İnsan bir şeylere gerçekten kırılınca nedenmiş, nasılmış
hiçbir şeyi sorası, karıştırası gelmiyor. Gerisi yorgunluk; boşluğa uzun uzun baktıran, karmaşık ve başıboş bir yorgunluk.
Zaten hep böyle olmuyor muydu? Değer verdiğimiz insanlar kalbimizi yerinden söküp alsalar da, onların umut dolu seslerini duymamız bile olan biteni silmemize yetiyordu.
Kendi inşa ettiğimiz hapishanelerde yaşıyoruz; adına ev,
aile, akrabalar, töreler diyerek... Sonra bu duvarların arasında boğulup, çıldırıyor, ama yıkılmasın diye de uğruna hayatımızı siper ediyoruz.