• 224 syf.
    ·Puan vermedi
    okuduğum kitaplar arasında, en gereksizi budur şimdilik..
    eskiden kalma deniz seki sevgim neticesinde edinmiştim kitabı..
    bir de bakalım cezaevi hayatı nasılmış diyerekten..
    ve aslında çok da büyük bir beklentim yoktu zaten. ama olmayan beklentimin de katbekat altında çıktı kitap..
    birbirinden kopuk bölümler, birbirinin tekrarı cümleler..
    bir de anlattıklarından yola çıkarak, deniz seki'nin cezaevinden beklentisi neydi acaba çok merak ettim?
    bulunduğu ceza infaz kurumunda beş yıldızlı otel konforu arıyormuş gibi geldi bana.

    özetle; okumaya değecek bir kitap değil.
  • 68 syf.
    ·2 günde·8/10
    Çehov’un Altıncı Koğuş kitabını az önce bitirdim. 68 sayfalık oldukça kısa bir eser. Kitabın yazılış aracına baktığımda esasında Rus aydınlarının, Rus halkının ülke sorunlarına karşı kayıtsız kalmalarına karşılık bir eleştiri amacı güttüğünü gördüm. Kitabı bir bütün olarak değerlendirince bu bakış açısının doğruluğunu farkettim. Psikolojik temellerine bakıldığında ise empatik yaklaşımda bulunmadan karşındaki insanın acılarına dokunmanın ne kadar anlamsız olduğunu, bir gece dahi olsa onun gözleriyle hayata bakmak gerektiğinin mesajını verdiğini söyleyebilirim. Son sayfalarda geçen “Ay ışığı altında kara birer gölge olarak görünen bu insanlar, her gün onun çektiği acının aynısını çekiyor olmalıdırlar.” satırları fikirlerimi doğrular nitelikte.

