilt kitap olurdu. Sık sık ellerini tutup, "oğlum biz başaracağız, bu hastalığı doktorların ve ilaçların yardımıyla, bizim desteğimizle yenecek iyi olacaksın, başaracaksın" dediğimde bazen yüzünde bir umut belirirdi, bazen beni hiç duymazdı. Ben yılmadan sürekli tekrarlardım. "Başaracağız, ne olur hastalığa teslim olma Serdar" diye yalvarırdım.
    Düşünün. Bir insanın hayatı, bir hastalıkla nasıl alt üst oluyor. Umutları yok oluyor, istikbali yok oluyor ve üstelik uzun yıllar, yirmidört saat acı içinde geçen bir ömür... Hem evladınızın hem sizin umutlarınız bir hastalıkla nasıl yok oluyor. Evladınız, yakınınız, düşünün... Bir anda kendini bir cehennemde buluyor. Ya annelerin yaşadığı acı? Cehennemden daha beter. Ben eminim ki evladı hasta olan tüm anneler benim gibi acı içindeler. Dünyada hiçbir hastalık 'şizofreni' kadar hastaya da yakınına da bu kadar acı, ızdırap ve yıkım vermiyordur. Düşündükçe kalbim kan ağlıyor.

    Yavrum sürekli isyan ediyordu, beni hastaneden çıkarın diye. O haklıydı fakat iyileşebileceği tek yer hastaneydi. Hastanedeki odamızın keşke dili olsa kimbilir neler anlatır diye düşünüyorum. Yıllar boyunca ne sıkıntılarımıza şahit olmuştur. Öyle zalim bir hastalık ki en yakın akrabalarınız hastalığın adını duyunca, ne yazık ki sizden uzaklaşıyor. Desteklerine ihtiyacınız olduğu zaman hiç kimseyi bulamıyorsunuz. Yıllar geçtikçe daha iyi anladım; insanın annesinden, babasından ve kardeşinden başka gerçek dostunun olmadığını... Yeter ki sabretmesini bilelim.
    Bir anne, biz şizofren hasta annelerinin çaresizliğini ve acılarını aşağıdaki dizelerle çok iyi dile getirmiş:
    Biliyorum oğlum;
    isteyerek üzmüyorsun beni
    beyninde fırtınalar kopuyor
    kurtaramıyorum seni.​

    ACABA NEREDE YANLIŞ YAPTIK?

    Sürekli derin derin düşünüyordum. Biz nerede yanlış yaptık, nerede hata yaptık diye. Hep bir sebep arıyor fakat bulamıyordum. Elimizden geldiği kadar evlatlarımızı iyi yetiştirmeye çalışıyorduk. Vatana, millete, hayırlı bir insan olmasını istedik. Ama hayat süprizlerle dolu... Nedense bize hep acı süprizler sundu. Yine de beni en çok üzüntü ve kedere boğan şey, okulların açılması, yaşıtlarının askere gitmesi, evlenip yuva kurmalarıydı. Çok üzülürdüm. Allah'ım hiçbirini yavruma nasip etmedi. Her yıl okullar açıldığında derinlere dalıp düşünüyordum.

    ilkokula başlaması...
    Okula başlayınca ne kadar sevinçliydik. Kaderini bilemeden...

    Derken ortaokul ve lise...
    Okuldan eve gelişi, ders çalışması, oyun oynaması, günden güne boy atıp büyümesi...

    Boyunun omuzlarımı geçmesi beni ne kadar da sevindirirdi. Çocukken her gün "denize gidelim anne" diyen oğlum ne yazık ki artık denizden çok korkuyordu.

    Okulu çok sevmesi, başarıları... Şimdi ise üniversiteyi kazanmasına rağmen ne yazık ki okuma gücü ve isteğini yitirmesi...

    Bunları düşündükçe sanki beynim parçalanıyor!

    Hayır! Bu gördüğüm kötü bir rüya olmalı! Serdar'ım hasta olamazdı! Çıldıracak gibi oluyordum. Allah'ım sabır ver!

