Bir siyasetçi ideolojik motivasyonla yola çıkar, ancak bir "maliyeci" geçmişine sahip olan kişi, siyasi partinin sadece söylemlerine değil, aktiflerine ve pasiflerine odaklanır. Parti genel başkanlığı, sadece bir "liderlik" makamı değil; aynı zamanda devasa bir bütçenin, gayrimenkullerin, bağış ağlarının ve organizasyonel yapının (personel, il-ilçe teşkilatları vb.) "Chief Financial Officer" (CFO) veya "Genel Müdür" pozisyonu gibidir. Bu perspektiften bakıldığında, "iktidara gelmek" büyük bir risktir (belirsizlik içerir), ancak "partiyi kontrol etmek" garantili bir statüdür. Kılıçdaroğlu'nun o koltuğu bırakmamakta direnmesinin altında yatan psikolojiyi; "partiyi ve onun varlıklarını doğru yönetebilecek tek kişi olduğu" inancı veya o varlıkların "yanlış ellere" geçeceği korkusu (ya da hırsı) tetikliyor olabilir.
İktidar olmak, dışsal faktörlere (seçmen, ekonomi, konjonktür, uluslararası ilişkiler) bağlıdır ve her an kaybetme ihtimali vardır. Ancak, köklü bir partinin "merkezini" elinde tutmak, kendi içinde bir kale inşa etmektir. Parti genel merkezinin kontrolü; kimi milletvekili yapacağını, hangi teşkilatın finanse edileceğini, hangi medyanın destekleneceğini belirleme gücüdür. Parti, seçmen için bir ideoloji çatısıyken, lider ve yakın çevresi için bir "güç ve varlık havuzu" haline geliyor.
Bürokrasiden gelen insanlar için "devlet yönetme" veya "kurum yönetme" refleksi, emekli olduktan sonra biten bir iş değil, bir yaşam tarzıdır. Kılıçdaroğlu'nun, o yapının "anahtarlarını" devretmemesinin temel sebebi, o anahtarların yönettiği "sistemin" büyüklüğüdür. Bir maliyeci, 15-20 yıl boyunca yönettiği, her detayına hakim olduğu, her borcunu-alacağını bildiği bir "yapıyı" (partiyi) sadece "hizmet süresi doldu" diyerek bırakmakta zorlanır. Çünkü onun için parti, artık siyasi