    Altıncı koğuş ismi ilk etapta cezaevi izlenimi bıraksa da esasında “deli” olarak tanımlanan, hastanenin bir odasının onlara ayrıldığı yerin adı. Koğuşta kalanlara hasta dense de bir mahkumdan farksız yaşantıları olan, dışarı çıkma izinleri olmayan, iyi beslenemeyen, ufak bir taşkınlıkta şiddet uygulanan kişiler. Koğuşta 6 kişi kalmakta, içlerinden İvan Dmitriç ise eğitimli (diğerlerimi köylü olarak tanımladığı içim bu tabiri kullanıyorum) bir karakter. İvan ile hastane doktoru Andrey’in bir gün sohbet ederler. Doktor İvan’a hastane koşullarının gayet iyi olduğunu, kendi evinden farksız olduğu gibi telkinlerle ve felsefi bir yaklaşımla onun mutsuzluğunu ve yakınmalarını azaltmak ister. İvan’ın verdiği cevaplar, sohbetin seyri doktoru bir hayli şaşırtır zira onunda “köylü” sınıfına konulan kişilerden olduğunu düşünmektedir. İlerleyen günlerde doktor sürekli altıncı koğuşu ziyarete başlar. Bu ziyaretler bir süre sonra kasaba halkı tarafından dedikodulara sebep olur ve olaylar silsilesi sonucu doktor kendini altıncı koğuşta kalan bir “deli” olarak buluverir. Koğuşta kaldığı tek bir gecede İvan’a bulunduğu telkinlerde ne büyük hata yaptığını anlamasına yeter. Yarım gün bitecek, kısacık akıcı, okunabilecek bir eser. Selam ve dua ile.
  • 296 syf.
    ·21 günde
    1979 da Ankara Cezaevi’nde 4. koğuşta(sübyan koğuşu) olan olayların merkez alındığı kitap da o dönem cezaevinde olan olaylar anlatılmıştır. 4. koğuşta kalan çocuklar cezaevinin çeşitli işlerinde de görev almaktadırlar. Fakat aynı zamanda gardiyanların dayaklarına, tacizlerine, işkencelerine de maruz kalmaktadırlar. Bu durum iyice dayanılmaz bir hal almıştır. Koğuşta çocuklar arasında da sürtüşmeler söz konusudur.
    Ankara Cezaevi’nde yaşanan olaylar tüm çıplaklığıyla yansıtılmıştır. İsyanın ardından Kayseri Cezaevi’ne gönderilen Yılmaz Güney “Soba, Pencere Camı ve İki Ekmek İstiyoruz” adında bir roman yazmış ve bu roman paralelinde ki senaryo ile son filmini çekmiştir. Filmi çekmek için Fransa’da eski bir manastır cezaevi haline getirilmiştir. Sert ve eleştirel bir film olan Duvar filminde, kitapı daha iyi anlayabilirsiniz.
    Yılmaz Güney'in ömrünün 11 yılı hapiste 4 yılı ise sürgünde geçti. Dünyada bir ilk olarak hapisteyken senaryo yazdı Yol ve Sürü filmlerini hapisteyken yönetti ve cannes'da ödül aldı. Ardından hapisten firar eden Yılmaz Güney Fransa'ya gider. Fransız hükümetinden izin alarak Duvar filmini çeker. Çocuklar koğuşu, devrimciler koğuşu, kadınlar koğuşu hepsi ayrı bir dünya ayrı bir işkence ve acı dolu mekandır.
    Koğuştaki çocuklar gardiyan Cafer’in tacizlerinden çok rahatsızdırlar. Cafer’in nöbetçi olduğu gecelerde korkudan uyuyamamaktadırlar. Diğer yandan cezaevinde yetişkinlerin kaldığı koğuşlarda da yemeklerin kötü olması ve yıkanamama sorunu sabırları taşırmıştır. Cezaevi müdürüne bu rahatsızlığı dile getiren birkaç mahkum ise hücre cazasına çarptırılır. Gardiyan Cafer’in nöbetçi olduğu bir gece Cafer 4. koğuşa gelir ve koğuşun küçüklerinden olan Şaban’ı yanına çağırır. Koğuşa dönen Şaban tecavüze uğramıştır ve üzgündür. Arkadaşları Şaban’ı teselli eder ve Şaban’a şikayette bulunmasını söylerler. Şaban korkudan şikayette bulunamaz.
    Koğuştaki çocuklar gördükleri baskı, dayak ve işgenceler sonucunda başka cezaevlerine nakil edilmek için dilekçe yazarlar, fakat bu dilekçeler de sonuçsuz kalır. Koğuş işleri sırasında bir kaç çocuk kaçmayı dener, bu girişimleri de hüsranla sonuçlanır. Cezaevindeki ağır şartlara dayanamayacak duruma gelen 4. koğuşun çocukları isyan kararı alırlar. Amaçları acımasız gardiyan Cafer’i öldürmek ve istediklerini kabul ettirmektir. İsyan zor da olsa başlar ve cezaevine yayılır.


    Yılmaz Güney Soba, Pencere Camı yazdıkdan 1 yıl sonra 47 yaşında vefat etti.
  • 48 syf.
    ·Beğendi·10/10
    "Bu utanç verici gösteriyi izliyoruz, borçlar ve suçlar altında ezilmiş kişiler suçsuz ilan ediliyor; buna karşılık, onurun ta kendisi, yaşamı lekesiz bir adam cezalandırılıyor. Bir toplum bu noktaya geldiği zaman, artık çürümeye başlamış demektir.

    Suçladığım insanlara gelince: onları tanımıyorum, hiçbir zaman görmedim, kendilerine ne hıncım var ne de kinim. Benim için önemsiz varlıklar, toplumsal kötülük ruhlarından başka bir şey değiller. Burada yerine getirdiğim edimse, gerçeğin ve adaletin patlamasını çabuklaştırmak için başvurduğum devrimsel bir yol yalnızca." (Émile Zola)

