Osmanlı Dönemi Hicaz’da Deniz Suyu Arıtma Tesisi... Hicaz’ın su ihtiyacı, bilhassa hac mevsiminde hacıların sayılarının artması ile günden güne daha da sıkıntılı bir hal almıştır. Son zamanlarda dünyanın dört bir tarafından gelen hacıların su ihtiyacı gün be gün artmakta idi. Bunun yanında mevcut su kaynakları ise yeterli gelmiyordu. Bir taraftan Ayn-ı Zübeyde suyunun borularının daha genişleri ile değiştirilmesi sağlanmış, diğer taraftan da yeni memba sularının şehirlere getirilmesi sağlanmıştı. Ayn-ı Hanîn ve Ayn-ı Za’ferân suları da şehirlere sevk ediliyordu. Sultan İkinci Abdülhamid Han zamanında, Cidde ve Mekke’ye kadar götürülen Ayn-ı Hamîdi suyu da bu ihtiyacı büyük ölçüde karşılamıştı. Devlet su konusunda son olarak yeni bir icadı devreye soktu ki bu da su arıtma cihazlarıydı. Dünyada deniz suyunun arıtılarak kullanılması ihtiyacı Osmanlı coğrafyasında en çok Hicaz bölgesi için gerekli idi. İlk çalışma 26 Receb 1311 (2 Şubat 1894) tarihinde yapılmış ve Cidde’de deniz suyunu arıtmak için bir istasyon kurulmuştur. Fakat bu istasyon ihtiyacı karşılayamaz hale gelmiş ve yeni tesisler için birçok yeni çalışma yapılmıştır. Osmanlı Devleti Hicaz Sıhhiye İdaresi tarafından yeniden getirtilen ve Cidde ve Yenbu’da kurulan su arıtma cihazlarının o zamanki kapasiteleri günde yüz ilâ yüz elli ton arasında idi. Deniz suyunun içinden elektrik akımı geçirilerek, suyun damıtılması ile tatlı su elde ediliyordu. Ve ‘’Monşer’’in verdiği unutulmaz tarih dersi! 1976 yılında Suudi Arabistan’ın Cidde şehrinde, deniz suyunu tatlı suya çeviren bir tesisin açılışından sonra meslektaşları ile sohbete girişen dönemin Türkiye Büyükelçisi Necdet Özmen’in bir ara söze: **“Böylelikle Suudi Arabistan’ın dünyamızda ilk tuzdan arıtma tesisine sahip
‘Hakkını Haksızlıklara Anlat’ 1900’lü yılların başında Türkiye’de ilk kez bir kadın tarafından yazılan “1 MAYIS” şiiri ve Şairinin trajik hikâyesi... Yaşar Nezihe Bükülmez Hanım (1882 –1971) İstanbul’un Şehremini semtinde 5 çocuklu yoksul bir ailenin 3. çocuğu olarak dünyaya gelir. Kendisinin dışındaki tüm kardeşleri henüz bebekken ölür. 6 yaşına geldiğinde annesini de veremden kaybeder. Artık eve hiç uğramayan babasının “teyze” dediği yaşlı bir hanım tarafından Anadolu’nun bilindik aşk hikâyeleri anlatılarak büyütülür. Bu manzum hikâyeler, genç Yaşar’ın şiire ilgi duymasına neden olur. Okula başlama çağı geldiğinde, hiç kimseden destek göremez ve kendi başına gidip okula kaydolur. Zira içinde çok güçlü bir okuma isteği vardır… Bir süre sonra babası okula gittiğini duyar ve Yaşar’ı evden kovar. Okula gidebilmek için küçücük yaşta çalışmaya başlar, çevreden topladığı otları satar geçim yapar kendisine. Ancak bu duruma 1 yıl dayanabilir ve tekrar evine döner. Bu kez evde kendi kendine okuma yazma öğrenir. Ve bu yüzden babasını asla affetmez. Yaşar, yaşadığı çağının çok ötesinde bir genç kızdır artık. 14 yaşında âşık olur ama sevgilisine kavuşamaz. Böylece kalbinin acılarını, hayal kırıklıklarını şiir ile ifade etmeye başlar… Yazdığı şiirlerden birini, ‘Mazlume’ takma adıyla Malumat Dergisine gönderir. Biraz bıyık altı, biraz alaycı bir üslupla da olsa, şiiri kabul edilir. Genç Yaşar, bütün bu alaycı ve ikiyüzlü çevrenin üstü örtülü baskılarına boyun eğmez ve yazdığı şiirlerle; cinsiyet ayrımcılığına, her türlü yoksulluk ve yoksunluklara kafa tutar. Şiir okumak, şiir yazmak kanına girmiştir bir kere. Buldukça, ‘Malumat Dergisi’ndeki şiirleri okur. Sonra bir gün, o dergilerin birinde Leyla Feride ismiyle yayımlanan bir şiir görür ve çok etkilenir. Onu toplumsal
