Hz. Muhammed'in (s.a.v) terbiyesinden geçen fertlerin ruh yapıları medeniyete, yönetim biçimine, insanların ictimaî ve ahlâkî davranışlarına girerek yeni bir medeniyetin mayasını yoğurmuştu. Ruhla madde arasında herhangi bir düşmanlık, dinle yönetim arasında herhangi bir çatışma, dinle dünya arasında herhangi bir ayrılık, menfaatler ve prensipler arasında herhangi bir çelişme, ahlâk ve arzular arasında herhangi bir uyuşmazlık, zümreler arasında herhangi bir çatışma ve arzularda en küçük bir taşkınlık görülmüyordu.
"Arşimed hidrostatik kanununu, Newton yerçekimi kanununu, Aristo çelişme kanununu koydular demek doğru olmadığı gibi Ebu Hanife Hazretleri de kıyası, fıkıh (İslâm hukuku) kanunlarını koydu demek doğru değildir. Bunlar, onlar tarafından konmuş olsaydı eğri ve yalan olurlardı. Doğru olmaları, Allah'ın kanunun keşf edilmesine nail olmalarından ileri gelir. Bunun için âlimler, icat eden değil keşf eden ve ortaya çıkaran kimselerdir."
Hume'a göre mucizelerin tek delili görgü tanıklığıdır. Mucizelere inanmamız için görgü tanıklarının hata yapma ihtimalinin, mucizenin gerçekleşme ihtimalinden daha az olması gerekir.
Tek bir görgü tanığının ifadelerinin doğru olmasından duyulan endişeye rağmen, eğer birden çok görgü tanığı varsa, görgü tanıklığı ciddiye alınabilir (bu, İslam ilim geleneğindeki tevâtür kavramıyla da alakalıdır). Eğer tanıklığı farklı tanıklık zincirleriyle aktarmışlarsa ve bu tanıkların birçoğu birbiriyle hiç tanışmamış kişilerse ve yeterli sayıda birbirinden bağımsız tanik var ise, bu haberi reddetmek oldukça saçma olur. Hume dahi bu tür görgü tanıklığından gelen haberin güvenilirliğinin farkına varmış ve eğer tanıklık üzere bilgi aktarımı bu şekilde geniş ise, mucizelerin de mümkün olabileceğini ifade etmiştir:
"Burada getirilen sınırlamaya dikkati çekmek isterim; dedim ki, bir mucize, bir din sisteminin temeli haline getirilecek şekilde ispat edilemez. Kabul ediyorum ki, başka şekillerde, İnsan tanıklığının ispat teşkil edeceği mucizeler veya doğanın alışılmış akışının çiğnenmeleri olabilir;
ancak bütün tarih kayıtlarında böyle bir şey bulmak belki de imkânsız olacaktır. Böylece, tutalım ki, bütün dillerde, bütün yazarlar, 1600 yılı Ocak ayının ilk gününden başla-yarak sekiz gün bütün dünyanın tam bir karanlık içinde kaldığı üzerinde anlaşıyor; bu olağanüstü olayın rivayeti halk arasında hâlâ güçlü; yabancı ülkelerden dönen bütün gezginler en ufak bir değişiklik ya da çelişme olmaksızın, aynı rivayetin haberini getiriyor; açıktır ki, günümüzün filozoflarının olgudan şüphe etmek yerine, onu kesin olarak kabul ederek nedenlerini aramaları gerekir. "