    Merhabalar sevgili kitap dostlarım. Umarım hepiniz iyisinizdir. Öncelikle hepinize sağlıklı günler diliyorum. Ve ülkemiz-dünyamız adına "sosyal izolasyon" için #evdekal sloganının vahim realitesini hatırlatmak istiyorum. Lütfen kendiniz, aileniz, ülkemiz ve dünyamız için #evdekal (ın olur mu )
    Bugün sizlere Zola'nın âdil-güçlü kaleminden dökülmüş ve "Dreyfus Davası"nın seyrini-kaderini değiştiren "Suçluyorum" haklı isyân metnini dilim döndüğünce, kelimelerim yettiğince anlatmaya çalışacağım. (Öncelikle, üzülerek bu olayın gerçek bir olay olduğunu belirtmek istiyorum.) Olay, Paris’teki Alman Askerî Ataşesi Schwartzkoppen’in kâğıt sepetinde gizli belgelerin gönderildiğini bildiren ve içinde hesap dökümü bulunan bir mektubun bulunmasıyla baş gösterir. Kendi içlerinde bir hain olduğuna ihtimal (!) vermeyenlere acîlen bir günah keçisi gereklidir. Peki bu günah keçisi kimdir? Elbette ki mektuptaki yazıya yazısı benzetilen Yüzbaşı Dreyfus'ün ta kendisidir, üstelik o bir yahudidir!
    Yüzeysel bir yargılama yapılır ve Yüzbaşı Dreyfus haksız yere mahkûm edilir. Defalarca görülen davada gerçek suçlu ise beraat etmiştir. Vicdanlı senato başkanı Kestner, Dreyfus'ün mâsum olduğuna inanır ve düşüncelerini senatoya iletir. Ortada büyük bir haksızlık vardır ve her erdemli vatandaş buna karşı gelmelidir. Fakat hiç de öyle olmaz, aksine olay daha da karmaşık bir hâle gelir. Başkan, son çare olarak Zola ile iletişime geçerek, elindeki çok gizli belgeleri ona gösterir. Zola inceler ve Dreyfus'ün gerçekten de suçsuz olduğuna kanâat getirir. Ve kaleminin gücünü kullanarak "Suçluyorum" başlıklı açık mektubunu yazıp, asıl suçluları suçlamaya başlar.

    Dreyfus Davası, neredeyse tüm yurtdaşları taraf belirlemek zorunda bırakmış, etkileri hukuktan yazın camiasına hemen her alanda, hem de yıllarca sürmüş bir davanın, bir onur-hak-hukuk mücadelesinin, hem onurlu hem de dehşet verici örneğidir.
    Aynı zamanda Avrupa'daki "sinsi" antisemitizmi (yahudi düşmanlığını) gün yüzüne çıkaran bu olay, kuvvetler ayrılığının olduğu ülkelerde yasama-yürütme-yargı'dan sonra "dördüncü kuvvet" sayılan "medya"nın gücü kullanılarak, başta Zola olmak üzere ~gerçek aydın~ların davasıdır.
    Ez cümle: Bu onurlu aydın isyânını okurken ki hissettiğim duyguları sizlerle de paylaşmak istiyorum. Açıkçası haksız yere casuslukla suçlanan Dreyfus'ün haline mi üzülsem, doğru söylediği için dokuz köyden kovulan, dava edilen ve en sonunda da Dreyfus alehtarlarının kiniyle canından edilen Émile Zola'nın durumuna mı üzülsem, yoksa tuzun koktuğu fakat kokudan rahatsız olmayanların çoğunlukta olduğu çürümüş ruhlara mı isyân edip üzülsem(?!), bilemedim... Naçizane tavsiyem, 'Devlet'e ve 'derin devlet'e açılmış bu aydın savaşını mutlaka okuyun derim.

    #dipçem
    Kendisine destek veren bin beş yüz sanatçı, ressam, düşünür, bilim adamı mektubun altına imzalarını atmış, mektup, Zola’nın mektubu olmaktan çıkmıştır. Tarihte "Fransız Aydınlar Dilekçesi" olarak geçer.
    Her şeyden evvel davanın önemi siyasî, hukukî, askerî, edebî ve entelektüel sonuçlarının olmasından kaynaklanmaktadır.
    Dereyfus ve Zola’yı destekleyenler arasında; Anatole France, Proust, Durkheim ve Gide gibi aydınlar da vardır.
    Emile Zola'nın Dreyfus Davası kitabının ülkemizde ilk kez yayınlanmasını sağlayan, merhum Celal Bayar Kayseri Cezaevi’nde tuttuğu günlüğüne şunları kaydeder:
    "Dreyfus Davasını tedkik için kitap ısmarladım. İftira ve mahkeme yönünden bizimkine çok benzemektedir. Fransız Milleti bu adaletsizliği tamir etmiştir. Bizde henüz milli vicdan haksız hükümeti hazmetmemekle beraber tamiri için maddi bir gayret göstermemiştir. Meselâ bir Emile Zola, bir Clemenceau çıkmamıştır." (Celal Bayar, Kayseri Cezaevi Günlüğü, sh.69)
    Dreyfus Davası aynı zamanda Emile Zola'nın, bütün dünyaya "aydın" olmanın aslında ne demek olduğunu göstermesinin hikâyesidir.

