Kahraman olmak zordur.
Ama bir efsaneye dönüşmek çok daha tehlikelidir.
Dune'un sonunda Paul Atreides, Arrakis'in çöllerinden çıkarak evrenin en güçlü insanına dönüşmüştü. Dune Mesihi ise bu yükselişin zaferini değil, bedelini anlatıyor.
Aradan geçen yıllarda Paul artık yalnızca bir imparator değildir. Milyarlarca insan tarafından kutsal bir figür, yaşayan bir peygamber ve neredeyse bir tanrı olarak görülmektedir. Onun adına yürütülen cihat, galaksiyi kana bulamış; milyonlarca insan, Muad'Dib'in kutsal savaşı uğruna hayatını kaybetmiştir.
Oysa Paul'un en büyük trajedisi burada başlar.
Çünkü geleceği görebilmektedir.
Ve gördüğü geleceklerin hiçbiri onu gerçekten özgür bırakmaz.
Frank Herbert bu romanda alışılmış kahraman hikâyelerini ters yüz ediyor. Güç kazanan bir adamın zaferini değil, gücün altında ezilen bir adamın yalnızlığını anlatıyor. Paul'un sahip olduğu yetenekler onu yenilmez yapmıyor; aksine kaderinin esiri hâline getiriyor.
Roman boyunca entrikalar, suikast planları, Bene Gesserit oyunları ve siyasi mücadeleler hikâyeye yön verirken, asıl mesele her zaman aynı kalıyor:
Bir insan geleceği biliyorsa, gerçekten özgür olabilir mi?
Dune Mesihi'nin en büyük başarısı, ilk kitabın görkemli yükseliş hikâyesini karanlık ve sarsıcı bir sorgulamaya dönüştürmesi. Herbert burada gücün, dinin ve lider kültünün ne kadar tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini gösteriyor.
Bu kitap bana bir kahramanın nasıl tanrılaştırıldığını değil, tanrılaştırılan bir insanın nasıl yalnızlaştığını anlattı.
Ve son sayfayı kapattığımda geriye şu düşünce kaldı:
Belki de geleceği görmek bir lütuf değil, insanın taşıyabileceği en ağır lanettir.
Bazı kitaplar sadece uzak dünyaları anlatmaz; bizi kendi dünyamızın, insanlığın binlerce yıllık sessiz kalmış kırılma noktalarıyla yüzleştirir. Frank Herbert’ın 1965 yılında edebiyat dünyasına kazandırdığı Dune, derinlerde tam olarak bu yüzleşmeyi sunar. Dune, yalnızca anlatılan olaylardan ibaret kuru bir metin değil; okurken zihnimize yerleştirdiği sorularla, kurduğu çağrışımlarla ve her okunuşunda yeni anlamlar açığa çıkaran katmanlarıyla yaşayan bir yapıttır.
İlk bakışta galaktik imparatorlukların, soylu hanedanların ve yıldızlararası yolculukların evreni gibi görünse de sayfalar ilerledikçe karşımıza çıkan şey teknolojik bir şov değildir. Aksine kökleri insanın en kadim hırslarına, korkularına ve arzularına uzanan derin bir iç dünya yolculuğudur. Herbert, uzak geleceğe ait teknolojik bir dekorun arkasına, tarihin tekerrür eden döngülerini ve inanç sistemlerinin kitleleri uysallaştıran ya da vahşileştiren kadim hikâyesini gizler.
Romanın merkezinde Arrakis vardır; namıdiğer Dune. Fakat bu çöl gezegeni yalnızca bir arka plan değil, romanın gerçek başkahramanlarından biridir. Herbert çölü durağan bir dekor olarak değil; yaşayan, dönüştüren ve sınayan aktif bir güç olarak kurmuştur.
Arrakis’e gelen herkes değişmek zorundadır. Bu gezegen insanın sahip olduğu tüm yapay fazlalıkları elinden alıp geriye yalnızca çıplak özü bırakır; gücü, korkuyu, inancı ve karakteri sınar. Bu yönüyle Arrakis, dünya edebiyatında ve kutsal metinlerde sıkça karşımıza çıkan çöl imgesini hatırlatır: Çöl, insanın kendi hakikatiyle karşılaştığı yegane yerdir.
Musa’nın halkıyla birlikte yıllarca dolaştığı, İsa’nın yalnız kaldığı, peygamberlerin vahye hazırlandığı mekândır. Medeniyetin gürültüsünden uzaklaştıkça, insanın kendi iç sesiyle baş başa kaldığı o mistik alandır.
Paul Atreides’in
Blr gazeteci ve Demokrat Parti milletvekili olan Cihat Baban'ın tanıdığı kimi insanlara dair yazıları... Bilhassa Adnan Menderes ile ilgili okuma yapanların göz atması gereken bir eser.
Yazarın okuduğum ikinci eseridir, ilki Uçurtma Avcısı'ydı ve kurgusal anlamda kendine daha çabuk bağlayan bir eserdi. Bunda geri dönüşlerle esere bir aura yerleştirmeye çalışmış ancak bu geri dönüşler savruk ve naçizane amatörce yapılmış diyebilirim. Ayrıca birden fazla hikayeyi birbiriyle ilgili noktalardan birbirine bağlaması kendi adıma diğer esere göre okuma keyfini bir tık azaltmıştır. Yazarın eserlerinde dikkatimi çeken şeylerden biri Afganların Mevlana sevgisidir. Eserde Ankara'dan ve Kuğulu Parktan da bahsedilir. Benim için vasatın bir tık üstünde bir eserdi. Özellikle doktor Marcos, Timur ve İdris'le ilgili kısımların esere neden eklendiğini anlamadım hatta olay örgüsündeki birçok karakter ve olay esere adeta hacim olsun diye eklenmiş gibiydi ancak tabi ki bunu eski romanlardaki gibi amatör bir tarzda yapmaz, kendini bir şekilde okutur.
Eser babaları Sabır'ın, Peri ve Abdullah isimli çocuklara bir hikaye anlatmasıyla başlar. Çocukların annesi Peri'yi doğururken vefat etmiştir ve üvey anneleri vardır. Babaları yoksul bir gündelikçidir. Üvey anneleri çok ilgili olmadığı için Periyi neredeyse Abdullah büyütmüştür ve ona çok düşkündür. Dayıları Nebi çocukları ve babasını çalıştığı Vahdati ailesinin yanına getirir. Abdullah burada olacakları anlar ve ağlar, periyi evlatlık vereceklerdir. Bu Abdullah'ı çok sarsar.
Buradan çocukların babası Sabır ve üvey anneleri (aynı zamanda teyzeleri) Pervane'nin çocukluklarına inilir. Pervanenin Masume adında bir ikizi vardır, Pervane oldukça çirkinken Masume bir o kadar güzeldir ve Sabır da dahil herkesin ilgisi onun üzerindedir. Ancak Pervane'nin gözü de daima Sabır'dadır. Masume Sabır'la evlenir ve Peri'yi doğururken ölünce kardeşi Pervane Sabır'ın karısı olur ama bu kısımlar savruk dediğim geri dönüşlerle oluşturulmuştur.
Ben bu kitabı okurken en çok şu düşünce etkiledi beni: Bir insan bazen tek başına da büyük bir davanın yükünü taşıyabiliyor. Ahi Evran’ın yalnızca savaşarak değil; ahlâkıyla, emeğiyle, insan yetiştirerek ve gönüllere dokunarak İslam’ı yayma gayreti beni çok etkiledi.
Kitapta “cihat” kavramının sadece kılıçla değil; ilimle, güzel ahlâkla, sabırla ve insan kazanmaya çalışmakla da olduğunu hissettim. Özellikle erenler vasıtasıyla Anadolu’ya yayılan o manevi iklim çok etkileyiciydi. İnsan okurken geçmişteki o ruhu hissediyor.
Fatih Duman bunu öyle güzel işlemiş ki; okurken bir tarih kitabı değil de yaşayan bir hatıranın içindeymişim gibi hissettim. Bana en çok geçen şey ise şu oldu: Bir toplum bazen önce gönlü fethedilerek değişiyor.
Cihat Burak çok geç keşfettiğim bir yazar oldu maalesef. Kitapta 1940-1970ler arası yazılmış 18 öyküsünü okuyoruz yazarın.
Öykülerin tamamı; geçmişe özlem, bireyin varoluş sancıları, kadınların toplumdaki yeri, siyasi hiciv, insanın doğaya verdiği zarar (yer yer anti-hümanist ya da post-hümanist bir bakış da denebilir), doğum–yaşam–ölüm gibi ortak temalar etrafında şekillense de, her öyküde bambaşka bir anlatım tarzı kullanılmış. Gotik, sürrealist, tarihsel, bilimsel, masalsı ve fantastik ögeler bir araya geliyor.
Anlatı yer yer okuyucunun gözünde bir tablo gibi canlanıyor. Bunda elbette Cihat Burak’ın aynı zamanda çok iyi bir ressam olmasının ve uzun yıllar mimarlık yapmasının da büyük etkisi var diye düşünüyorum.
Bahsettiğim temalar ilginizi çekiyorsa mutlaka şans verin derim. Beni çok etkiledi ama herkese rahatlıkla önerebileceğim bir yazar da değil.