Reklam
Islahat Fermanı'na tepkiler gecikmemiş, bu tepkiler 1858 yılında Cidde’de yaşanan olaylarla şiddete dönüşmüştür. Cidde’de hac mevsiminde bazı tahrikler sonrası harekete geçen Müslümanlar Hıristiyan tüccarlara saldırmış, karışıklıkta Fransız ve İngiliz konsolosları da hayatını kaybetmiştir. Bu olay üzerine İngiliz ve Fransız gemileri Cidde’ye asker çıkartmış ve suçlu gördüklerini idam etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, Auzef
🇹🇷🇹🇷🇹🇷 ‘Hakkını Haksızlıklara Anlat’ 1900’lü yılların başında Türkiye’de ilk kez bir kadın tarafından yazılan “1 MAYIS” şiiri ve Şairinin trajik hikâyesi... Yaşar Nezihe Bükülmez Hanım (1882 –1971) İstanbul’un Şehremini semtinde 5 çocuklu yoksul bir ailenin 3. çocuğu olarak dünyaya gelir. Kendisinin dışındaki tüm kardeşleri henüz bebekken ölür. 6 yaşına geldiğinde annesini de veremden kaybeder. Artık eve hiç uğramayan babasının “teyze” dediği yaşlı bir hanım tarafından Anadolu’nun bilindik aşk hikâyeleri anlatılarak büyütülür. Bu manzum hikâyeler, genç Yaşar’ın şiire ilgi duymasına neden olur. Okula başlama çağı geldiğinde, hiç kimseden destek göremez ve kendi başına gidip okula kaydolur. Zira içinde çok güçlü bir okuma isteği vardır… Bir süre sonra babası okula gittiğini duyar ve Yaşar’ı evden kovar. Okula gidebilmek için küçücük yaşta çalışmaya başlar, çevreden topladığı otları satar geçim yapar kendisine. Ancak bu duruma 1 yıl dayanabilir ve tekrar evine döner. Bu kez evde kendi kendine okuma yazma öğrenir. Ve bu yüzden babasını asla affetmez. Yaşar, yaşadığı çağının çok ötesinde bir genç kızdır artık. 14 yaşında âşık olur ama sevgilisine kavuşamaz. Böylece kalbinin acılarını, hayal kırıklıklarını şiir ile ifade etmeye başlar… Yazdığı şiirlerden birini, ‘Mazlume’ takma adıyla Malumat Dergisine gönderir. Biraz bıyık altı, biraz alaycı bir üslupla da olsa, şiiri kabul edilir. Genç Yaşar, bütün bu alaycı ve ikiyüzlü çevrenin üstü örtülü baskılarına boyun eğmez ve yazdığı şiirlerle; cinsiyet ayrımcılığına, her türlü yoksulluk ve yoksunluklara kafa tutar. Şiir okumak, şiir yazmak kanına girmiştir bir kere. Buldukça, ‘Malumat Dergisi’ndeki şiirleri okur. Sonra bir gün, o dergilerin birinde Leyla Feride ismiyle yayımlanan bir şiir görür ve çok etkilenir. Onu
Tarih
Mekke-i mükerreme
Peygamber efendimizin doğduğu şehir. Müslümanların kıblesi olan Kâbe-i muazzamanın içinde bulunduğu, İslâm âleminin merkezi olan mukaddes belde. Mekke-i mükerreme şehri; Arabistan yarımadasının batısında, Kızıldeniz’in doğusunda, 21°-30° kuzey enlem, 20°-40° doğu boylam dereceleri arasında yer alır. Denizden yüksekliği üç yüz altmış metredir. Kara taşlı sıradağlar arasında uzun ve kavisli bir vadide yer almıştır. Etrafı taşlık olup, zirâate elverişli arazisi yokdur. İslâmiyet’den önce de önemli ticâret