    Aslında söylenecek daha onlarca mühim şey var fakat ne yazsam eksik kalacak gibi hissediyorum ve burada bitiriyorum. Kitap, sağlık ve sevgiyle &&
  • Bogart
    Bogart Bir Çocuğun Gözünden 28 Şubat Cezaevi Notları'ı inceledi.
    Kitap okurken mümkün olduğu kadar objektif olmaya çalışıyorum. İdeoloji ayrımı yapmıyorum. İlgimi çeken konular olursa mümkün mertebe okumaya çalışıyorum. Bu kitap 28 Şubat mağduru bir çocuğun otobiyografisi gibi. Henüz 14 yaşındayken bir gösteriye katılıyor. Trabzon limanından gemi kaçıran Çeçen teröristlere destek vermek amacıyla yapılan bir gösteriye katılıyor. Bu sebepten dolayı tutuklanıyor. İBDA-C üyesi olduğu iddiasıyla hapis yatıyor. 14 yaşında girdiği cezaevinden 23 yaşında çıkıyor. Bu süreçte yaşadığı mağduriyetleri anlatmış bu kitapta. 14 yaşında bir çocuğa yapılan işkenceler insanım diyen herkesin yüreğini sızlatan cinsten.
    Neyse ki bu ülke o 28 Şubat sürecini atlattı. Geriye travmalar kaldı. Bir daha öyle süreçlerin yaşanmaması için bu anlatılanlar bir belge olmalı.
    Şimdi o küçük Yakup büyüdü. Türkiye de 20 yıldır iktidar olan bir partinin mensubu. O partinin yayın organı olan bir gazetede yazıyor. O partin yayın organı olan tv kanallarında dolaşıyor. O partinin muhaliflere yaptığı zulümleri savunuyor. O partinin hukuksuzluklarına kılıf hazırlıyor. 14 yaşında devlet tarafından katledilen Berkin Elvan’ın katillerini savunmakla meşgul.
  • 400 syf.
    ·Beğendi·6/10
    Damızlık kızın öyküsü kitabının yazarı. Yine bir distopik roman. Ekonomik kriz nedeniyle arabada yaşamak zorunda kalan Stan ve Charmain'in modern bir cezaevi olan Pozitrona girmesiyle olaylar başlıyor. Burada amaç bir ay cezaevinde,bir ay da dışarıda kalması planlanıyor. Onlar cezaevindeyken alternatifleri disarida luks evde yasiyor ve bu durum aylik döngüler halinde devam ediyor. Amaç ekonomik krizi kâra cevirerek bir evle dört kişinin istihdamını sağlamak. Taki Stan buzdolabının altında mor rujla yazılmış, oldukca cezbedici bir not bulana kadar..
    .
    .

    Bu tür kitapları sevenler icin oldukca başarılı diyebilirim. Yani okuması zevkli hizla okunuyor. Yer yer bitse de gitsek dedigim anlar oldu tabi ama yine de türünün iyi sayilabilecek bir örneği.
  • 112 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Sıfır noktasındaki kadın, mısırlı feminist yazar olan Neval EL SEDDAVI tarfından kaleme alınmış, gerçek bir yaşamı anlatan etkileyici bir kitaptır

    Okumaya basladiktan sonra elinizden düşüremeyeceğiniz bu kitap bitirdikten sonra da insanın yüreğinde derin bir acı bırakıyor.

    Kanatır Cezaevi'nde ölüme mahkum edilmiş Firdevs'in idamından birkaç saat önce anlattığı hayat hikayesininden bahsediyor.
    Anne babasından sevgi görmeyen bir çocuk, öz amcası tarfından taciz edilen, büyüyüp hiçbir erkekten değer görmeyen bir kadın olan firdevs'i düşünün köleleştirilmeye çalıştırılan....
    Suçlu kim, özgürce yaşamaya çalışan firdevs mi?...

    Okuduğunuzda bazen üzülüp bazen sinirleneceksiniz. Ama okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum.