önyargılardan bucak bucak kaçış.. adlandırmama.. yargılamamaya çalışma.. ölümün apışarasında can bulmuş,
zayıf bir kıl gibi: direnmek; ve sözcüklere çocuksuluğun saf üstünlüğünü yükleyerek, imgelerde şekil almak... en
güçsüz noktasında hayatın, portreler yapmaya başlamak, gümüş kadehlerin ateşli camı gerisinde bir leke, bir alacalıkuş, bir yokoluş biçiminde varolabilmenin kavgasını vermek ve bu inancı, asırlarca bir tür ortaçağ sancısıymışçasına
yürekte taşıyarak, o uzak-yitik kabilelerin dermeçatma tapınaklarına sürüklemek..
tuğlalardan örülmüş bir bedene yuva açmak, şahsiyetini
yumurtlamak sonra içinde yeraldığın zamanın odağına.. onca
iğrenmenin heyecansız dinamiğinden çıkıp da yürüdük.. tanrılar yarattık soluk soluğa, soluk boruları ürettik güzellik soluk alabilsin, dirilsin yeniden diye. aptal değildik, artamadık ezilmelerden, ama.. bir sonuç sentezleyemedik
dışlanmalardan.. küfür inşa etmek sayılmaz mıydı canlı
kalmamız? ya o ihanetlerle mi beslenecekti aç ruhlarımız?
çağrılar attık, sesimiz buz tuttu! tenimizde bir budaktı
o garip haz.. hep çoğuldu yalnızlıklarımız oysa.. tek "ben"ler, tek "beklentiler"!
algı alanında bir hiyerarşi sorununu ortaya atıyor ahlak! tüm ruhlar ve vücutlar özgürlüğe ulaşsın tezini savunuyorduk.. şehri içten ve dıştan kuşatan sadece ilkel tanımıyorduk! karikatürlerimizdi. bu hızı
tanıştırılmamıştık atmosferiyle salt ihanetin ve salt tutkunun.
salt ihaneti de, salt tutkuyu da tadarak keşfettik! buydu
statümüz! siyaha açıklaması da ve beyaza tapınmamızın
işte bu yazgıydı! vokalsiz acı çekmek! mutlak ilk ve son olarak yargılanmak.. doğanın ötesine itilmek! hep
itildik biz, hep italikti sevgilerimiz! güven de neydi?
kuşku: terkedilme, tekmelenme, aşağılanma korkusu, iğreti
bir hayat sürdürmeye mahkum edilmek; güncelerin sayfalarını,