merkezlerinden biri olarak bilinen Mekke-i mükerremenin târihi, İbrahim aleyhisselâm zamanına kadar uzanır. İbrahim aleyhisselâm ve zevcesi hazret-i Sâre’den çocukları olmuyordu. Yaşları da bir hayli ilerlemişti. İbrahim aleyhisselâm kavuştuğu nîmetlere şükr edip bir de sâlih evlâd ihsan etmesi için Allahü teâlâya duada bulundu. Hazret-i Sâre de böyle istiyordu. Fakat çocuğu olmuyordu. Hazret-i Sâre, hizmetçisi hazret-i Hâcer’i âzâd edip, İbrahim aleyhisselâmın onunla evlenmesini istedi ve; “Belki ondan çocuğun olur” dedi. Bunun üzerine İbrahim aleyhisselâm hazret-i Hâcer ile evlendi ve bu evlilikten İsmail aleyhisselâm dünyâya geldi, İbrahim aleyhisselâmın alnında bulunan Muhammed aleyhisselâmın nuru, İsmail aleyhisselâma intikâl etti. Hazret-i Sâre bu nurun kendisine intikâl edeceğini umuyordu. Bu sebeble hazret-i Hâcer’e karşı kalbinde gayret hâsıl oldu. İbrahim aleyhisselâm ise, hazret-i Sâre’yi hoş tutuyor, hatırını sorup gönlünü almaya çalışıyor ve incitmemeğe gayret ediyordu. Hazret-i Sâre’nin gayreti daha da artınca; İbrahim aleyhisselâmdan, hazret-i Hâcer ile oğlu İsmail aleyhisselâmı başka bir yere götürüp bırakmasını istedi. Allahü teâlâ İbrahim aleyhisselâma, hazret-i Sâre’nin bu isteğini yerine getirmesini bildirdi. İbrahim aleyhisselâm, Allahü teâlânın
Din
"İstanbul Sözleşmesi kadınları korur mu?.."
- Üşenmedim, 34 sayfadan ve 81 maddeden oluşan İstanbul Sözleşmesi’ni dibine kadar okudum. Sözleşme, ön gördükleri ve dili açısından “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”ne benziyor. Yani başlıktaki soruya cevabım şu: İnsan Hakları Beyannamesi insanları ne kadar koruyorsa, İstanbul Sözleşmesi de kadınları o kadar korur. Haddizatında kadını da, erkeği de, çocuğu da, yaşlıyı da, engelliyi de yasalar ya da sözleşmeler değil, “toplumsal ahlak” korur. Dünyanın değişimine paralel olarak sürekli değişen kimliklerin canhıraş şekilde savunulması ve korunması çağrıları bu bakımdan bana hep sakil gelir. Ceza ne denli caydırıcı olursa olsun, toplumsal ahlâktan kaynaklanan bir “yaşam düzeni” olmayan topluluklar bu meselede tökezleyip kalacaktır. O zaman geldik meselenin ek yerine. “Kadına, daha doğrusu fizikî olarak senden dezavantajlı durumda herhangi birine, şiddet uygulamak fıtraten de, toplumsal olarak da uygunsuz, yakışıksız, kınanması gereken bir davranıştır” cümlesine hiçbirimizin itirazı yoktur zannederim. Fakat fiilî durum böyle olmuyor malûm. Giderek son derece kaotik, kafası karışık hale gelen dünyamızda neredeyse tek kural geçerli artık: “Gücü yeten yetene…” Bir başka nokta… Kadın kimliği üzerinden geliştirilen dil öyle bir noktaya geldi ki ne diyeceğimizi, nasıl davranacağımızı bir türlü ayarlayamıyoruz biz erkekler. “Kadınlar dezavantajlı toplumsal gruptur” desek muhtemelen bize itiraz edeceklerdir. “Dezavantajlı grup değilseniz niçin pozitif ayrımcılık beklentiniz var?” diye sorsak bize yine itiraz edeceklerdir. “Bu pozitif ayrımcılık meselesinde kantarın topuzunu kaçırmamak lazım; şu süresiz nafaka işi falan çok saçma” desek yine itiraz edeceklerdir. Çünkü sanki artık şöyle ilerliyor tartışma: “Erkek olarak isimlendirilen aşağılık bir canlı türü var ve bu canlı
Siyaset