Bana öyle geliyor ki, elime bir taş parçası alsam, ona yana yakıla dertlerimi anlatsam, hareketimi delice bulmasam, bıkmasam, ısrar etsem; taş yavaş yavaş yumuşar, süngerleşir, kıvrımlaşır, kulak biçimine girer ve zarında nabzı tıp tıp atarak beni dinlemeye koyulur.
Cemaddan bunu ümit eden, insandan neler ummaz değil mi?
Hiç de değil…
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, Semnun isimli veli, bir gün mescitte müridlerine tasavvufun temel meselesi olan aşkı anlatırken, birden bire mescidin billûr avizesi paramparça kırılıp yere düşmüş, pencereden giren bir kuş Semnun’un eline konmuş, gagasını tırnaklarına çarpmış ve ağzından iplik gibi ince bir kan sızarak can vermiş. Veli müridlerine demiş ki:
– Aşka ait kelimeler cemadın ve hayvanın yüreğine işler, fakat gafil insana tesir etmez!
Şüphesiz ki yeryüzünde, insandan ulvî ve insandan süflî nesne yok… Bakarsınız, muhatabınız bir insandır; kafasında bu dünyadan değil de yıldızlardan gelen fikir mevcetlerini bile zapt edecek bin lambalı bir radyo ahizesi taşır. Yine bakarsınız, muhatabınız yine bir insandır; karşısında tamtam dansının gürültüsü koparılsa suratı buruşmaz. Bu soydan insanların gözleri görmemek, dilleri tatmamak ve kulakları işitmemek içindir. Bu soydan insanlar, aletlerine mâlik oldukları hasselerin, ruhundan topyekûn mahrumdurlar. Her köşesinden birer ampul sarkan bir evin elektrik cereyanından öksüz kalışı gibi…
Halka sözüm yok; fakat memleketimizde dava sahibi cins muharririn, alâka beklediği müşahhas istikametlerden saran kayıtsızlık, Semnun’un bildirdiği kaynaktan başka nereden gelebilir?