    O yıllarda. Doğu ve Güneydoğu'da yüzlerce Mehmetçik şehit oluyordu. "Ne olurdu Allah'ım, oğlum da asker olup şehit olsaydı, bu hastalığa yakalanmasaydı. Bu ızdırabı, bu acıyı bize de, kendine de çektirmeseydi" diye çok dua ederdim. Şehit anaları ağlamasın, ben ağlayayım diye düşünürdüm. Çünkü benim yavrum çok ama çok hasta. Ben ona baktıkça her gün ölüyorum. Her gün daha da kötüye gidiyor. Allah'ım ya şifa ver, yahut ölüm diye ağlardım. Bir yandan da yeni ilaçların çıkması için dua ederdim. Küçük oğlum, biz hastaneden eve geldiğimizde o zamanlar abisinden korktuğu için eve girmeye korkardı. Zamanla onun gülmelerine, bağırıp, çağırmalarına alıştı. Artık o da abisine sahip çıkmaya başlamıştı. Evde kesici hiçbir şey bulundurmuyorduk. Sürekli intihar etmeyi düşünüyordu.

    Vücuduyla ilgili takıntıları daha da artmıştı. Durmadan burnunun şeklinin değiştiğini, ayaklarının bacaklarının çok değiştiğini söyleyip, bize durmadan sorular soruyordu. Verdiğimiz cevaplarla ikna olmuyordu. "Beni kulak burun doktoruna götürün, ortopediye götürün" diye tutturuyordu. Çaresiz götürsek yine de ikna olmuyordu. Hastalanmadan önce çektirdiği resimlerine bakıp sürekli ağlıyordu. Resimdeki yüzünün, gözlerinin değiştiğini, farklı biri olduğunu söyleyip duruyordu. Ne kadar ikna etmeye çalışsak da inanmıyordu. Resimlerini yırtıp atıyordu.​YİNE HASTANE AMA BAŞKA BİR İLDE

    Çok sıkıntılı günler geçiriyorduk. Bir gün eşimle düşünüp, çok büyük bir ilin hastanesine götürmeye karar verdik. Bir umuttur diye. Fakat benim için çok zor bir karardı, çaresizdik. Sağ olsun, doktorlar hemen yatışını yaptılar, iki ay tedavi gördü. Elektroşoklar yapıldı, ilaçlar verildi.

    Taburcu oldu fakat hiç iyi değildi. Hastaneden ayrıldık ve minibüse bindik. Kardeşimin evine gelmek üzere hareket ettik. Yolda minibüs, yolcu almak için durunca, arabadan hızla inip, hastaneye doğru koşmaya başladı. Hem bağırıyor, hem de koşuyordu. Ben de peşinden koşuyordum. Yorulup bir parkta oturdu. Az ilerde de üç genç oturuyordu. O gençlere çok sinirli bakmaya başladı. Ben gizlice gençlere kalkmalarını söyledim. Gençler yavaşça kalktılar. Biraz oturduk. Yalvarmaya başladım, ikna oldu. Tekrar hastaneye döndük. Doktoru onu çok kötü bir durumda gördü. Gerçekten durumu çok kötüydü. Doktor Bey, yapacak başka birşey olmadığını, eve götürmemi söyledi. Çok zor bir yolculukla eve geri döndük. Yine iyileşme olmamıştı. Ben artık umudumu yeni çıkacak ilaçlara bağlamıştım. Evde ne kadar elektronik eşya varsa fişlerini, kablolarını kesiyordu. Uzaydan onu dinlediklerini söylüyordu. Düşüncelerinin okunduğunu, bizim onun hakkında konuştuğumuzu, 'rus ajanları' tarafından takip edildiğini, onu öldüreceklerini söylüyor ve yerinde duramıyordu. Sonra evde, balkondan kendini atmak istedi. Zor kurtardık. Aynı gece, salonda oturmuş, yine de ne olur ne olmaz diye bekliyordum. Biliyordum ki uyumuyor, yine de evin ışıklarını söndürüp oğlumun uyumasını her zamanki gibi bekliyordum.

    Gece yarısı hızla mutfağa doğru koşup tedavi için aldığı ilacın bir kutusunu (50 tane) içti. Ben engel olmaya çalıştım. Beni hızla fırlatıp yere düşürdü. Kafamı çok kötü çarpmıştım. Bir yandan bana: "Neden beni dünyaya getirdin, acı çekmem için mi?" diye bağırıyordu. Babası yetişti. Fakat o ilacın hepsini içmişti. Hemen yine Tıp Fakültesi acil servisine yetiştirdik. Midesini yıkıyorlardı. Biz dışarıda bekliyorduk. Biraz sonra dayanamayıp bulunduğu yere gittim. Yanına vardığımda karnı çok şişmişti inliyordu. Kendinde değildi. Biraz sonra psikiyatri servisinden oğlumun doktoru da geldi, o gece nöbetçiymiş. Saat ikiyi geçiyordu. Bana, "burada biraz kalsın hemen yatışını yapalım, kliniğe gelsin" dedi. Sağ olsun her zamanki gibi doktor hanım çok ilgilendi ve böylece biz yine mekanımıza döndük.

    Bursa Tıp Fakültesi'nin psikiyatri kliniğinin profesörlerine, doktorlarına, tüm çalışanlarına binlerce kez teşekkür ederim, hepsine minnettarım. Bize ve çocuğumuza çok destek oldular. Ve bir sekiz ay daha bu hastanede yattı. Eğer bu hastanede uzun sürelerle yatmasaydı, belki de bir ömür boyu ilaçlarını içmezdi. Buranın sayesinde ilaçlara alıştı. O çok zor dönemlerde bu insanlar bize hep destek oldular.
    Profesör Sayın Bilgen Taneli Hocaya sonsuz teşekkürler. Profesör Suna Taneli Hocam o çok çaresiz yıllarımda, bana çok destek olup umut verdiniz, evladıma doktorluğun ötesinde bir anne şevkatiyle sabırla sahip çıkıp destek oldunuz size minnettarım. Sizlere ve çalışma arkadaşlarınıza sonsuz teşekkürler. Akrabalarımızdan göremediğimiz desteği, ilgiyi, sabrı bu değerli bilim adamlarından ve hastane çalışanlarından gördük. Yavruma sahip çıktılar, can siperane yardım ettiler. Eğer bu değerli insanlar da ilgilenmeselerdi, benim için artık yaşamın hiç bir anlamı kalmazdı.
    Oğlum adına, ailem adına ve özellikle kendi adıma Sonsuz Teşekkürler...

    Evet sonsuz teşekkür ederim o çaresizce çırpınmalarımızda evladımıza bize çok destek oldular.

    Bazen düşünüyorum da, ben galiba dayanamazdım. Evladımın sürekli gözümün önünde çaresiz haykırışları, şüpheleri, anlamsız kelimeleri, saçma sapan soruları, çok tuhaf gülmeleri, duvarlara, herhangi bir yere çok şiddetli bağırması, kendisinin başka birisi olduğunu söylemesi, annesi babası olmadığımızı söylemesi, evladımın ızdırap ve çaresizliğine sabredilip dayanılması çok da kolay değildi ve ben bunlara dayanmasını uzmanlardan öğrendim. Bir gün geçeceğine inandım, inatla sabretmeyi öğrendim. Uzun yıllar sürse de bu sabrı gösteriyordum. Zaman zaman ben de kendimi bir girdap içinde hissediyordum. Sanki bu girdaptan hiç çıkamayacağız gibi geliyordu. Yine de kendimi toparlayıp sabırlı olmayı kendi kendime telkin ediyordum. Ben sabırlı olup oğluma sahip çıkıp yardım etmeliydim. Onun bana çok ihtiyacı vardı. "Allah'ım bana sabır ver" diye dua ederdim. Oniki yılı böyle sabırla, ümitle geçiriyorduk. Bazen ümitlerim bir güneş gibi, bazen de bir mum ışığı gibiydi. Bir gün bu umutsuzluğun yerini umut alacaktı.​İSTANBUL'A TAYİN

    Eşimin tayini İstanbul'a çıkmıştı (1997). Ben çok sevinmiştim. Kardeşlerim, akrabalarımız İstanbul'daydı. Hiç olmazsa bana manevi destek olurlardı. Hemen İstanbul'a gittik, oğlumuzu Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'ne yatırdık. O hastanede iken evimizi taşıyıp yerleştirdik. Oğlumuz da tedavi oluyordu. Fakat benim hiç umudum yoktu. Bu hastanede yanında kalmıyordum. Dokuz yıldır ilk defa ayrı kalmıştık.

    Yine de her gün ziyaretine gidiyordum. Doktoru yeni bir ilacın çıktığını, alabilirsek belki de bu ilacın oğlumuza iyi gelebileceğini söyledi. Fakat bu ilaç ta henüz ülkemize gelmemişti. Bu ilacı yurt dışından getirmemiz gerekiyordu. Reçeteyi alıp hemen eve geldim. Kısa sürede ilacı temin ettik. Doktorlar ilaca başladılar. Dört aya yakın bir süre iyiye gitti. Fakat dört ayın sonunda yine hastalandı. Zaten alevlenmeleri başladığında hemen anlıyordum. Yine kedilerle uğraşmaya, türbanlı bir kızın ruhundan ve kel kafalı siyah cüppeli bir adamdan bahsetmeye başlıyordu. Etraftan şüphelenmeye başlamıştı. Hemen hastaneye götürdük yine yatırdılar. Birkaç gün sonra doktorları yine yeni bir ilaçtan bahsettiler. Biz onu da yurt dışından getirttik. Yine hemen bu ilaçla tedaviye başlandı. Yaklaşık bir ay sonra taburcu edildi.

    Fakat yine iyi değildi. Akşamları vücudunda çok şiddetli kramplar oluyordu, yine aynı halüsinasyonları başlamıştı, yine ızdıraplı günler geçiriyorduk. Her zamanki şüpheleri fazlasıyla başlamıştı. "Allah'ım sen yardımcım ol" diye dua ediyordum. Çok yoğun sıkıntısı vardı ve gergindi.

    Evde yalnızdık. Bir şeyler olacak diye korkuyordum. Babası işe, kardeşi okula gidiyordu. Ben ne yapacağımı bilemiyordum.
    Yavaşça korkarak, "oğlum seninle biraz dışarıya çıkıp hava alalım olmaz mı"diye lafımı bitirmeden birden fırlayıp beni dövmeye başladı. Hayır, bu benim oğlum olamazdı. Çaresiz hiç sesimi çıkarmadan, o vurdukça ben telefona doğru gidip sadece yan komşuyu çağırabildim. Telefonu elimden alıp parçaladı. Kapı zili çalınca kendisi açtı, sessizliğe gömüldü.

    Komşu onu alıp evine götürdü, ben gizlice yatıştırıcı ilacını komşuya verdim, içirdi. Birkaç saat orada tuttular. Eve geldiğinde benden özür diledi ağlıyordu. "Anne ben sana vurmadım, sanki başkaları vuruyordu" diye üzülüyordu. Fakat yine sıkıntılıydı. Sürekli bir şeyler arıyor, kendini öldürmek istiyordu. Evde bulunan tüm kesici aletleri saklıyordum. Bazen banyodaki aynanın önünde saatlerce kendini seyrediyordu.

    Yine günler, saatler, dakikalar çok sıkıntılı ve üzüntülü geçiyordu. Güneşin doğuşu benim için yeni sıkıntıların, yeni üzüntülerin başlangıcıydı. Oğlum hiç olmazsa geceleri bir iki saat uyuyordu. Ben biraz dinlenip gündüz soracağı sorulara ne cevap vereceğimi düşünüyordum.​